Her Mountain Her Sea - Bölüm 5
Beden dersinden sonra akşam yemeği saati gelmişti; dersi biten öğrenciler sel gibi yemekhaneye akın ediyordu. Chi Tang tepsisini alıp ilerlerken, köşede Luo Zhengli ve arkadaşlarının kıkır kıkır bir şeyler konuştuğunu gördü. Bir an duraksadı, sonra rotasını değiştirip dosdoğru onların yanına yürüdü.
“You Yu’nun ceketini sen mi aldın?” diye sordu, sesi buz gibiydi.
Luo Zhengli’nin yüzündeki gülümseme anında dondu: “Onun ceketi kaybolduysa benden ne? Benimle ne alakası var?”
“Ben sadece kıyafeti kayboldu dedim, sen direkt ‘üniforma ceketi’ dedin. Maşallah, zekan gözlerimi yaşarttı.”
Luo Zhengli bir an afallasa da hemen toparlayıp arsızca üste çıktı: “Valla hiçbir şey bildiğim yok. Çok merak ediyorsan git ara, ben mi almışım bak bakalım.” Sonra hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp arkadaşlarıyla fısıldaşmaya devam etti.
Chi Tang alaycı bir gülüşle oradan uzaklaştı. Zaten bu soruyu cevabını bilmediği için sormamıştı, sadece haddini bildirmek istemişti. You Yu’nun “kahramanı” olmaya falan niyeti yoktu; eğer kız kendi hakkını aramak istiyorsa bunu bizzat yapmalıydı. Ama şu aptal Luo Zhengli… Gerçekten insanın sinir uçlarıyla oynuyordu.
Yemekten sonra yurda döndüğünde You Yu’yu gördü. Küçük bir leğenin başında, üzerine sütlü çay dökülmüş ceketini çitiliyordu. İki üniforması vardı ve şu an diğerini giymişti. Chi Tang’ı görünce duraksadı:
“Senin ceketini çıkardım. Onu da yıkayayım mı?”
“Gerek yok.”
You Yu hafifçe başını salladı ve sessizce lekeleri ovalamaya devam etti. Chi Tang daha fazla dayanamayıp sordu:
“Ceketi nerede buldun?”
“Tuvaletin yanındaki çöp kovasında.”
Chi Tang donup kaldı. Luo Zhengli’nin bir yerlere sakladığını, hatta gidip odasında baskın yapmayı bile düşünmüştü. Ama çöpe atılmış olması… Kendi kendine sinirlendi, yüzü bir anda düştü. You Yu bu değişimi fark etmişti.
“Üzerinde çok fazla leke vardı. Biri çalmak istese oraya koymazdı. Muhtemelen kirli diye atıldığını düşündüler,” dedi sakince.
Gerçekten de sağa sola bakıp ceketini çöpten çıkarmıştı. Neyse ki çöp henüz boşaltılmamıştı. Chi Tang içinden geçirdi: “Buna nasıl bu kadar alışmış olabilir?” Sanki bu tür aşağılanmalar hayatının bir parçasıydı. Bu yüzden bu kadar tepkisiz, bu kadar dışlanmaya alışık duruyordu.
Chi Tang’ın göğsüne bir yumru oturdu. Kendi olsa ortalığı birbirine katar, yapanı bulana kadar dünyayı zindan ederdi. Belki de bu yüzden eski okulunda dikiş tutturamamıştı. Birinin sırasından telefonunu bulmuş, sonra haksız yere dışlanmıştı. Bu dünyada artık “doğru” ya da “yanlış” yoktu; sadece “biz” ve “onlar” vardı.
Akşam etüdünde Song Fangcao yanına yaklaştı:
“Ceketi Luo Zhengli almamış. Birisi çöpe fırlatmış işte. Ama seninle arası bozuk olduğu için sana söylememiş.”
Chi Tang kaşlarını çattı: “Bana niye anlatıyorsun? Ceketi kaybolan ben değilim, git You Yu’ya söyle.”
Tam o sırada Luo Zhengli içeri girdi ve o iğneleyici sesiyle araya girdi:
“E ceketi kaybolan sen değilsen niye bu kadar celalleniyorsun? Hayırdır, koruyucu meleği mi oldun?”
Chi Tang oturduğu masaya sert bir tekme savurdu. Bakışları o kadar keskindi ki Luo Zhengli bir an sendeledi.
“Bir daha söyle bakayım, ne dedin?”
Luo Zhengli irkildi, gözleri anında doldu. Song Fangcao durumu kurtarmak için hemen araya girip kızı dışarı çıkardı. O günden sonra kimse bu konuyu ağzına almadı; You Yu bile. Sadece o cekette, ne kadar yıkansa da çıkmayan silik bir leke kaldı.
Zamanla değişen tek bir şey oldu; You Yu artık ona daha sık ders notu uzatıyordu. Chi Tang matematikte gerçekten zorlanıyordu. You Yu defterini uzatıyor, sorunun ilk adımlarını, mantığını gösteriyordu. Chi Tang ise çoğu zaman defteri geri itiyordu: “İstemiyorum.”
You Yu’nun kalemi bir an duraksıyor, sonra tekrar yazmaya başlıyor, sonra yine duruyordu. Sanki ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Sonra tekrar defterini uzattı; bu sefer çözümün tamamı, hatta sonucu bile yazılıydı.
Chi Tang patladı: “Ben senden cevap mı istedim?”
“İstemiyorum,” dedi You Yu ve defterini geri çekti. Yazması yavaşladı; sanki birinin kalbi kırılmış gibi…
Chi Tang istemeden kızın üzerindeki cekete baktı. Son zamanlarda gözü hep oraya kayıyordu. Aslında baktığı ceket de değildi, o ceketin arkasındaki hikayeydi aklına takılan.
Yine yağmur başladı… Ne kadar da sinir bozucu.
Milli Bayram tatili kapıdaydı. Bir haftalık tatil haberiyle herkes havalara uçuyordu ama Chi Tang’da tık yoktu. Eve gitmeyi hiç canı çekmiyordu ama başka şansı da yoktu.
Eve adım attığında o bildik, mide bulandırıcı koku karşıladı onu: Sigara, ucuz alkol ve ağır parfüm… Babası yine arkadaşlarını toplamış, masada kağıt oynuyorlardı.
“Niye geldin?” dedi babası, başını bile kaldırmadan.
“Tatil.”
Babası başka bir şey demeden oyuna geri döndü.
Chi Tang yukarı çıktı. Odasının kapısı aralıktı. İçeri girdiğinde yatağında yabancı bir kadının uyuduğunu gördü. Kan beynine sıçradı. Merdivenlerden aşağı uçarcasına indi:
“Benim odamda kim yatıyor lan?!”
Babası oralı bile olmadı: “Liu Teyzen yorulmuş, azıcık kestiriyor. Sen yoktun zaten, ne bağırıyorsun?”
Chi Tang sinirden zangır zangır titriyordu: “Koca evde yatacak yer bulamadın mı da benim odama soktun kadını? Neden benim odam?!”
Masadaki sesler bir anda kesildi, herkes onlara bakıyordu.
“Babanla böyle mi konuşuyorsun sen?! Terbiyesiz!”
Babası öfkeyle ayağa kalktığında, Chi Tang kapıyı vurup kendini dışarı attı.
Dışarıda sicim gibi yağmur yağıyordu ve yine şemsiyesi yoktu. Kapüşonunu başına çekip yürümeye başladı. Köprünün oraya geldiğinde korkuluklara tünedi. Bir an… Sadece bir an, her şeyi bitirmek, aşağı atlamak istedi. Ama yapmadı.
Yağmur hızlandıkça sırılsıklam oldu ama umursamadı. Dünya kocamandı; her yerde ışıklar, evler, insanlar vardı ama onun gidecek tek bir yeri bile yoktu. Köprünün hemen yanında küçük bir iç çamaşırı dükkanı vardı, vitrinin ışığı yağmura karışıyordu.
Chi Tang uzun süre vitrine baktı. Ve bir anda… Aklına You Yu düştü. Bu kadar ağır bir hayat yüküyle… You Yu nasıl olmuş da buralara kadar gelebilmişti?
Çevirmen: Ucube Clumfy