Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 6
Gezi aracında, Wen Ran ve Gu Yunchi, aralarında iki kişilik boşluk bırakarak oturuyorlardı. Dönüş yolunda şoför rotayı değiştirip hara tarafına sapınca, farklı renklerdeki birkaç safkan atın huzurla dolaştığını gördüler; pürüzsüz tüyleri gün ışığında harika bir parlaklıkla yansıyordu. Araç yanlarından geçip gitse de Wen Ran hala arkasına dönüp bakıyordu. Eskiden Shengdian zirvedeyken zenginlikten az çok nasibini almıştı ama şimdi kıyaslayınca, Gu ailesinin sıradan zenginlerin hayal dahi edemeyeceği bir noktada olduğunu daha iyi anlıyordu.
Gu Yunchi’nin doğduğundan beri nasıl bir lüks ve refah içinde yaşadığını hayal etmeye çalışırken, Wen Ran başını çevirip ona baktı. Ancak hemen yakalandı; Gu Yunchi başını yana çevirip onunla göz göze geldiğinde bakışlarında tek bir kelime okunuyordu: “Bıkkınlık.”
Wen Ran, utancını gizlemek telaşıyla daha da utanç verici bir konu açtı: “Baiqing’in Shengdian’ı satın alacağını düşünmüştüm.”
Gu Yunchi ticari nezaketi bir kenara bıraktı: “Baiqing’i çöp toplama merkezi mi sanıyorsun?”
“Doğru.” Wen Ran bu aşağılamaya hiç alınmadı, aksine onaylarcasına başını salladı.
“Baya gamsızsın” dedi Gu Yunchi, bakışlarını önüne çevirerek. Sesi alaycıydı.
Gamsız olmayıp ne yapacaktı ki? Wen Ran durumu tamamen anlıyordu; Wen ailesi o kadar sinir bozucuydu ki, Gu Yunchi’nin iğneleyici konuşması gayet doğaldı. Katlanmak yeterliydi; biraz azar işitmekle ne canı yanardı ne de vücudundan bir parça eksilirdi. Zaten o korkunç ameliyattan beri kendi içinde bir duyarsızlık geliştirmişti; her türlü hasara karşı zihinsel hassasiyetini en düşük seviyeye indiriyordu ki depresyona girip yıkılmasın.
Hatta Wen Rui bir keresinde onun için, “Öyle bir yüzün var ki sanki biri seni azarlasa hemen ağlayacakmışsın gibi duruyorsun ama aslında on yıldır bilenmemiş bir bıçaktan bile daha körelmişsin,” demişti.
Ne cevap vereceğini bilemeyen Wen Ran, iki saniye düşündükten sonra, “Sanırım biraz öyleyim,” dedi.
Gu Yunchi artık ona laf anlatmaya tenezzül bile etmiyordu.
Ana binaya döndüklerinde Wen Ran, Gu Yunchi’nin arkasından salona girdi. Gu Peiwen, Chen Shuhui ve Wen Rui diğer taraftaki balkonda sohbet ediyorlardı. Salonu geçerken Wen Ran çok hafif bir “çın” sesi duydu; ses asansörden geliyordu. Kapılar açıldı ve açık mavi gömlekli bir Alfa dışarı çıktı.
Gu Chongze… Büyükbaba Gu’nun en büyük oğlu, Gu Yunchi’nin amcası ve şu anki Baiqing Grubu CEO’su.
Herkes balkonda toplandığında, Gu Peiwen elini Gu Chongze’ye doğru uzattı: “Uzun uzadıya tanıtmama gerek yok zaten.”
Chen Shuhui, hafif bir gülümsemeyle elini uzattı: “Gu Bey.”
Chen Shuhui’nin Gu Chongze’ye tavrı, Gu Peiwen’e olan tavrından çok daha mesafeliydi. Muhtemelen asıl gücün yönetim kurulu başkanı olan Gu Peiwen’de olduğunu, Gu Chongze’nin ise üst yönetimde en az hisseye sahip kişi olduğunu ve ona yaranmanın pek bir getirisi olmayacağını biliyordu.
Daha da derin bir sebebi araştırmak gerekirse; o da Gu Chongze’nin bir gayrimeşru çocuk olmasıydı.
Gu Peiwen, Gu Chongze’nin kimliğini on yıllar boyunca tanımamıştı. Ta ki asıl eşinden olan oğlu ve gelini (yani Gu Yunchi’nin anne ve babası) bir uçak kazasında hayatlarını kaybedene kadar… O kazadan sonra Gu Peiwen Gu Chongze’yi “büyük oğul” olarak kabul etmiş ve Baiqing Grubu merkezine girmesine izin vermişti.
Hatta o dönemde, miras kavgası yüzünden uçak kazasını Gu Chongze’nin planladığına dair söylentiler çıkmıştı. Ancak o zamanlar sadece alt bir şirkette küçük bir müdür olan Chongze’nin böyle bir suikastı gerçekleştirecek gücü yoktu ve hiçbir kanıt bulunamadığı için dedikodular zamanla sönüp gitmişti.
Wen Ran da selam verdi: “Merhaba Gu Amca.”
Gu Chongze, Chen Shuhui’nin elini bıraktı ve Wen Ran’a hafifçe başıyla selam verdi. Bir şey demedi, söz hakkını Gu Peiwen’e bıraktı.
Hala dikkat çekmeyeceği köşelerde kalmaya çalışan Wen Ran, yetişkinlerin sohbet dairesinden uzaklaşmak için bir adım geri çekildi. Aksilik bu ya, tam da Gu Yunchi’nin yanına denk gelmişti; kısa kollu tişörtlerinin açıkta bıraktığı dirsekleri hafifçe birbirine değdi. Wen Ran hemen elini çekse de, Gu Yunchi bu temastan dolayı doğrudan alanı terk edip yemek odasına geçti.
Kısa süre sonra yemek hazırdı. Masadaki hava gayet uyumlu ve nazikti; genelde projeler ve politikalardan konuşuluyordu. Wen Ran ve Gu Yunchi ise sessizce oturmuş, sadece yemeklerini yiyorlardı.
Wen Ran yemeğin böyle biteceğini sanırken, konu bir şekilde özel derslere geldi. Chen Shuhui’nin gülümseyerek, “Evet, Wen Ran hocanın çok iyi anlattığını söyledi. Yunchi ile de çok iyi anlaşıyorlar,” dediğini duydu.
“…” Wen Ran azar işitmekte ustaydı ama utanç verici durumlara katlanmakta zorlanıyordu. Nezaket icabı bir tepki vermesi gerekiyordu; bu yüzden başını kaldırıp yapmacık, rahat bir gülümseme takındı. O sırada tam karşısındaki “çok iyi anlaştığı” Gu Yunchi bardağını almış, meyve suyunu içerken ona bir bakış fırlatmıştı.
Wen Ran içinden bir ah çekti ve Gu Yunchi’ye bakarak dudak hareketleriyle “Kusura bakma,” dedi. Beklemediği bir şekilde bu hareketi Wen Rui gördü ve o sahte, sözde ilgili ama aslında niyetli tonuyla sordu: “Siz ikiniz orada ne fısıldaşıyorsunuz?”
Aniden tüm gözler üzerlerine toplandı. Wen Ran ne diyeceğini bilemezken, Gu Yunchi istifini bozmadan sordu: “Sana rapor mu vereceğiz?”
“Kendi kaşındı,” diye düşündü Wen Ran. Gu Yunchi zaten Wen ailesine gıcıktı, Wen Rui bir de üstüne gidip kaşınınca Gu Yunchi onu herkesin önünde haşlamıştı.
“Tabii ki hayır,” dedi Wen Rui gülerek. “Ama görünen o ki gerçekten iyi anlaşıyorsunuz.”
O bitmek bilmeyen, utanç dolu akşam yemeği nihayet sona erdi. Wen Ran kapının önünde fıskiyeye bakıp içini ferahlatmaya çalışırken Chen Shuhui ona seslendi.
“Gu Bey ile konuşacaklarımız var, sen Yunchi ile dön. Git Müdür Gu’ya veda et.”
Wen Ran yanına gidip yüzüne bir gülümseme yerleştirdi: “Bugün burada olmak çok keyifliydi, sizi rahatsız ettim Büyükbaba Gu. Ben artık müsaadenizi isteyeyim.”
“Rahatsızlık ne demek, o küçük aslan seni çok sevmiş. Başka zaman yine gel de onunla oyna,” diyerek Wen Ran’ın başını okşadı Gu Peiwen.
“Peki, teşekkür ederim Büyükbaba Gu. İyi akşamlar.”
Büyükler içeri girdiğinde Wen Ran arkasına döndü. Basamakların aşağısında siyah bir araç bekliyordu; kapkara camlar Wen Ran’ın o yapmacık ve çirkin gülümsemesini yansıtıyordu. Kendi görüntüsünden iğrenen Wen Ran, bir anda yüzünü gevşetip ifadesiz haline geri döndü. Şoför ona diğer taraftaki kapıyı açmış, binmesi için işaret ediyordu.
Wen Ran nedenini anlamayarak aracın etrafından dolandı; bindiğinde ise şoförün neden böyle yaptığını anladı: Gu Yunchi arka koltuğun diğer ucunda oturuyordu.
Yani az önce camdaki yansımasına bakarak o “profesyonel sahte gülüşünü” bir anda sildiği anı, içeride oturan Gu Yunchi baştan sona izlemişti.
Araç hareket etti, içeride çıt çıkmıyordu. Wen Ran kapıya yapışmış bir halde oturuyor, boynunu 90 derece büküp dışarıyı izliyordu. Hava kararmıştı, dışarıda hızla geçen sokak lambaları ve ağaç gölgeleri dışında bir şey görünmüyordu.
“Rol yapma konusunda ustasın,” dedi Gu Yunchi, sessizliğin ortasında alaycı ve soğuk bir tavırla.
“Epey gamsızsın” yorumundan sonra bir eksi puan daha… Panikleyen Wen Ran başını hızla çevirdi ama boynunu çok uzun süre yana bükük tuttuğunu unutmuştu; boynundan gelen o “küt” sesiyle birlikte kulağında bir çınlama yükseldi.
Acıdan hareket edemeyecek hale gelen Wen Ran, öylece donup nefes nefese kaldı. Ağzını hafifçe açtı ama bağırmaya cesaret edemedi. Kafası 45 derecelik açıyla yamuk kalmış bir şekilde zorlukla yutkundu ve konuştu: “Gülümsemem biraz yapmacıktı kabul… ama yalan söylemedim.”
“Yemekteki o utanç dışında geri kalan her şey keyifliydi. Dolu çok tatlıydı… Büyükbaba Gu’ya teşekkür ederken de ciddiydim.”
Hadi yüzsüzlüğü geçtik de, “sahtekarlık” suçlaması biraz ağırdı; doğrudan karaktere saldırıydı. Eskiden bazı yapmacık ilgi gösterileri yapmış olsa bile, Wen Ran vicdanen biliyordu ki şu an söylediklerinin çoğu doğruydu.
Gu Yunchi’den ses çıkmayınca Wen Ran dudaklarını büzüp konuşmaya devam etti: “Zaten topu topu birkaç cümle kurdum, hepsi içtendi. O sahte gülüşler dışında gerçekten rol yapmadım.”
Gu Yunchi’nin sabrı tükendi: “Kes sesini artık.”
“Tamam…” Wen Ran ağzını kapattı. Bu Alfa’ya yaranmak gerçekten zordu.
Yol boyu süren sessizliğin ardından araç önce Wen evine vardı. Uzun farlar, siyah demir kapının üzerindeki pas lekelerini ve tepedeki can çekişen lambayı aydınlatıyordu; iflasın eşiğindeki bir ailenin evi için tam bir klasik görüntüydü. Şoför emniyet kemerini çözmeden Wen Ran kapıyı açıp indi. Kapıyı tutarak şoföre teşekkür etti. Boynu tutulmuştu, bu yüzden başı yana yatık duruyordu; tıpkı yamuk büyümüş bir bitki gibiydi. Gu Yunchi’ye el sallayıp “Görüşürüz” demek istedi ama karşıdaki çoktan şoföre sür talimatını vermişti bile. Wen Ran aceleyle kapıyı kapattı.
Araç bir manevrayla toz duman içinde uzaklaştı, koruma araçları da peşinden gitti. Kapının önü tekrar o ıssız karanlığa gömüldü. Wen Ran bir an orada öylece durdu, sonra boynu yamuk bir halde ağır adımlarla eve doğru yürüdü.
Zorlanarak duşunu aldıktan sonra Fang Teyze’den bir kutu yakı istedi ve boynuna yapıştırdı. Boynu bu haldeyken ne kitap okuyabilir ne de çizim yapabilirdi; en iyisi erkenden uyumaktı.
Telefonu çaldı; arayan 339’du. Wen Ran yatağın kenarına oturup açtı.
“İyi akşamlar!” dedi 339. “Bugün Luan Dağı’ndaki yemek nasıldı bakalım?”
“Eğlenceliydi,” dedi Wen Ran ve ağzından kaçırdı: “O yanında değil, değil mi?”
Bir saniyelik sessizliğin ardından 339 cevap verdi: “Hı-hı, değil, burada değil.”
Wen Ran anlatmaya başladı: “Aslanı sevdim, hatta üzerime atladı ama çok tatlıydı.”
“Dolu’dan mı bahsediyorsun? Küçüklüğü çok daha tatlıydı, bir dahaki sefere fotoğraflarını gösteririm.”
“Olur. Bir de birkaç at gördüm, yarış atı mı onlar?”
“Evet, Küçük Efendi bazen onlara biner,” dedi 339 sohbeti koyulaştırarak. “Küçük Efendi küçükken bir kere attan düşmüştü, onun da fotoğrafını gösteririm sana, haha-ha-ha-haha”
Gülüşü aniden yarıda kesildi, Wen Ran devam etti: “Yemekler de çok lezzetliydi, manzara da harikaydı.”
“Öyle tabii. Peki Küçük Efendi seni büyük köpekbalıklarını görmeye götürmedi mi? Kaldığı binanın arkasında köpekbalığı havuzu var. Alt katından bakınca akvaryum gibi oluyor. Bir dahaki sefere seni gezdirmesini söyle, akvaryum parası cebinde kalır.”
“…” Bazen kendi fakirliğine gülesi geliyordu. “Boş ver ya, benim derin deniz korkum var.” Yorganı kaldırıp yatağa girmek istedi ama boynunu unutmuştu; aniden acıyla bir çığlık atıp nefes nefese kaldı.
“…Ne yapıyorsun! Yüzüm kıpkırmızı oldu!” 339 telefonun ucunda bağırdı. “Ne oldu orada!”
“Dönüş yolunda boynumu tuttum.” Wen Ran acıyla kaskatı kesilmiş bir halde yavaşça uzandı ve derin bir iç çekti.
339 hemen sesini kıstı: “Yoksa o mu vurdu sana?”
“Ha? Hayır canım, kendi sakarlığım.” Wen Ran zorlukla pozisyonunu ayarladı. “Hadi ben dinleneyim, pazartesi görüşürüz.”
“Tamam, boynuna dikkat et. Seninle görüşmek için sabırsızlanıyorum!” 339 telefonda birkaç öpücük sesi çıkarıp kapattı.
Yazarın Notu:
Şöyle ki; hikayenin başları, yani duyguların yeşerme süreci nispeten daha hafif geçecek. Ancak orta ve son kısımlar, yani ayrılık ve kavuşma süreci oldukça dramatik olacak. Daha önce belirttiğim “hafif ve neşeli” ifadesi anlatım tarzı ve dil içindir, olay örgüsü için değil; sonuçta bu bir ‘tatlı’ hikaye değil.