Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 7
Pazar günü boyunca dinlenmesine rağmen pek bir iyileşme olmadı. Pazartesi sabahı Wen Ran, yamulmuş boynuyla arabaya binip Gu Yunchi’nin evine gitti. 339 onu coşkuyla karşıladı, samimiyetle ilgilendi, nezaketle teselli etti ve ardından “İşim bitince yanına geleceğim” diyerek hızla mutfağa daldı.
Bu birkaç gün boyunca öğretmen biraz geç gelecekti. Gu Yunchi koltukta oturmuş kahvesini içip telefonuna bakıyordu. Wen Ran bir süre sessizce durdu; 339’un yanında olmanın daha rahat hissettireceğine karar verdi. Mutfağa doğru yürüdü, tam girecekken yapması gereken bir şeyi unuttuğunu fark etti. Köşeden başını uzattı ve yamulmuş boynuyla Gu Yunchi’ye seslendi: “Günaydın.”
Zaten Gu Yunchi’nin cevap vermeyeceğini biliyordu. Selamını verip 339’un yanına gitti; robotun hırsla ve azimle kahve çekirdeği öğüttüğünü gördü.
“Elektrikli olanı kullanamaz mısın?” diye sordu Wen Ran.
“İlla elinle öğüteceksin diyor, hem de beş kilo!” 339 öğütücünün kolunu hışımla çevirirken öfkeyle söylendi: “Beş kilo! Devleşene kadar kahve mi içecek bu adam!”
“Belki bir yıllık stok yapıyordur,” diyerek onu teselli etmeye çalıştı Wen Ran. Ama sonra pişman oldu; 339’un bu gidişle işi ne zaman bitireceği belli değildi, en iyisi salona dönmekti.
Boynu bükük bir bitki gibi salona geri döndü. Soru çözmek ve yazı yazmak daha kolay olsun diye doğrudan sehpanın önündeki halıya oturdu, ders kitaplarını yayıp harıl harıl çalışmaya başladı. Çok geçmeden zor bir soruda takılıp kaldı. Wen Ran ne kadar uğraşsa da bir türlü mantığını çözemedi. Başını kaldırdı, birkaç saniye tereddüt ettikten sonra koltuğun diğer ucundaki Gu Yunchi’ye sordu: “Şu soruda bana yardımcı olur musun?”
Gu Yunchi’nin, boynunun eğikliğini “sevimlilik yapmaya çalışıyor” diye yorumlamasından çekinerek ekledi: “Boynum tutuldu da, bilerek böyle konuşmuyorum.”
Boşuna endişelenmişti, Gu Yunchi başını kaldırmaya tenezzül bile etmedi: “Hocaya sor.”
“Bu soru tipini hoca anlatmıştı ama unutmuşum.” Wen Ran mahcup olmuştu; daha ilk gün anlatılan bir konuydu ama o anki gerginliği yüzünden tam odaklanamamıştı. “Tekrar sormaya biraz utanıyorum.”
“Geçen pek gamsızsın oysa?” Gu Yunchi nihayet ona bir bakış fırlattı.
“Sadece sana karşı öyle galiba.” dedi Wen Ran. Bu bir gerçekti; Gu Yunchi’ye yaranmak onun göreviydi, yüzsüzlük yapmadan olmazdı.
Gu Yunchi’nin ifadesi değişti: “Midemi bulandırma.”
“Özür dilerim.” Wen Ran bu cümlenin onu bu kadar tiksindireceğini tahmin etmemişti. Saf bir dikkatle özür diledi: “Lütfen kızma.”
“Ah, geldiler geldiler!” 339 aniden mutfaktan çıkıp dış kapıya doğru koşturdu. “Küçük Efendi, akortçu geldi.”
İki koruma, akortçuyla birlikte içeri girip Gu Yunchi’ye hafifçe selam verdiler ve salonun diğer ucuna, o simsiyah konser piyanosuna doğru yürüdüler. Wen Ran o piyanoyu hep bir dekorasyon sanıyordu ama öyle değilmiş. Merakına yenik düşüp Gu Yunchi’nin telefonuna daldığını görünce yerinden kalktı ve izlemek için yanlarına gitti.
339 kahve öğütmekten kurtulmak için hemen yanına damladı ve Wen Ran ile havadan sudan konuşmaya başladı: “Piyano çalmayı biliyor musun?”
“Biraz,” dedi Wen Ran.
Wen ailesine ilk girdiği yılı hatırladı. Chen Shuhui ellerini tutup incelemiş ve şöyle demişti: “Yedi yaş… Çok geç. Parmakların hiçbir zaman dört beş yaşındakiler kadar esnek olmaz, çalarken çok zorlanırsın.” Yine de öğrenmesi için zorlamışlardı; bir hobi edinsin diye değil, sadece üzerine biraz “zenginlik tozu” serpilmesi, ortamlarda boş bir kutu gibi durmaması içindi.
“Bu piyano sekiz milyonun üzerinde. Sesi harikadır ama çok nazlıdır; bütün yıl sabit sıcaklık ve nemde tutulması gerekir,” dedi 339. “Birazdan bir çalsana.”
Wen Ran, o sekiz milyonluk devden uzaklaşmak için sessizce yarım adım geri çekildi: “Pek uygun olmaz sanırım.”
Akort işlemi hızla bitti. Korumalar ve akortçu gittiğinde Wen Ran hala piyanonun önünde durmuş ona bakıyordu; klasik bir sanat eseri gibi gerçekten çok güzeldi. Sonunda dayanamayıp Gu Yunchi’ye döndü: “Biraz çalabilir miyim? Çok dikkatli olurum.”
Alay edilmeyi bekliyordu ama Gu Yunchi başını bile kaldırmadan: “Bozarsan parasını ödersin,” dedi.
Bu bir onaydı. Wen Ran teşekkür etmeyi bile unutup tabureye oturdu, parmak uçlarını dikkatle tuşların üzerine bıraktı. Birkaç saniye hissetmeye çalıştı ve sonra tuşlara bastı.
Devasa camlardan süzülen güneş ışığı Wen Ran’ın saç uçlarına, kirpiklerine ve uzun parmaklarına düşüyordu. Üzerinde gri bir tişört vardı, koyu kahve saçları yumuşacıktı. İfadesiz olduğunda aslında biraz soğuk görünürdü ama o güzel siyah gözleri, gözünün altındaki beni ve hafifçe kıvrılan dudak yapısı bu soğukluğu kırıyordu. Boynu tutulduğu için başı hafifçe yana yatıktı; ince beyaz boynunu siyah boyunluğu ve derisindeki o yakı bandı çevreliyordu.
339, Wen Ran’ın bir metre ötesinde nadir görülen bir uslu duruşla bekliyordu; aslında gizli kamerasıyla bir sürü fotoğrafını çekiyordu.
Parça bittiğinde Wen Ran ellerini yavaşça indirdi. Birkaç notayı yanlış basmış gibiydi ama piyanonun kalitesi o kadar yüksekti ki kusurları bir su gibi örtmüştü.
Başını çevirdiğinde, 339’un boyu görüş açısını kapatmadığı için on metrelik mesafeden Gu Yunchi ile göz göze geldi. Wen Ran donakaldı; Gu Yunchi’nin onu izlediğini hiç tahmin etmemişti.
Hemen ter bastı. Wen Ran, bilmediği bir işe kalkışıp rezil olduğunu hissederek aşağılanmayı bekledi.
339, Wen Ran’ın performans videosunu gizlice arşivine kaydetti ve yanına gidip sordu: “Az önce çaldığın neydi? Arattım ama hiçbir yerde bulamadım.”
“Eski piyano öğretmenimin kendi bestesiydi,” dedi Wen Ran. “Adı ‘On Dokuzuncu Günün Kutup Gecesi’.”
“Vay canına…” 339 hayretle ekledi. “Ne büyük tesadüf! Küçük Efendi’nin doğum günü de ayın on dokuzunda.”
O sırada Gu Yunchi’nin telefonu çaldı; konuşmak için salondan çıktı.
“Üstelik doğduğu zaman da bir kutup gecesiymiş,” diye devam etti 339. “Hanımefendi doğum yaparken Gu Bey kutup dairesinde bir proje inceliyormuş, tam o sırada kutup gecesi yaşanıyormuş. Bu yüzden adını ‘Yunchi’ koymuşlar. Eski metinlerde ‘Yun’, gün ışığı demekmiş.”
Yunchi… Güneşin uzun süre doğmadığı o kutup gecesi.
Bu kadar büyük bir tesadüf Wen Ran’ı şaşırtmıştı. 339 ise havaya girmiş, olduğu yerde bir tur dönerek sevinçle bağırmıştı: “Bu kesinlikle kader olmalı! Kesinlikle!” Ekranında pembe baloncuklar uçuşuyordu.
Hoca henüz gelmemişti. Gu Yunchi telefonunu bitirip çalışma odasına geçti. Wen Ran da sehpadaki kitaplarını toplayıp yukarı çıkmaya hazırlanırken 339 yanına sokuldu ve aniden: “Sen çok özelsin. Tanıdığım hiçbir Omega’ya benzemiyorsun. Bana bir tür mesafe ve yalnızlık hissi veriyorsun, sanki hem buradasın hem çok uzak…”
“?” Wen Ran sözünü kesti. “Bir şey mi oldu?”
“Biraz…” Ekranında utangaç kırmızı yanaklar belirdi. “Benim için Gu Yunchi’ye sorsan ya… Aimee’nin yeni numarası neymiş?”
“Aimee kim?”
“Benimle aynı dönemde üretilen bir robot, en yakın arkadaşım. Eskiden hep konuşurduk ama sonra aniden izi kayboldu. Gu Yunchi bana yeni numarasını söylemiyor.” 339 zavallı bir ifadeyle Wen Ran’a baktı. “Lütfen sorar mısın?”
“Sana söylemiyorsa bana neden söylesin ki?”
“Sanki aranız şu aralar biraz daha iyi gibi? Ne olur, Aimee benim tek arkadaşım, onunla tekrar konuşmayı çok istiyorum.”
“Pekala, senin için soracağım.”
“Seni seviyorum! Seni seviyorum!” 339 yine pembe baloncuklar püskürtmeye başladı.
Gu Yunchi çoktan çalışmaya başlamıştı. Wen Ran masanın diğer ucunda otururken onu rahatsız etmemeye çalışarak nasıl soracağını düşündü. Yarım dakikadır ona dik dik bakarken Gu Yunchi başını kaldırdı, bıkkın bir ifadeyle: “Çok mu boş vaktin var?”
“339… Aimee’nin numarasını sormamı istedi,” dedi Wen Ran temkinli bir şekilde. “Biliyor musun?”
“Bilmiyorum.”
Wen Ran pek inanmadı: “Nasıl bilmezsin ki?”
Normalde konuşurken pek vurgu yapmazdı ama bu “ki” eki, alışık olmadığı ve farkında olmadan uzattığı bir tonla, boynunun eğikliğiyle birleşince hafif bir rica ve nazlı bir sitem gibi duyulmuştu.
Gu Yunchi önüne dönüp yazmaya devam etti: “339 için bu hallere girme, o kadar da fedakar olma.”
Wen Ran bu cümleden hiçbir şey anlamamıştı. Tam ne demek istediğini soracakken Gu Yunchi devam etti: “Aimee iki yıl önce başkasına satıldı. Satılmadan önce tüm programları sıfırlandı; 339’u çoktan unuttu.”
“Demek öyle.” Wen Ran kitabını açtı ama merakına yenik düşüp sordu: “Peki neden ona doğrudan söylemiyorsun?”
Gu Yunchi hızla soru çözmeye devam etti, ona cevap vermedi. Wen Ran da sorusunun yersiz olduğunu fark etti; Gu Yunchi’nin gözünde 339 alt tarafı bir robottu. Neden diye bir şey yoktu; canı istemiyordu, üşeniyordu ya da bilerek söylemiyordu. Sonuçta sadece kendi keyfine bakıyor, 339’un duygularını umursamıyordu.
Wen Ran başını eğip unutmuş olduğu o zor soruyu tekrar incelemeye başladı.
Aşağıdan bir ses geldi; hoca gelmişti. Çalışma odasının kapısı tık diye açıldı; belli ki 339 hoca için önceden açmıştı. Kısa süre sonra asansörün sesi duyuldu ve koridorda ayak sesleri yankılandı. Gu Yunchi bir soruyu daha bitirip karalama kağıtlarını kenara koydu ve bugünkü ders kitabını açtı.
Sayfaların rüzgarı alnındaki saçlarını hafifçe dalgalandırdı. Alçak ve soğuk bir sesle ekledi: “Üzülür çünkü.”
Gecikmeli gelen bu cevap Wen Ran’ı bir an duraksattı. O sırada hoca içeri girdi ve selam verdi.
Yemekten sonra Wen Ran’ın aklında hala Gu Yunchi’nin “Üzülür çünkü” sözü vardı. 339’a bunu nasıl açıklayacağını bilemiyordu.
Kameradan Gu Yunchi’nin oyun odasına geçtiğini gören 339, kahve öğütmeyi anında bırakıp mutfaktan fırladı: “Bebek, bebek! Sordun mu Aimee’nin numarasını!”
Wen Ran, 339’u üzmemek için Gu Yunchi’nin karakterine uygun bir yalan uydurdu: “Bana çok karıştığımı söyledi ve…”
“Susmanı mı söyledi yoksa karışmamanı mı?” diye tereddüt ederken 339 atıldı: “Sana ‘yürü git’ dedi, değil mi!”
Wen Ran: “Eee, aslında…”
“Onu savunma artık!” 339 üzülmek bir yana çok sinirliydi. “Söylemezsen söyleme, neden çocuğa kızıyorsun!” Bir süre sonra Wen Ran’ı teselli etti: “Boş ver, bana günde en az on kere ‘yürü git’ diyor zaten, alıştık biz.”
“Biz derken?”
“Ben ve diğer 28 kişiliğim.”
“…Peki.”
Lafı biter bitmez Gu Yunchi geri döndü ve 339’a emir verdi: “Telefonumu bul.”
339 hala öfkeliydi, sesini yükseltti: “Her şeyi bana yaptırıyorsun, senin köpeğin miyim ben!”
“Köpekten betersin,” dedi Gu Yunchi hiç acımadan. “Bul.”
Madem öyle, bulacaktı; hemen buldu da. Koltuktaki telefonu kaptığı gibi Gu Yunchi’nin önüne uzattı: “Al bakalım!”
Gu Yunchi ekrana baktı: “Cevapsız çağrı var, neden söylemedin?”
Görevi ihmal etmişti; 339 anında süt dökmüş kediye döndü: “Ah, He Wei aramıştı. O sırada dersteydin, o da beni aradı. Sonra kahve öğütürken aklımdan çıkmış, çok özür dilerim. Hemen kayıtları dinletiyorum size.”
Bip, bip—
“Alo, 339-Laoshi, Gu Yunchi nerede, neden telefona bakmıyor?”
“He Wei-Laoshi merhaba, Küçük Efendi derste.”
“Derste mi? Şaka mı yapıyorsun, dersten kaçmıştır o kesin.”
“Lütfen sözlerinize dikkat edin He Wei-Laoshi.”
“Aman neyse, ona söyle; bugün yurda dönüyorum, akşam beni yemeğe ve eğlenceye götürsün, teşekkürler.”
“He Wei-Laoshi bu hiç şık olmadı!”
“Nedenmiş? O ve Lu He Yang her gün dışarılarda gününü gün ediyor, gece hayatının tozunu yutuyorlar. Başkentin neresi eğlenceli en iyi onlar bilir.”
“Deyim bilginiz fena değil He Wei-Laoshi ama lütfen şahsi saldırıda bulunmayın, yoksa avukatlarımla iletişime geçerim!”
“Sen ne artistlik yapıyorsun be çöp kutusu?”
“Asıl sensin çöp kutusu! Seni koca kafa!”
“Bana mı dedin? Al sana! (Tükürme sesi)”
“Al asıl sana!”
“Pü!”
… Kaydın geri kalan iki dakikası karşılıklı birbirlerine “pü” demeleriyle geçmişti. Sonunda He Wei kapatmıştı.
“Bu boş kaydı bana dinletmene gerek var mıydı?” diye sordu Gu Yunchi.
“Sence de çok ayıp etmiyor mu?”
“Senin ondan çok farkın varmış gibi…” dedi Gu Yunchi telefonu kapatıp oyun odasına dönerken. “Şoföre haber ver, akşam altıda 19 numaralı otoparktaki arabayı çıkarsın.”
“Gününü gün ediyorlarmış, gece hayatının tozunu yutuyorlarmış… Züppe!” 339 lafını bitirince duraksadı ve gizlice arkasına, halının üzerinde sessizce yazı yazan Wen Ran’a baktı. 339 yanına süzüldü; sehpadaki kağıtta bir geminin plan çizimi vardı.
“Bunları seviyor musun?” diye sordu 339.
“İdare eder,” dedi Wen Ran ve ekledi: “Öylesine çiziyorum.”
“Peki… Az önce konuşulanları duydun mu?”
“Duydum.” Wen Ran elindeki kalemi hiç durdurmadan, cetvel bile kullanmadan kusursuz çizgiler çekiyordu. “Gayet normal değil mi?”
Uyum oranı hiçbir şeyi belirlemezdi, hiçbir şeyi de kısıtlamazdı; hele ki söz konusu Gu Yunchi ise… Gu Yunchi ondan nefret ediyordu ve o da buraya Wen ailesinin hırslarıyla gelmişti; her şey bir görevden ibaretti.
Dayak yemediği her gün için şükretmeliydi. Bugün %97,5 uyum oranı sayesinde burada oturabiliyordu ama yarın %98, %99, hatta %100 uyumlu biri çıkarsa anında kapının önüne konurdu. Bu dünyada Gu Yunchi ile doğuştan tam uyumlu başka bir Omega’nın olmayacağının garantisi yoktu.
İnsan er ya da geç ölecekti; eğer biraz daha çabuk ölürse Wen Ran’ın buna bir itirazı olmazdı.
Çizim bitti. Kağıdı eline alıp şaka yollu 339’a dedi ki: “İleride bu gemiyle seni gezdirmeye götüreyim mi?”
“Vay canına…” 339 bu teklifi ciddiye almıştı. Kağıdı iki eliyle tuttu, gözleri sevinçten yaşardı: “Bununla Aimee’yi aramaya gidebiliriz…”
Wen Ran bunu duyunca biraz üzüldü. Unutulmak, bazen ayrılmaktan bile daha acı vericiydi. 339’un hayalini yıkmaya kıyamadığı için sadece başını okşadı.