Her Mountain Her Sea - Bölüm 3
Luo Zhengli’nin arkadaşları onu güç bela sınıfa geri getirdi. Masasına kapanmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu; gözleri kıpkırmızıydı, sanki dünyanın en büyük haksızlığına uğramış gibi bir hali vardı.
Ders biter bitmez yurttaki diğer kızlar etrafını sardı, omzunu sıvazlayarak teselli etmeye başladılar:
“Tamam, geçti bitti, büyütülecek bir şey yok. Şakaydı alt tarafı.”
“Hem bu Chi Tang’a ne oluyor ki? Şaka yapıyoruz şurada, gelip her şeye maydanoz oluyor.”
Ancak ne kadar dil dökseler de Luo Zhengli’nin sakinleşmeye niyeti yoktu; aksine daha da şiddetli ağlamaya başladı. Sanki bu olayın asıl mağduru karşıdaki değil de kendisiydi.
Chi Tang bu ağlama sesinden zaten yeterince irite olmuştu, üstüne bir de arkasındaki Wang Jiaoyang hâlâ omzunu dürtüp duruyordu:
“Hayırdır, kıskandın mı yoksa?”
“Mektubun bana gelmesini mi çekemedin, yoksa birinin benden hoşlanmasını mı?”
“Bak, eğer sevgilim olursan—”
Chi Tang daha fazla dayanamadı. Yerinden kalktığı gibi dosdoğru sınıf öğretmeninin odasına gitti. Bu yaşlardaki öğrenciler genelde sorunlarını öğretmenlere anlatmaktan kaçınırdı. Hocadan yardım istemek, arkadaş ortamından kopup “hocanın kuzusu” ya da “ispiyoncu” damgası yemekle eşdeğerdi.
Ama Chi Tang’ın bunlar zerrece umurunda değildi. Başta görmezden gelmeye çalışmıştı ama artık tahammül sınırı aşılmıştı. Kendini ezdirmez, istemediği hiçbir şeye de zorlanmazdı. Eğer bir şeyden rahatsızsa, mutlaka müdahale ederdi.
“Yerimi değiştirmek istiyorum. Arkadan tahtayı iyi göremiyorum,” dedi. En makul bahaneyi seçmişti.
Sınıf öğretmeni Lao Fang biraz şaşırdı ama zorluk çıkarmadı:
“Zaten ben de hep öne geçmeni söylüyordum. Arkadakiler dersle pek ilgisi olmayan tayfa, notların etkilenir. Bak bu ayki sonuçların da düşmüş; biraz daha gayret et, olur mu?”
Her öğretmen gibi klasik motivasyon konuşmasını yaptı. Tabii bu sözlerin öğrenciler için pek bir karşılığı yoktu; onların dünyasında yağmur, dedikodular ve anlık duygular çok daha mühimdi.
Lao Fang yoklama listesine göz gezdirdi.
“Luo Qingqing senin yurttan arkadaşın, değil mi?”
Luo Qingqing, Luo Zhengli ile aynı ranzada kalıyordu, araları çok iyiydi. Aynı zamanda You Yu’nun sıra arkadaşıydı.
“Luo Qingqing daha önce yanıma gelip You Yu ile oturmak istemediğini söylemişti…” Öğretmen hafifçe iç çekti. “Peki, sen You Yu ile oturur musun?”
Chi Tang omuz silkti: “Fark etmez, olur.”
Onun için kiminle oturduğu önemli değildi, yeter ki o yılışık çocuktan kurtulsun.
Bir sonraki ders zaten Lao Fang’ın edebiyat dersiydi. Sınıfa birlikte girdiler ve yer değişimi yapıldı. Chi Tang üçüncü sıraya, You Yu’nun yanına geçti.
Bu değişimden en çok bozulan kişi Wang Jiaoyang oldu. Chi Tang masasını taşırken arkasından seslendi:
“Bu da ne şimdi? Niye öne kaçıyorsun?”
Chi Tang hiç lafı dolandırmadan cevabı yapıştırdı: “Çünkü çok sinir bozucusun.”
Wang Jiaoyang’ın yüzü bir anda düştü, gururu fena incinmişti. Hemen başka tarafa döndü ve bir daha ona bulaşmadı.
Yeni sıraları pencere kenarındaydı. Daha önce orada oturan Luo Qingqing, You Yu ile arasına bilerek mesafe koyar, sanki görünmez bir sınır çizmiş gibi dururdu. Chi Tang bu tavırları çok çocukça buluyordu. Hiç düşünmeden masasını çekip You Yu’nun masasına tamamen bitiştirdi; aradaki boşluğu kapattı.
Artık arkasında onu huzursuz eden kimse yoktu, ortam çok daha sakindi. Chi Tang derin bir nefes aldı. Yeni sıra arkadaşı eskisine hiç benzemiyordu; çıtı çıkmıyor, sadece ders çalışıyordu.
Chi Tang, You Yu’nun çalışkan olduğunu zaten biliyordu ama yanına oturunca asıl gerçeği fark etti: Kız tam bir “ders makinesi” gibiydi. Chi Tang yanına geldiğinde sadece bir kez başını kaldırıp baktı, sonra hemen notlarına ve sorularına geri döndü. Yanında içi hınca hınç formüllerle, çözüm yollarıyla dolu bir defter duruyordu. Chi Tang deftere bir göz attı ama çoğundan hiçbir şey anlayamadı.
Ön sıralarda oturmak sınıfı daha sessiz kılıyordu. Chi Tang’ın ruh hali biraz olsun yatışmıştı. Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı; damlalar eski gingko ağacının yapraklarını dövüyordu. Hava hâlâ boğucu ve nemliydi. Sınıftaki vantilatör dönüp duruyor ama serinliği onlara bir türlü ulaşmıyordu.
Chi Tang ceketinin önünü açtı, kollarını sıvadı ve kollarını serin masanın üzerine bıraktı. Lao Fang kürsüde “Yağmur Sokağı” şiirini işliyordu. Uzun, ıssız ve yağmurlu bir sokakta yürüyen leylak gibi bir kızdan bahsediyordu. Hoca muhtemelen gençliğinde pek bir romantikti; şiiri büyük bir tutkuyla okuyordu.
Ancak Chi Tang’ın göz kapakları ağırlaşıyordu. Şiirin anlamı, imgeleri, sembolleri… Hepsi uykusunu daha da tetikliyordu. Zaten son zamanlarda gözüne pek uyku girmiyordu; geceleri karmaşık rüyalarla boğuşuyor, sabah hiçbirini hatırlamasa da o yorgunluk üzerine yapışıp kalıyordu.
Zil çaldığında sınıf bir anda şenlendi. Sandalye gıcırtıları ve koridorun gürültüsü odayı doldurdu. Chi Tang kafasını koluna yasladı, bitkindi. Gözlerini kapattığı sırada yanından bir ses geliyordu.
Tıkır… tıkır…
You Yu hâlâ yazıyordu. Kalem bir an durdu, bir sayfa çevrildi. Her şey çok sessizdi. Çok ama çok sessizce…
Çevirmen: Ucube Clumfy