Her Mountain Her Sea - Bölüm 6
Tatil akşamında kampüs derin bir sessizliğe gömülmüştü. Yağmur damlalarının tıpırtısı, ortamdaki ıssızlığı daha da belirginleştiriyordu. Chi Tang başını kaldırıp tabeladaki “Nanlin Birinci Lisesi” yazısını görünce, farkında olmadan ayaklarının onu buraya kadar getirdiğini anladı.
Üzerindeki kapüşonlu sırılsıklam olmuştu, ıslak kumaş başına ağır bir baskı yapıyordu; sanki zihni de suyla dolmuş, düşünceleri ağırlaşmış gibiydi. Boğuluyormuş gibi hissediyordu. Yan kapı aralıktı; güvenlik kulübesinde ışık yanıyordu ama görünürde kimse yoktu. Kendini bir anda okulun içinde buldu. Önce dersliklerin olduğu binaya yöneldi. Bina zifiri karanlıktı, rüzgarda sallanan ağaçlar camlara vuruyor, etrafa ürkütücü gölgeler saçıyordu.
Sonra kız yurdu binasına geçti. Orada, koca binada sadece tek bir odanın ışığı yanıyordu. Adımlarını oraya yöneltti. Girişteki görevli hala televizyon izliyordu, Chi Tang’ı karşısında görünce şaşkınlıkla sordu:
“Kızım, sen eve gitmedin mi?”
Chi Tang geçiştirici bir cevap verip merdivenlere yöneldi; geçtiği yerlerde ıslak ayak izleri bırakarak yukarı çıktı.
501 numaralı odanın kapısı kapalıydı. Kapıyı çaldığında içeriden You Yu’nun sesi geldi:
“Kim o?”
“Benim.”
İçeride bir sandalyenin sürüklenme sesi duyuldu ve kapı açıldı. Chi Tang içeri girdiğinde You Yu’nun masasının sınav kağıtları ve soru bankalarıyla dolu olduğunu gördü; tatilde bile başını derslerden kaldırmıyordu. Aslında Chi Tang, “Sen neden gitmedin?” diye sormak istedi ama sormadı. You Yu da onun bu perişan halini sorgulamadı, sadece şunu dedi:
“Duş almak ister misin? Tatilde olduğumuz için sıcak su akmıyor ama istersen görevliden alıp getirebilirim.”
Chi Tang çantasını yatağa fırlatıp, “Gerek yok, soğuk suyla yıkanırım,” dedi. İçinde garip bir inat peydah olmuştu; “You Yu yapabiliyorsa ben de yaparım,” diye düşünüyordu. Ama su, tahmin ettiğinden çok daha soğuktu. Zaten dışarıda iliklerine kadar ıslanmıştı, şimdi ise zangır zangır titriyordu. Bir ara dışarıdan bir kapı sesi geldi ama umursamadı; banyonun bir köşesine çömelmiş, kendine sarılmış halde duruyordu.
Biraz sonra ayak sesleri yaklaştı ve kapı hafifçe tıklandı. You Yu’nun sesi duyuldu:
“Sana sıcak su getirdim.” Bir şeyi kapının önüne bırakıp uzaklaştı.
Chi Tang sonunda o sıcak suyu alıp biraz olsun kendine geldi. Temiz kıyafetlerini giyip saçlarını kuruttu. You Yu çoktan masasına dönmüş, test çözmeye devam ediyordu. Chi Tang gidip karşısına oturdu. Uzun bir sessizliğin ardından Chi Tang konuştu:
“Islak fareye benziyordum, değil mi?”
You Yu başını kaldırdı: “Hayır.”
Ama aslında içinden geçen başkaydı; Chi Tang, yağmurda hırpalanmış, biraz daha dışarıda kalsa solup gidecek bir çiçeğe benziyordu. Chi Tang başındaki havluyu indirdiğinde You Yu o an fark etti: Kızın yüzünde kıpkırmızı bir el izi vardı. Belli ki biri vurmuştu. İkisi de sustu. Aynı odadaydılar ama aralarında hala aşılması güç mesafeler vardı.
Yağmur iyice şiddetlenmiş, camları dövmeye başlamıştı. Chi Tang, You Yu’nun yine o ceketini giydiğini fark edince aniden ayağa kalktı. Yatağının üzerindeki pembe poşeti alıp You Yu’nun önüne koydu:
“Bu senin için.”
You Yu şaşkınlıkla poşetin içine baktı. İki tane sütyen…
“Bunu… bana mı veriyorsun? Neden ki?” dedi, sesi utanç ve şaşkınlıkla titriyordu.
Chi Tang da en az onun kadar tuhaf hissediyordu. Dükkandan çıkarken kendine defalarca sövmüştü, “Ben ne yapıyorum böyle?” diye. Hatta yolda poşeti çöpe atmayı bile düşünmüştü. Dükkandaki o tuhaf an geldi aklına; satıcı kadın beden sormuştu, Chi Tang bilmediği için eliyle tarif etmeye çalışmış, kadın da gülümseyerek pembe bir hediye poşetine koymuştu.
Chi Tang dişlerini sıkarak konuştu:
“Seni her gün o ceketle gördükçe ben burada sıcaktan boğuluyorum. İstemiyorsan çöpe at, ben zaten giymem.”
Bunu dedikten sonra hızla yatağına çıkıp yüzünü duvara döndü. Aşağıdan uzun süre ses gelmedi. Sonra poşetin hışırtısı duyuldu:
“Teşekkür ederim, Chi Tang.”
Chi Tang’ın gergin omuzları o an gevşedi; farkında olmadan ne kadar kastığını şimdi anlıyordu. Yağmurun sesi, ninniden farksız bir uğultuya dönüştü. Yan dönüp dizlerini karnına çekti, içini bir huzur kaplamıştı. “En azından kalacak bir yerim var,” diye düşündü. Gözleri kapanırken, yarı uykulu bir halde birinin yanına gelip battaniyeyi üzerine iyice örttüğünü hissetti.
Sabah uyandığında başı sanki içinde bir şeyler zonkluyormuş gibi ağrıyordu. Dünya etrafında dönüyor, midesi bulanıyordu. Yatağın merdivenlerinden inerken başı dönünce ayağı kaydı, tam düşmek üzereyken bir çift el onu sıkıca yakaladı.
“Dikkat et!”
You Yu onu nazikçe yatağın kenarına oturttu. Sesi endişeliydi:
“Hastasın sen. Ateşin var.” Elini Chi Tang’ın alnına koydu…
Çevirmen: Ucube Clumfy
…ooo