Her Mountain Her Sea - Bölüm 7
“Hastaneye gitmek ister misin?”
Chi Tang yatağın kenarına oturmuş, avuçlarını şakaklarına bastırıyordu. Uzun süren bir sessizliğin ardından sesi zar zor çıktı:
“Gerek yok… Biraz uyursam geçer.”
Banyoya gidip yüzüne su çarptı; çıktığında teni hala ıslaktı. Hiç konuşmadan ranzasının üst katına tırmanıp uzandı. You Yu o sırada hazırlanmıştı; kapıya doğru yöneldi, bir an tereddütle duraksadı ve sonra sessizce çıktı.
Okulun hemen yakınında öğretmenlerin kaldığı bir site vardı. Sınıf öğretmenleri Lao Fang da ailesiyle orada oturuyordu. You Yu, hocanın evindeki o sıcak ve neşeli atmosferi her gördüğünde içten içe bir burukluk hissederdi. Kapıyı çaldığında onu Lao Fang’ın eşi karşıladı:
“You Yu! Hoş geldin kızım. Kahvaltı yaptın mı? Gel, beraber yiyelim.”
Kadın her zamanki teklifini yineledi: “Çocuklara yine matematik çalıştırırsın, sonra da beraber güzel bir yemek yeriz.”
Ama You Yu bu kez içeri girmedi. “Bugün gelemeyeceğim… Özür dilemek için uğradım sadece.”
Kadın şaşırdı: “Aman canım, bunun için kapıya kadar gelmene gerek mi vardı?” Sonra You Yu’nun yüzündeki ifadeyi görünce sesi yumuşadı: “Bir aksilik mi var?”
You Yu hafifçe başını salladı: “Yok hayır… Sadece sıra arkadaşım Chi Tang biraz hasta, ateşi var. Bugün yurtta kalıp onunla ilgilenmem gerekiyor.”
Kadın endişeyle araya girdi: “Ailesini arayalım hemen, gelip alsınlar çocuğu.”
You Yu ise onu durdurdu: “Dün yağmurda okula sırılsıklam döndü. Yüzünde bir el izi vardı… Belli ki evde işler karışmış. Gitmek istese zaten yurda sığınmazdı.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Ben onunla ilgilenirim, eğer iyileşmezse hastaneye götürürüm,” diye ekledi You Yu.
Kadın iç çekerek içeri yöneldi: “Dur o zaman, öyle eli boş gitme.” Yanına sıcak bir lapa, çörek ve süt verip onu uğurladı.
You Yu yurda döndüğünde Chi Tang yatağında değildi. Yemekleri masaya bırakıp sandalyeye çöktü. “Acaba eve mi gitti?” diye düşündü. “İyi bari… Gidecek bir yerinin olması güzel.”
Dün fırtına kıyamet koparken bugün ortalık güneşlikti. Tam o sırada kapı açıldı ve içeri Chi Tang girdi. Saçları darmadağındı, elinde ise küçük bir poşet tutuyordu. İkisi de birbirini görünce şaşırdı. Poşetin üzerinde yerel bir kliniğin adı yazıyordu.
Chi Tang poşetten bir ilaç çıkarıp ağzına attı. Susuz yutmaya çalıştı ama bu sefer başaramadı; az kalsın boğuluyordu. You Yu hemen sessizce su bardağını uzattı. Chi Tang, başka çaresi kalmadığı için bardağı aldı.
You Yu getirdiği yemeklerin paketini açtı: “Biraz bir şeyler ye.”
Chi Tang’ın morali çok bozuktu; zaten normalde de huysuzdu ama hasta olunca iyice çekilmez birine dönüşüyordu. Yine de You Yu’nun uzattığı suyu içtiği için yemeği tamamen reddedemedi. Sanki bir borç ödüyormuş gibi lapadan yarım kase zorla yedi. Sonra tekrar ranzasına çıkıp sırtını döndü.
You Yu, “Çok halsiz görünüyor,” diye düşündü. Odanın temizliğini bitirip masasına, derslerinin başına oturdu. Ancak artık konsantre olamıyor, ikide bir yukarı bakıyordu. Chi Tang ter içindeydi ve uykusunda sürekli battaniyeyi üzerinden atıyordu. You Yu defalarca kalkıp üzerini örttü. Bir keresinde Chi Tang aniden uyandı: “Örtme şunu, istemiyorum!”
You Yu gayet sakin bir sesle, “Su ister misin?” diye sordu. Chi Tang sinirle yatağa vurdu, sonra kafasına kadar yorganı çekti. You Yu yerine döndü ama bir süre sonra Chi Tang’ın bu çocukça huysuzluğuna dayanamayıp sessizce gülümsemeye başladı.
Hastaneye gitmelerine gerek kalmadı; ertesi gün Chi Tang’ın ateşi düştü ve normale döndü. Balkona çıkıp oturdu, kulaklığını takıp telefonundan oyun oynamaya başladı. Arada kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. You Yu onu dinledi; şarkıyı tanımıyordu ama Chi Tang’ın sesinin çok güzel olduğunu fark etti.
O sırada Chi Tang’ın telefonu titredi. Babası para göndermişti; her zamanki gibi tam 1000 yuan. Önce bağırıp çağırır, sonra sus payı gibi para yollardı. “Daha ne istiyorsun benden?” derdi hep. Chi Tang eskiden ondan bir özür duymayı beklerdi; şimdiyse tek istediği bir an önce büyümek ve buradan gitmekti.
Tatilde eve dönmedi, yurtta kaldı. You Yu ise her gün kucağında kitaplarla dışarı çıkıyordu. Chi Tang kendi kendine, “Kız ya öğrenci olarak doğmuş ya da öğretmen,” diye geçirdi içinden.
Bir gece aniden sordu: “Gerçekten kendine bir iç çamaşırı alacak paran yok mu?”
You Yu bu kez saklama gereği duymadı: “Şu an önceliğim o değil.”
“Haftalık harçlığın ne kadar ki?”
“On yuan.”
Chi Tang duydukları karşısında şoke oldu. You Yu anlatmaya devam etti:
“Ailem okumamı istemiyordu. Sınavı kazandığımda verilen ödül parasına el koydular. Ben de buraya kaçtım; yanımda sadece on yuan vardı. Başlarda Fang Hoca’dan borç aldım, şimdi ise tatillerde çalışıp ödüyorum.”
Chi Tang sustu. Ona acımıyordu; aksine, büyük bir saygı duymuştu.
You Yu gülümsedi: “Aslında çok şanslıyım. En azından okuyabiliyorum.”
Chi Tang düşündü: “Biz aynı değiliz. Ben ondan çok daha zayıfım.”
Ay ışığı odayı tam ortadan ikiye bölüyordu. Alt ranzadan gelen düzenli nefes seslerini dinleyen Chi Tang, bir an için kendinden nefret etti. Birden You Yu’nun sesi duyuldu:
“Ben senin gibi birini daha önce hiç görmedim.”
“O mektup olayı mesela…”
“Sınıftaki herkes gerçeği biliyordu ama kimse ağzını açmadı. Sadece sen konuştun. Sen gerçekten farklısın.”
Chi Tang bir şeyler söylemek istedi, boğazı düğümlendi. Sadece “Hm” diyebildi ve arkasını dönüp gözlerini kapattı.
Çevirmen: Ucube Clumfy