Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 5
Wen Ran, erken uyanıp kahvaltısını yaptıktan sonra ders çalışmak için odasına çekildi. Pencerenin dışındaki jakaranda ağaçları sabah rüzgarıyla hafifçe sallanıyordu; dalıp gitmişti, ezber yaparken dili tutuluyordu. Tam kafasını toplayıp kitaba gömülecekken telefonu çaldı. Ekranda sadece üç rakamlı bir numara vardı: 339.
Kuşkuyla telefonu açtı, karşıdaki gerçekten de 339’un sesiydi: “Günaydın! Dün gece nasıl uyudun bakalım?”
Aslında pek iyi uyumamıştı. Gu Yunchi’nin evinden döndüğünden beri bezinde sürekli bir sıcaklık vardı ama kontrol ettiğinde herhangi bir şişlik yoktu; yine de Wen Ran’ın içine bir kurt düşmüştü. “İdare eder,” diye cevapladı. “Beni neden aradın?”
“Seni görmeyi her ne kadar çok istesem de, bugün ders için gelmene gerek yok.”
“Tamam.” Bir an duraksadıktan sonra sordu: “Hâlâ rahatsız mı?”
“Küçük Efendi tamamen iyileşti, sadece öğretmenin acil bir işi çıktı.” 339 yine kıkırdadı. “Onun için endişeleniyor musun?”
Aslında bu endişenin büyük bir kısmı roldü. Wen Ran aniden bir şeyi akıl edip sordu: “Şu an yanında değil, değil mi?”
“Ha? Şey…” 339 nedensizce bir duraksadıktan sonra cevap verdi: “Değil ya, burada sadece ben varım.”
“Anladım.” Wen Ran, kimseyi tiksindirmeyecek bir dozda rol yapmaya devam etti: “Biraz endişelendim tabii, hastalık zor iş. İyileştiğine sevindim.”
“Çok haklısın, bu endişeni ona iletmemi ister misin?”
“Sakın ha!” Sırf bunu hayal etmek bile sırtının terlemesine yetmişti. “Sen ona iyi bak yeter, ben kapatıyorum.”
“Pekala! Sana mutlu bir gün dilerim, hoşça kal!”
Ekran karardı. Wen Ran kendi kendine daldı gitti; 339’a karşı rol yapmak ona nedense bir suçluluk hissettiriyordu, alt tarafı bir robot olsa bile.
Bütün sabah kendi kendine çalıştı. Yemekten sonra not defterini ve boş kağıtlarını çıkardı, telefonundan Teknik Resim dersinin üçüncüsünü açtı. Bu, ancak Chen Shuhui’den gizli yapabileceği bir şeydi çünkü Wen Ningyuan eski bir gemi inşa mühendisiydi.
Geriye dönüp baktığında Wen Ran, Wen Ningyuan ölmeden önce Wen ailesinde nispeten “sıcak” günler geçirdiğini düşünüyordu. O zamanlar Shengdian zirvedeydi; Wen Ningyuan mühendisliği bırakıp grubun başına geçtiğinde bu yeni rolüne hemen uyum sağlamıştı. Chen Shuhui orkestranın baş çellistiydi, Wen Rui her ne kadar söz dinlemez olsa da sınırları aşmıyordu ve Wen Ran da evin uysal, sessiz evlatlığıydı.
O birkaç kısa yıl boyunca; meşgul ama sabırlı bir babası, mesafeli ama soğuk olmayan bir annesi ve onu hep kötülüğe teşvik edip başarısız olan bir abisi vardı; yani tam bir ailesi vardı. Belki de kendi mühendislik hayallerini gerçekleştiremediği için Wen Ningyuan, Wen Ran’ı bu yönde eğitmişti. Evdeki her türlü gemi ve uçak maketi sökülüp tekrar birleştirir, Wen Ran da buna büyük ilgi duyardı.
Wen Ningyuan vefat ettiğinde Wen Ran 13 yaşındaydı. Ölümünden bir yıl sonra, çok sıradan bir günde, Chen Shuhui, Wen Ran’ın masasındaki el çizimi teknik resimleri görünce sesi buz gibi bir sakinlikle çıkmıştı: “Bir daha böyle şeylerle uğraşma.”
Wen Ran başını öne eğip “Tamam,” dedi. Böylece tüm maketler, teknik kitaplar ve çizimler gün yüzü görmeyen o karanlık bodrum katına tıkıldı. Daha sonra ev değiştirdiklerinde o eşyalar kayboldu; ya da muhtemelen çöp niyetine atıldılar.
Chen Shuhui’nin bu eşyaları görüp geçmişi hatırlamasını istemiyordu ama sahip olduğu tek hobiden vazgeçmeye de niyeti yoktu. Wen Ran, hayatının zaten ölüden farkı olmadığını, bu yüzden kimseye zararı dokunmayan bu gizli tutkusunun hoş görülebileceğini düşünüyordu.
Öğleden sonraki tüm vaktini bu hobisine ayırmış olmak, ona kısa süreliğine de olsa tekrar hayata dönmüş hissi verdi. Wen Rui, normalin aksine, akşam yemeğine erken geldi ve yarın hep birlikte Gu Peiwen’in malikanesine akşam yemeğine gideceklerini haber verdi.
Wen Ran pek anlam veremedi: “Bunun özel bir sebebi var mı?” Gu Peiwen’in zamanı kıymetliydi; onları durup dururken, hele de kendi özel malikanesine yemeğe çağırmazdı.
“Başka ne olacak? Doğrusu Shengdian’ın bu kadar çabuk Gu ailesinden yardım alabileceğini tahmin etmemiştim.” Wen Rui biraz da kıskançlıkla iğneledi: “Baiqing’in alt şirketlerinden biri, altmış milyonluk proje… Adamlar sadaka verir gibi önümüze attılar. Ne demişler; zenginin horozu bile yumurtlar, onların elinin kiri bizim yedi sülalemize yeter.”
Bu az bir meblağ değildi; Wen Ran, kendi bez ameliyatının toplamda iki milyon civarı tuttuğunu hatırladı. Gerçekten de getirisi çok yüksek bir ticaretti. Birden Gu Yunchi’nin o nefretini iliklerinde hissetti; o da mutlaka Wen ailesinin arkadan nasıl hesaplar yaptığını, nasıl çıkar sağladığını biliyordu. Wen Ran’ın içinde tarif edilemez bir utanç dalgası yükseldi.
“Yarın Gu Chongze de orada olacak. İki aile resmi bir tanışma gerçekleştirecek, yemekten sonra da projeyi konuşurlar.” Wen Rui çorbasından bir yudum alıp ekledi: “Sakın görevinin bittiğini sanma. Eğer bir gün Gu ailesi memnun kalmazsa, bizi bitirmeleri bir saniyelerini almaz.”
Göğsü sıkışan Wen Ran, alçak sesle “Anladım,” dedi.
Wen Ran’ın ruh halini zerre fark etmeyen Wen Rui devam etti: “Gu Yunchi gerçekten zor bir lokma. Ama unutma, onunla yüzde 97,5 uyumun var. Onun, genel olarak oemgalara karşı hissiz olmasının dışında ne tür bir arızası var biliyor musun?”
“…Sürekli başı dönüyor ve ateşi çıkıyor.” Wen Ran gördüklerinden yola çıkarak bir tahminde bulundu.
“O da bir şey mi!” Wen Rui’nin sesi hafifti. “Şimdilik gizli kalsın, bir dahaki sefere anlatırım.”
Luan Dağı… Araba, ucu bucağı görünmeyen manzaralı bir tatil bölgesinde uzun süre yol aldı. Vardıklarında güneş henüz batmamıştı. Altın rengi ışıklar, malikanenin görkemli ana binasını aydınlatıyordu. Gu Peiwen, fıskiyenin yanındaki çardakta kuşlarıyla ilgileniyordu. Wen Ran araçtan iner inmez Chen Shuhui tarafından selam vermesi için yanına götürüldü.
“Chongze çalışma odasında meşgul, birazdan iner.” Gu Peiwen sonra Wen Ran’a döndü: “Yemeğe daha vakit var,git Yunchi ile takıl.”
Kullandığı kelime çok hafifti: “takıl”. Oysa Gu Yunchi ile “takılmaya” gitmenin, azar işitmeye gitmekten farkı olmadığını sadece Wen Ran biliyordu.
Böylece araçtan ineli iki dakika bile olmamışken, Wen Ran kendini bir gezi aracında buldu. Şoför onu yan binaların ve golf sahasının yanından geçirip, yüksek demir parmaklıklarla çevrili geniş bir alana götürdü. İçeride tırmanma düzenekleri ve küçük hasır çardaklar vardı. Çardaklardan birinin altında iki kişi duruyordu.
Araçtan inen Wen Ran içeri buyur edildi. Yaklaştığında, birinin sırtını gördü; gri tişört ve kot pantolon giymiş, başını eğmiş, devasa süt beyazı bir Labrador’u seviyordu. Birinin yaklaştığını hisseden Labrador, kafasını adamın dizinden kaldırdı. Wen Ran’ın adımları bıçak gibi kesildi; çünkü o bir Labrador değil, yetişkinliğe adım atmış bir beyaz aslandı.
Daha dikkatli bakınca, yanındaki iki kişinin aslında bakıcı ve terbiyeci kıyafetleri içinde olduğunu fark etti.
Gu Yunchi başını çevirip Wen Ran’a bir bakış fırlattı, sonra elini aslanın arkasına hafifçe vurdu. Beyaz aslan hızla ayağa kalktı; az önceki uysal halinden eser kalmamış, bakışları sertleşmişti. Yavaş adımlarla Wen Ran’ın önüne gelip onu koklamaya başladı; karnından kasıklarına, oradan sarkan ellerine ve dizlerine kadar…
Wen Ran görünürde hâlâ ayakta duruyordu ama ruhu çoktan bedenden ayrılmış olabilirdi. Tüm kasları kaskatı kesilmişti; en son aslanı on yaşındayken vahşi yaşam parkında, o da çok uzaktan görmüştü. Şimdi ise aslanın nefesi avucunun içindeydi.
Korkak gibi görünmemek için titremesine engel olmaya çalışarak sordu: “Adı ne?”
Gu Yunchi onu tınlamadı, yanındaki bakıcı cevap verdi: “Adı Dolu, neredeyse iki yaşında, bir dişi.”
Dolu aniden Wen Ran’ın elinin tersini yaladı. Dilinin o pütürlü ve sıcak dokusuyla Wen Ran’ın tüyleri diken diken oldu, daha fazla sakin kalamadı: “…Beni ısırır mı?”
“Yemek konusunda seçicidir.” dedi Gu Yunchi. Sonra ıslık çalarak Dolu’yu yanına çağırdı.
Dolu, o gri-mavi gözleriyle Wen Ran’a muzipçe baktı, burnuyla çocuğun karnına hafifçe vurdu ve sonra dönüp Gu Yunchi’nin kucağına atıldı. Tembelce tekrar uzanıp pençelerindeki o yumuşak dokuları sıkması için Gu Yunchi’ye uzattı.
Wen Ran bir an 339’u özledi; o olmayınca ortam gerçekten çok “sıkıcıydı”.
Güneşin altında durmaktan iyice ısınmaya başlayınca, Wen Ran hasır çardağın gölgesine sığındı; bir Dolu’ya bir Gu Yunchi’ye bakıyordu.
Gu Yunchi ders çalışırken çok odaklanmış, öğretmenine karşı da saygılıydı. Gündelik kıyafetleri sade ve şıktı, saçları doğaldı; elindeki bileklik dışında üzerinde gereksiz hiçbir aksesuar yoktu. Bir kusur aramak gerekirse, o da biraz huysuz olması ve iğneleyici konuşmasıydı; o da bu statüdeki biri için “karakter” sayılırdı.
Wen Ran daha önce Gu Yunchi’yi internette gizlice araştırmıştı. On yedi yaşına gelmiş olmasına rağmen tek bir fotoğrafı bile basına sızmamıştı. Tek karesi, sınırlı üretim bir spor arabada çekilmiş gizli bir fotoğraftı; o da camın arkasından, güneş gözlüklü bulanık bir silüetti. Yüzü görünmediği için Gu ailesi muhtemelen kaldırmakla uğraşmamıştı. Elbette bir sosyal hayatı vardı ama hep arkadaşlarıyla beraberdi, hiçbir magazin haberine meze olmamıştı.
Eğer Gu Yunchi’nin bu özel sağlık durumu olmasaydı, Wen ailesi onun bastığı toprağa bile ulaşamazdı. Böyle düşününce Wen Ran bir kez daha Gu Yunchi ile empati kurdu. Dünyada hiçbir nefret sebepsiz değildi; eğer varsa da, vardır bir sebebi.
Dolu, Gu Yunchi ile biraz oynadıktan sonra tekrar kalkıp Wen Ran’ın yanına geldi. Bakıcılar kenarda su içip dinlenirken Wen Ran parmaklarını oynattı ve Gu Yunchi’ye sordu: “Sevebilir miyim?”
“Isırırsa karışmam,” dedi Gu Yunchi pantolonunu silkeleyip ayağa kalkarken. Tırmanma düzeneğinin üzerindeki suyu alıp içti.
Wen Ran’ın elleri, o gün Gu Yunchi’nin yorganının altına elini sokup bilekliğini çıkarmaya çalıştığı zamanki gibi titriyordu. Önce elini Dolu’nun burnuna uzatıp koklamasını bekledi, sonra burnunun üzerini, en sonunda da kafasını sevdi. Köpek sevmekten pek bir farkı yok gibiydi. Wen Ran rahatlayıp aslanla göz göze gelmek için yere çömeldi. Dolu eline yüzünü sürttü ama bir saniye sonra, hiçbir belirti vermeden ön pençeleriyle Wen Ran’ın üzerine atıldı!
Çığlık bile atamadan, Wen Ran sırtüstü yere serildi. Dolu tüm ağırlığıyla üzerine çökmüştü; birkaç saniye boyunca nefes alamadı. Wen Ran içgüdüsel olarak Gu Yunchi’den yardım istemek için bakındı ama o, hiçbir tepki vermeden soğuk bir tavırla kenarda dikiliyordu.
Dolu ise halinden memnun görünüyordu; gırtlağından gelen hırıltılarla Wen Ran’ın yüzünü yaladı. Bakıcı hemen gelip aslanı uzaklaştırdı ve Wen Ran’ı ayağa kaldırdı. “Dolu seni çok sevdi,” diyerek açıkladı.
Wen Ran üzerindeki otları temizlerken, Gu Yunchi’nin bilerek Dolu’nun onu rezil etmesine izin verdiğini ve kenardan izleyip aşağıladığını fark etti. Hâlâ nefes nefese, başını kaldırıp Gu Yunchi’ye baktı ve ilk kez doğrudan bir tonla sordu: “Burası Dolu için fazla küçük değil mi?”
Dolu üzerine atıldığında ağırlığı inanılmazdı; Wen Ran onun özgürce koşmaya ihtiyacı olduğunu düşündü. Bu alan geniş görünse de ormanlarla, bozkırlarla kıyaslanamazdı.
Gu Yunchi’nin bakışları nadir görülen bir şekilde Wen Ran’ın üzerinde üç saniyeden fazla asılı kaldı: “Seni ilgilendirmez.”
Çıkışa doğru yürürken, tam Wen Ran’ın yanından geçerken ekledi: “Arkadaki dağın tamamı onun.”
Yazarın Notu:
339: Birinin beni özlediğini duydum (etrafa bakınır) kim o? (göğe doğru ulur) sen misin yoksa? (Gu Yunchi’yi yakalar) söyle çabuk sen misin? (dik dik bakar) Ne? Sen değil misin? (tekme yer) O zaman kim? Kim bu!? (kıçını tutarak kaçar)