Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 3
O akşam yemek henüz bitmeden Gu Yunchi masadan kalkıp gitti. Gu Peiwen arkasından laf etse de, çok geçe kalmaması için tembihlemekle yetindi, oturması için zorlamadı. Yemekten sonra birkaç dakika havadan sudan konuştular; derken Wen Ran’dan kan alan doktor, elinde bir raporla süite dönüp raporu incelemesi için Gu Peiwen’e sundu.
Gu Peiwen raporu gözden geçirdikten sonra onaylarcasına başını salladı ve Wen Ran’a dönüp, “Öbür gün Yunchi’nin yanına taşınıyorsun, seni almaları için bir araba göndereceğim,” dedi.
Wen Ran’ın içten içe çaresiz hissediyordu ama yüzündeki gülümsemede en ufak bir çatlak oluşmaması için elinden geleni yaptı: “Tamamdır, teşekkür ederim Büyükbaba Gu.”
Dönüş yolunda Chen Shuhui’nin keyfi, tıpkı %96,8’lik uyum raporunu aldığı günkü gibi yerindeydi. Memnuniyetle, “Yüzde 97,5’e çıkmış,” diyerek elini Wen Ran’ın omzuna koydu. “Gu Yunchi tarafı artık sende. Kendini sevdir, sakın onu kızdıracak bir şey yapma.”
Wen Ran, Gu Yunchi’nin zaten yemek masasında burnundan soluduğunu söylemek istedi ama Chen Shuhui’nin omzundaki eli, sanki bir sonraki sınavı için çocuğunu yüreklendiren şefkatli bir anne gibiydi. Wen Ran hayatında ilk kez böyle bir ilgi görüyordu; bu yüzden sadece başını sallayıp “Tamam,” dedi.
Omzundaki el hızla geri çekildi. Chen Shuhui işlerini halletmek için telefonuna gömüldü. Wen Ran bir süre kadının profiline baktı, sonra bakışlarını birbirine dolanmış parmaklarına indirdi.
Endişe içinde beklediği o gün nihayet gelip çattı. Sabah erkenden çantasını hazırlayıp beklemeye koyuldu. Fang Teyze’nin bahçeden seslendiğini duyunca hemen dışarı fırladı. Kapıda siyah bir özel araç bekliyordu, şoför onun için kapıyı açtı.
Yue Ting, başkentin dokuz büyük lüks yerleşim bölgesinden biriydi; şehrin kalbinde, zenginler için son derece konforlu ve mahrem bir sığınak olarak inşa edilmişti. Wen Ran etrafına bakındığında sadece çiçekler, ağaçlar ve akan sular görüyordu; yapılaşma o kadar azdı ki insanın aklı şaşıyordu.
Araç, krem rengi bir villanın önünde durdu. Şoföre kapısını açtırtıp zahmet vermek istemeyen Wen Ran, ondan önce davranıp aşağı indi. Şoför ise kaldırıma çıkıp Wen Ran için siyah bahçe kapısını açtı.
“Bu benim kartım, ne zaman ulaşım ihtiyacınız olursa çekinmeden arayabilirsiniz.”
Wen Ran kartı alıp hafifçe eğilerek selam verdi: “Teşekkür ederim, zahmet oldu.” Bahçeye girip ana kapıya kadar yürüdü. Hemen kapıyı çalmaya cesaret edemeyip, kapının üzerindeki yüz tanıma sistemine benzeyen cihazı bir süre inceledi.
Aniden içeriden elektronik bir ses yükseldi: “Yüz kaydı başarılı.”
Neye uğradığını şaşırmışken kapı bir “tık” sesiyle kendiliğinden açıldı. Wen Ran tereddütle kulptan tutup kapıyı yavaşça araladı. Gri bir cam duvar girişi içeriden ayırıyordu. Wen Ran içeri adımını attı ki arkasından bir ses geldi: “Merhaba, beni görmüyor musun?”
Normalde zenginler evlerinin enerjisine, uğuruna çok dikkat ederlerdi; Gu Yunchi’nin evine ilk gelişinde “hortlakla” karşılaşmış olamazdı ya? Wen Ran dehşetle arkasına döndü. Kapının arkasında yarım boyunda, boyunsuz, metalik silindir şeklinde tombul bir nesne duruyordu. Yuvarlak kafasının önündeki ekranda kaşları çatık, masum bir ifade belirdi.
Wen Ran kendi kendine mırıldandı: “…Ne kadar da gelişmiş bir çöp kovası.”
“Kızgın!” Ekrandaki masum ifade anında öfkeye dönüştü ve robot, Wen Ran’ın yanından rüzgar gibi geçti. “Cahilliğinin bedelini ağır ödeyeceksin!”
“Özür dilerim.” Wen Ran onun bir robot olduğunu anlayınca özür dileyip cam duvarın arkasından onu takip etti.
“Pekala,affetmek benim sayısız üstün niteliğimden sadece bir tanesi.” dedi robot. “Lütfen terliklerinizi giyin.”
Wen Ran girişteki koltuğa oturup terliklerini değiştirdi. Robot, yanında durmuş kibirli bir tavırla ama merakına da yenik düşerek onu süzüyordu. Wen Ran’ın saçları kahverengiye çalıyordu, başını eğdiğinde ortaya çıkan profili huzur vericiydi; kirpikleri uzun, sağ gözünün altında minik bir ben vardı ve dudakları soluk pembe bir tondaydı.
Temiz, duru bir güzelliği vardı ama bu, çoğu Omega’da görülen o kırılgan güzellikten farklıydı.
Küt! Köşedeki duvarın arkasından uzanan uzun bir bacak robota bir tekme savurdu. Gu Yunchi’nin sesi bezgin geliyordu: “Çöp kovası. Kahve.”
“…” Robot ekranında sabırlı bir gülümseme belirdi. “Bunu duymamış gibi yapıyorum, bir dahaki sefere böyle hitap etme lütfen.” Ardından mutfağa doğru süzüldü.
Wen Ran hâlâ koltukta oturmuş, kafasını kaldırıp Gu Yunchi’ye bakıyordu. Karşısındaki adam sanki yeni uyanmış gibiydi; bakışları her zamanki gibi küçümseyici ve tahammülsüzdü. Göz göze geldiklerinde Wen Ran kendini zorlayarak ilk selamı verdi: “Günaydın.”
Beklediği gibi yine görmezden gelindi. Gu Yunchi ağzını açmaya bile üşenerek terliklerini sürüyerek salonun ortasındaki gömme koltuğa doğru ilerledi ve kaşlarını çatıp koltuğa gömüldü.
Robot elinde kahveyle geldi. Bir yandan kahveyi Gu Yunchi’ye uzatırken, diğer yandan kafasını bir baykuş gibi 180 derece arkaya, Wen Ran’a doğru çevirip kendini tanıtmaya başladı: “Sayın misafirimiz hoş geldiniz. Ben, CHM Grubu’nun on yılı aşkın süren yoğun çalışmaları, gece gündüz demeden dökülen alın terleri ve bitmek bilmeyen inovasyon arayışları sonucunda geliştirilen; güvenlik, kahyalık, ruhsal rehberlik, finansal yönetim, vize işlemleri, telefon tamiri, oyun koçluğu ve akademik sınav desteği gibi pek çok özelliği bünyesinde barındıran etkileşimli yapay zekayım. Seri numaram BDH-339, ama bana kısaca 339-laoshi diyebilirsin.”
Wen Ran sırtında çantasıyla robotun bu uzun nutuklarını dinledikten sonra sordu: “Pardon, ‘tire’ ne demek?”
“…” 339 ekrana bir yazı yansıttı: BDH-339.
Gu Yunchi sıcak kahveden pek hoşlanmıyor gibiydi, sürekli üfleyip duruyordu. 339’un atıp tutması bitince nihayet bir yudum aldı.
339, Wen Ran’a derin bir bakış fırlatıp bilgece bir tonla, “Sen, Küçük Efendi’nin eve getirdiği ilk Omega’sın,” dedi.
Püff! Gu Yunchi içtiği kahveyi bardağa geri püskürttü ve hoşnutsuz bir ifadeyle 339’a çıkıştı: “Şeker koymadın mı?”
“Aaa, unutmuşum, kusura bakmayın hemen tazeliyorum.” 339 sonunda kafasını ona çevirdi. “Aslında şekerli olan her şey tatlıdır ama Küçük Efendi, bazen hayatın acılarını da tatmanız gerekir; ne de olsa hayat her haliyle güzeldir.”
Gu Yunchi tek kelimeyle kestirip attı: “Uza!”
339 ağzını sıkıca kapatıp mutfağa “uzadı”. Bu gergin ortamda kendisinin de kovulmasından korkan Wen Ran, sessizce girişe geri döndü ve terliklerini giydiği koltuğa oturup çantasından ders kitaplarını çıkararak çalışmaya başladı.
Özel ders öğretmeni geldiğinde Gu Yunchi yemek odasında kahvaltı yapıyordu. Wen Ran ayağa kalkıp selam verdi. Öğretmen gülümseyerek, “Sen Wen Ran olmalısın. Ben çalışma odasına geçip hazırlık yapayım, siz de Yunchi ile birazdan gelirsiniz,” dedi.
“Tamamdır.”
“Hocam—” 339 yemek odasından fırlayıp öğretmenin bacağına sürtündü ve dalkavukça bir sesle, “Asansörü ben açayım size,” dedi.
“Teşekkürler 339.” Öğretmen, 339’un kel kafasını okşayıp asansöre bindi.
339 geri dönüp dijital gözlerini kırpıştırarak Wen Ran’a baktı: “Hangi yemekleri seversin? Aşçıya haber vereyim de öğle yemeğinde onları yapsın.”
“Gerek yok, ben evde yerim.”
“Olmaz, yönetim kurulundan bana talimat geldi; burada yemek yiyecekmişsin.”
“…” Wen Ran çaresizce, “Pek yemek seçmem, ne olsa yerim,” dedi.
“Pekala, bende senin sağlık raporun var; diyetisyene göndereyim de ona göre bir menü hazırlasın.”
“Zahmet olmasın?”
“Ne zahmeti, zaten bütün gün yatıyorlar.” 339 yemek odasına doğru sesini yükseltti: “Küçük Efendi Gu! Ders saati geldi! Lütfen acele edelim!”
Az sonra Gu Yunchi asık bir suratla dışarı çıktı, salonu geçip asansöre yöneldi. 339 hemen Wen Ran’ı da peşine takıp asansöre daldı. Asansör kapısı kapanırken Gu Yunchi, “Sen niye geliyorsun?” diye sordu.
Wen Ran bir an sorunun kendisine sorulduğunu sanıp irkildi ama 339 hemen atıldı: “Wen Ran’ı korumak için!”
“Deli bu,” diye mırıldandı Gu Yunchi küçümseyerek.
339 ise sanki bu anı ömrü boyunca beklemiş gibi heyecanla, “Küçük Efendi güldü…! Küçük Efendi uzun zamandır böyle gülmemişti!” dedi.
“Ne çılgın bir robot bu böyle,” diye düşündü Wen Ran, utancından yerin dibine girecekti. Neyse ki asansörün kapısı açıldı da kurtuldu. Gu Yunchi asansörden çıkarken 339’a acımasız bir son söz bıraktı: “Bu geceyi sağ çıkaramayacaksın.”
“Kimin umurunda,” dedi 339 neşeyle ve Wen Ran’a dönüp, “İyi dersler!” diye seslendi.
Çalışma masası o kadar büyüktü ki çift kişilik yatak niyetine kullanılabilirdi. Wen Ran ve Gu Yunchi masanın iki ucuna oturdular. Ders başlayınca Wen Ran, Gu Yunchi’nin lise müfredatını çoktan bitirdiğini, şu an olimpiyat soruları ve üniversite seviyesindeki konularla uğraştığını fark etti. Wen Ran elektronik tahtaya baktığında neredeyse hiçbir şey anlamıyordu, bu yüzden kendi sorularına gömüldü.
Öğretmen sadece kilit noktaları anlatıyor, konuları hızlıca geçip sindirmesi için Gu Yunchi’ye bırakıyordu. Bir saat kadar sonra Wen Ran’ın yanına geldi. Kitabı açtı ve gülümseyerek, “Yazın da amma çirkinmiş,” dedi.
Wen Ran utancından kızardı: “…Öyle maalesef.”
“Önemli değil, en azından okunuyor,” diyerek teselli etti öğretmen onu.
Wen Ran bu dönem derslerini hep internetten veya kendi çabasıyla takip etmişti. Gu Yunchi’nin kendisini aptal sanacağı endişesine rağmen, öğretmenine biriktirdiği tüm soruları sordu.
Gu Yunchi’nin evine gelmek Chen Shuhui için sadece bir plandı ama Wen Ran için bu, başarılı olması gereken bir görevdi. Doğuştan dahi değildi; kendi kendine çalışarak derece yapamazdı. Eğer okula başladığında notları çok düşük gelirse ve bu durum Chen Shuhui’nin itibarını zedelerse, olan yine ona olurdu.
Öğretmen Gu Yunchi’ye bir saat ayırmışken, Wen Ran ile tam iki saat uğraştı. Bu süre zarfında Gu Yunchi masanın diğer ucunda sessizce ders çalışıyordu. Wen Ran onun yanına telefon bile almadığını, su bile içmeden, dikkati bir saniye bile dağılmadan çalıştığını fark etti.
Hayal ettiğinden çok farklıydı; Wen Ran onun on dakika sonra sıkılıp öğretmene ters yapacak biri olduğunu sanıyordu.
Öğle vakti geldiğinde öğretmen üçüncü bardağını bitirip içini çekti: “Wen Ran, öğrenme hevesin çok yüksek.”
Ücretsiz ders almanın verdiği mahcubiyetle Wen Ran, “Emeğinize sağlık hocam,” dedi.
Aşçı yemeği hazırlamıştı. Üçü birlikte asansörle aşağı indiler. Salona geldiklerinde öğretmen, “Benim biraz işim var, bugün burada yemeyeceğim. Öğleden sonra siz çalışın, ben biraz geç gelirim,” dedi.
Bu, masada Gu Yunchi ile baş başa kalacağı anlamına geliyordu. Wen Ran donup kaldı. Gu Yunchi antrenin yanında durmuş, öğretmene “Dikkat edin.” dedi.
Öğretmen gittikten sonra Gu Yunchi doğrudan yemek odasına geçti. Wen Ran bir süre tereddüt etse de sonunda peşinden gitti. 339 yemek odasında harıl harıl bir şeyler yapıyordu; ne yaptığı belli değildi ama çok meşgul görünüyordu.
“Afiyet olsun, afiyet olsun.” Meşgul 339-laoshi, dilimlenmiş meyve tabaklarını masaya koydu. “Yemekten sonra film izlemek ister misiniz? Hemen ayarlayayım. Küçük Efendi siz ne izlemek istersiniz?”
“Bir Robotun Ölümü,” dedi Gu Yunchi.
“Öyle bir film yok, lütfen kafamızdan uydurmayalım.” dedi 339 ve Wen Ran’a döndü. “Senin izlemek istediğin bir şey var mı?”
“Teşekkür ederim, ben kitap okuyacağım.”
“İnanılmaz, ikisi de beni reddetti,” diyerek içerledi 339. “Siz izlemezseniz ben izlerim!” diyerek çekip gitti.
Wen Ran bir robotun nasıl film izleyeceğine şaşırırken, 339 gidince Gu Yunchi ile yalnız kaldığını fark edip gerildi. Tam iki dakika boyunca sadece boş pilav yedi; amacı Gu Yunchi’nin hangi tabaklara uzandığını kestirip onun “alanına” girmemekti.
Beş dakika sonra Gu Yunchi çubuklarını bırakıp tek kelime etmeden masadan kalktı.
Wen Ran bu durumu anlayışla karşılıyordu. Bu villada kahya bir yapay zekaydı, ortalarda bir bakıcı yoktu, aşçı ise yemeği yapıp gidiyordu. Gu Yunchi’nin bariz bir “insan sevmezliği” vardı. Durum buyken, damdan düşer gibi gelen bir Omega’nın onunla aynı evde kalması, onun için bir işkence olmalıydı.
Yemekten sonra Wen Ran bulaşıkları topladı. Bulaşık makinesinin kullanımı biraz karmaşıktı; o kurcalarken arkasından bir “Merhaba” sesi duyuldu.
“Siz dinlenmeye geçin, ben hallederim,” dedi görevli kadın. “Bundan sonra bunlarla uğraşmanıza gerek yok.”
“Kusura bakmayın, zahmet oldu,” diyerek kenara çekildi Wen Ran.
Salonda kimse yoktu, Gu Yunchi muhtemelen odasına çıkmıştı. Wen Ran ne yapacağını bilemeden ortalıkta dikildi. Bir yere oturmaya da çekiniyordu, en iyisi antredeki o “güvenli” koltuğa geçmekti. Ama birden 339 bitti dibinde: “Niye ayaktasın, yediklerini mi eritiyorsun?”
“Eridiler bile,” dedi Wen Ran girişi işaret ederek. “Şuraya oturayım diyorum.”
“Büyük koltukta otursana ya da yukarı çıkıp bir şekerleme yap.”
“Yok, iyiyim böyle.”
“O zaman şuraya otur,” dedi 339 onu yönlendirerek. “Sehpanın altında bir sürü kitap var, seç birini.”
Wen Ran geniş koltuğun bir ucuna ilişti. 339’un gitmediğini görünce sordu: “Yardımcılar da mı burada kalıyor?”
“Hayır; yardımcılar, korumalar, şoförler ve doktorlar karşıdaki villalarda kalıyor.”
Pencereden dışarı bakınca, ağaçlı yolun karşısında daha küçük villalar olduğu görülüyordu. “Küçük Efendi biraz içine kapanıktır, evde insan sevmez,” dedi 339. “Daha açık konuşmak gerekirse; huysuzdur, zordur, takıntılıdır, kısacası arıza tipin tekidir.”
“Biraz alçak sesle konuşsan…?” diye uyardı Wen Ran iyilikle.
“Bir şey olmaz, o şu an oyun odasında.” 339 sohbeti ilerletti: “Sen oyun oynar mısın?”
“Arada sırada bulmaca falan çözerim.”
“Ne kadar da eğitici,” dedi 339 ve konuyu aniden değiştirdi. “Sizin gerçekten de %97,5 uyumunuz mu var?”
“…Öyleymiş galiba.”
“Anlaşıldı, o yüzden bugün evde bile bilekliğinin ayarını en yükseğe getirdi. Senin bu boyunluğun da çok rahatsız görünüyor, canını yakmıyor mu?” 339 aniden sesini kısıp gizemli bir tavır takındı. “Rahatsız etse de sakın çıkarma, yoksa çok fena şeyler olur!”
Elbette fena olurdu; bir Beta’nın vücuduna yapay bir Omega bezinin yerleştirildiğini duysa, muhtemelen 339 gibi bir robotun bile devreleri yanardı. Wen Ran başını salladı: “Biliyorum.”
Koltukta bir süre kitap okuduktan sonra içi geçti. Uyandığında 339 elinde bir bardak meyve suyuyla baş ucundaydı: “Saat bir oldu, hadi ders başına!”
Wen Ran mahmurlukla meyve suyunu bitirip asansöre yöneldi. Asansörün kapısı o gelmeden açılmış, ikinci kat düğmesi kendiliğinden yanmıştı. 339 evin tüm akıllı sistemini yönetiyordu; gerçekten de çok fonksiyonlu bir çöp kovasıydı.
Çalışma odasında birinin olup olmadığından emin olamadığı için kapıyı hafifçe vurdu ve içeri süzüldü. Masanın başında Gu Yunchi, kulaklıklarını takmış, elinde siyah kalemiyle harıl harıl test çözüyordu. Öğle güneşinin sarı ışığı balkondan içeri süzülüp ayak ucuna kadar ulaşıyordu.
Gu Yunchi başını bile kaldırmadı. Wen Ran sessizce kapıyı kapatıp yerine oturdu.
Odada sadece kalem ve kağıt sesi vardı. Yarım saat sonra öğretmen geldi. Tıpkı sabahki gibi, Gu Yunchi’ye bir, Wen Ran’a iki saat ayırdı. Saat birden beşe kadar süren maratonda Wen Ran bir kez tuvalete gitti, iki kez su içti, üç kez hayallere daldı ve dört kez uykusuzluktan ölecek gibi oldu; ama Gu Yunchi yerinden milim kıpırdamadan, önündeki kağıt yığınını bitirdi.
“Belki de bu S-sınıfı olanların doğuştan gelen disiplinidir,” diye kendini teselli etti Wen Ran. “Hepsi yetenek farkı değildir herhalde.”
Akşamüstü öğretmen dördüncü bardağını da bitirip gitti. Wen Ran da hemen toparlandı. 339 bu sefer yemek için ısrar etmedi, şoförü çağırdı bile.
Öğretmeni yolcu ettikten sonra Wen Ran tüm cesaretini toplayıp Gu Yunchi’ye seslendi: “Ben de gidiyorum o zaman, bugün seni rahatsız ettim.” Maalesef bu “rahatsızlık” devam edecekti.
Gu Yunchi hiçbir şey söylemedi, adımlarını bile yavaşlatmadı; sanki karşısında biri yokmuş gibi salona geçti.
339 ve Wen Ran giden o umursamaz sırtın arkasından birbirlerine baktılar. Wen Ran durumu kabullenmiş bir şekilde omuz silkip ayakkabılarını giydi. 339, “Seni geçireyim,” dedi ve kapıda tereddütle sordu: “Gu Yunchi bugün seninle tek kelime bile etmedi, değil mi?”
“Galiba öyle.” Aslında tanıştıklarından beri hiç konuşmamışlardı.
“Kesin kulağı ağır işitiyordur,” dedi 339; kimseden korkusu yoktu. “Boş ver sen onu.”
Wen Ran bu söze gülümsedi. 339 durumu kurtarmaya çalıştı: “Şey… karakteri biraz bozuktur ama…” Bir an duraksadı, savunacak bir yan bulamadı: “Aman neyse, aslında adamlığı da pek yoktur ya.”
339 sayesinde Wen Ran arabaya binerken yüzünde bir gülümseme vardı. Ona el salladı. 339 kapıdan seslendi: “Yarın yine gel!”