Her Mountain Her Sea - Bölüm 4
Nadiren görülen güneşli bir günle birlikte sıcaklık iyice yükselmişti. Sınıfın içi resmen yanıyordu; özellikle pencere kenarı, perdeler çekili olsa bile güneş ışığını süzüyor ve oturanları bunaltıyordu.
Chi Tang ders arasında gidip buz gibi bir su aldı; şişenin yarısından fazlasını tek dikişte bitirdi. Soğuk avuçlarını alnına bastırdı; hava o kadar basıktı ki önündeki matematik sorularına odaklanacak mecali kalmamıştı. Kalemini parmakları arasında evirip çeviriyor, boş boş masaya bakıyordu. Şişenin üzerinde ince bir buğu tabakası oluşmuş, damlalar birleşip süzülerek masanın köşesinde küçük bir su birikintisi oluşturmuştu. Chi Tang oralı bile olmadı; yerinden kıpırdamak dahi istemiyordu.
Matematik öğretmeni birkaç alıştırma vermişti ama sorular gerçekten terletiyordu. Çoğu öğrenci ne yapacağını şaşırmış, gruplar halinde birbirlerine sormaya başlamışlardı. Chi Tang yan gözle sıra arkadaşına baktı. You Yu soruları bitirmek üzereydi. Yazışında kendine has bir ritim vardı; kalemi kağıdın üzerinde duraksamadan, akıcı bir şekilde ilerliyordu. Bu, hiç takılmadığı, çözümü kafasında çoktan bitirdiği anlamına geliyordu. Kız gerçekten birinciliğin hakkını veriyordu.
Chi Tang, nedense bu ritmik kalem sesini dinledikçe mayışmaya başladı. You Yu pencere tarafında oturduğu için güneşi neredeyse tamamen perdeliyordu ama sıcaktan zerre rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Üzerine bol gelen üniforma ceketini hala çıkarmamıştı. Diğerleri çoktan dersi bırakıp sohbete dalmıştı ama You Yu başını bile kaldırmadan, sessizce çalışıyordu. Chi Tang bazen bu kızın dünyasının sadece derslerden ibaret olduğunu, hayatında başka hiçbir şeye yer olmadığını düşünüyordu.
Arka sıralardan biri seslendi:
“Hey çalışkan öğrenci, bitti mi? Ver de bir bakalım.”
You Yu başını kaldırdı: “Kendin çözmelisin.”
Bu devirde birine ödev vermemek “tuhaflık” sayılırdı. Nitekim soruyu soran kız bir anda parladı:
“Aman, neyin havasını atıyorsa! İki soru çözdü diye kendini ne sanıyor? Bir de ‘kendin yap’ diyor! Geçen sefer Guo Yiqun kopyalarken sesi çıkmıyordu ama!”
“Belki de Guo Yiqun’dan hoşlanıyordur, çocukla daha çok konuşuyor ya!”
Chi Tang bu dedikodulara kulak misafiri oldu. Her şeyi aşka meşke bağlamaları ona çok sığ geliyordu. Guo Yiqun sınıfın matematikteki en iyi ikinci öğrencisiydi. Chi Tang onların hiç kopya çektiğini görmemişti ama bir gün teneffüste soru yarıştırırken denk gelmişti. Sonuç? Guo Yiqun iki soruda çuvallamış, You Yu ise hepsini doğru yapmıştı. O günden sonra Guo Yiqun, You Yu’ya kitaplarını vermez olmuştu. Chi Tang içinden alay etti: “Yenilgiyi hazmedemeyince cimrileşti aptal.”
Dersin bitmesine on dakika kala Chi Tang son soruya bir şans daha vermek istedi. Ama nereden başlayacağını bile bilmiyordu. Sonunda pes edip defterinin kenarına karalamalar yapmaya başladı. Derken, yan taraftan bir defter uzatıldı.
Chi Tang duraksadı. Baktı; üç aşamalı bir çözüm ve yanında birkaç denklem… Bir süre sonra jeton düştü; You Yu ona cevabı değil, çözüme giden ipucunu vermişti. Chi Tang incelemesini bitirince You Yu defteri hiçbir şey söylemeden geri çekti ve kendi işine döndü. Chi Tang istemese de o ipucu üzerinden düşünmeye başladı ve sonunda soruyu çözdü.
Sonuç? Yanlış. Kağıda baktığında kocaman kırmızı bir çarpı gördü. İçinden bir küfür savurup defteri hırsla kapattı ve bir kenara fırlattı. Birkaç dakika sonra yine o defter uzatıldı. Bu sefer tüm çözüm adım adım yazılmış, zor kısımların yanına küçük açıklamalar eklenmişti. Demek ki o kırmızı çarpıyı görmüştü.
Chi Tang bir an duraksadı; “Ne yapıyor bu? Bana hazır lokma mı yedirmeye çalışıyor?” diye düşündü. Bu durum pek hoşuna gitmemişti, kimseyle arkadaş olmaya niyeti yoktu. Ama You Yu sanki hiçbir şey olmamış, o defteri kendi uzatmamış gibi çalışmaya devam ediyordu. Chi Tang bir şey diyemedi, derse döndü ama içten içe şunu fark etti: Aslında You Yu’nun işine ilk kendisi karışmıştı. İçinden bir söz verdi; bir daha kimsenin işine burnunu sokmayacaktı.
Ertesi gün beden dersinde kızlar gürültü patırtı içinde şakalaşıyorlardı. Ellerindeki yarım dolu sütlü çay şişesiyle oynarken şişe bir anda patladı ve içindeki yapış yapış çay You Yu’nun üzerine sıçradı. Üniforması boydan boya lekelenmişti. Chi Tang olayı bizzat görmedi ama sınıfa girdiğinde fısıltıları duydu: “Yazık, ne şanssız kız…” Pek umursamadı.
Ancak lavaboya gittiğinde You Yu’yu orada gördü. Öylece oturmuştu ve çok bitkin görünüyordu. Chi Tang hemen fark etti; üzerinde ceketi yoktu. Sadece ince ve eski bir tişört vardı. You Yu başını önüne eğmiş, adeta bir şeyi gizlemeye çalışıyordu. Chi Tang o an acı gerçeği fark etti: Tişört o kadar ince ve yıpranmıştı ki altı belli oluyordu. You Yu sütyen giymiyordu.
You Yu’nun o sıcakta neden hiç ceketini çıkarmadığını şimdi anlamıştı. Chi Tang donup kaldı. Durumu bu kadar mı kötüydü? Kendi hayatını düşündü; ailesi sürekli kavga ederdi, huzuru yoktu belki ama maddi olarak hiçbir zaman sıkıntı çekmemişti. Bu derece bir yoksulluğu hayal bile edememişti.
Bir süre öylece durdu, sonra engel olamadığı bir dürtüyle sordu:
“Ceketin nerede?”
You Yu başını kaldırmadan kısık bir sesle cevap verdi:
“Üstüme çay döküldü. Yıkamaya geldim ama… sonra kayboldu.”
Chi Tang arkasını dönüp gitti. Birkaç dakika sonra elinde bir ceketle geri geldi.
“Bunu giy,” dedi.
Ceket tertemizdi ve lavanta kokuyordu. You Yu ceketi aldı ve sessizce üzerine geçirdi.
Çevirmen: Ucube Clumfy