Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 2
- Home
- Imprisoned in Eternal Night
- Bölüm 2 - Görücü Usulü Tanıştığım Kişi Suratsızın Teki Çıktı
Atmosfer bir anlığına tuhaflaşmıştı, neredeyse utanç vericiydi. Wen Ran birkaç saniyeliğine donup kaldı, ardından yutkunarak ağzının içinde bir şeyler geveledi; “Kusura bakmayın, kapı bu taraftan açılıyor sanmıştım.”
Ancak iyice yaklaştığında Alfa’nın gerçekten çok uzun olduğunu fark etti; gölgesi Wen Ran’ın tüm bedenini kaplıyordu. Maskenin ardındakinin bir avcı edasıyla keskin bakışlarla ona baktığını hissetti. Alfa, kapı kolunu serbest bırakıp, soğuk bir tavırla arkasını döndü ve oradan uzaklaştı.
Wen Ran, kapanmak üzere olan kapıyı eliyle tuttu ve rüzgara doğru bir adım attı. Burası ikişer üçer yerleştirilmiş kanepelerin bulunduğu bir terastı. Cam korkulukların arkasında Huyan Köşkü’nün manzarası uzanıyordu; ağaçlar, yer lambaları, çimler ve yapay bir göl gecenin karanlığında tam olarak seçilemiyordu.
Alfa, korkuluğa yakın bir kanepeye yayılmış sigara içerken telefonuna bakıyordu. Wen Ran ondan yaklaşık iki metre ötede duruyordu ama esen rüzgar yanan sigaranın nikotin kokusunu getirmemişti. Aksine; belirsiz, keskin ama ferahlatıcı bir parfüm kokusu duydu.
Kapı bir kez daha gıcırdayarak açıldı. Wen Ran, elinde bir bardak suyla kendisine yaklaşan garsonu gördü. “Efendim, az önce rahatsızlandınız sanırım; bu ılık suyu için.” Garson suyu yakındaki bir sehpaya bıraktı. “Başka bir şeye ihtiyacınız olursa lütfen çekinmeden söyleyin. Sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim.”
Terasta yeniden iki kişi kalmıştı. Wen Ran bardağı eline aldı, boğazı çok kötüydü ama suyu içmeye cesaret edemedi. “Bir süre tereddütte kaldıktan sonra yanındaki Alfa’ya “Buradaki suyu içmek güvenli mi?”
Birkaç saniyeliğine cevap gelmedi. Wen Ran suyu içmemeye karar verdi ama Alfa kafasını kaldırmadan cevapladı; “Yani, seni öldüreceğini sanmıyorum.”
Kadife gibi, pürüzsüz bir sesi vardı fakat lafları can sıkıcıydı.
Açıkçası; suyu içmek onu öldürecek olsa da çok mühim değildi. “Teşekkür ederim.” dedi. Başını kaldırıp, bardaktaki suyun çoğunu içti.
Yanındaki kanepeye oturdu ve cebinden telefonunu çıkarıp Wen Rui’ye ne zaman eve gidebileceğini sorduğu bir mesaj attı. Bir süre cevap gelmeyince artık umudu kesip, boş gözlerle dışarıyı izledi.
Alfa telefonda gördüğü şeyden hoşlanmamış olacak ki hafifçe ‘cık’ladı, telefonu sehpanın üzerine fırlatıp sigarasından bir nefes çekti. Wen Ran ona doğru baktı; ince duman bulutunun ardında, dantel süslemeli siyah maske, ay ışığının gümüşe boyadığı teni örtüyordu. Yan profili aşırı derecede zarif hatlara sahipti.
Telefon titredi; arayan Wen Rui’ydi . Telefonun diğer ucundan gürültülü sesler geliyordu; Wen Rui belli ki çok sarhoştu. “İzlemeyi bitirdin mi?” diye sordu.
“Hayır.” Wen Ran abisinin bunu kasıtlı olarak sorduğunu biliyordu.
“İyi bir gösteri değildi.” dedi.
Wen Rui kahkaha attı. “Sorun ne?”
“İğrençti. Eve gitmek istiyorum.”
Bunu söyledikten sonra Alfa’nın bakışlarının kendisine döndüğünü gördü.
“Keyfin bilir, şoförün numarasını atıyorum, kendin ararsın.”
Gelen numarayı arayan Wen Ran şoförle beş dakika sonra aşağıda buluşmak üzere sözleşti. Ayağa kalktı, bardağını aldı; son bir kez daha Alfa’ya baktı ve teras kapısına doğru yürüyüp oradan çıktı.
Tam kapıyı açacakken kapı öteki taraftan açıldı; gelen az önce içeride uyuyan Alfa’ydı. Wen Ran’ı görünce kibarca kapıyı biraz daha araladı ve kenara geçip Wen Ran’a geçmesi için yol verdi.
“Teşekkür ederim.” dedi Wen Ran. Koridorda döndüğünde bardağı garsona verdi ve kendisini asansöre götürmesini rica etti.
Ev çok sessizdi, Chen Shuhui henüz dönmemişti Fang Teyze de çoktan odasına çekilmişti. Wen Ran odasına çıktı. Duş aldıktan sonra üzerini dikkatlice kokladı fakat malikanede üzerine sinen o tuhaf kokudan eser kalmamıştı.
Test kitaplarıyla dolu masasına oturdu, ameliyat sürecinde derslerinden çok geride kalmıştı ve Chen Shuhui özel hoca arayışındaydı.
Kendini ne kadar zorlasa da odaklanamıyordu; Huyan Köşkü’nde gördüğü sapkın sahneler gözünün önünden bir türlü gitmiyordu. Sıradan insanlar mutluluğu basit ve ucuz şeylerde buluyorken üst sınıftan olanlar uyarılmak için daha vahşi şeylere ihtiyaç duyuyorlardı. Wen Ran asıl dehşet verici olanın gösteriden zevk alanlar değil de o iki S-seviye Alfa olduğunu fark etti. Bu duruma o kadar alışmışlardı ki o ortamda uyuyabiliyorlardı bile. Onlardan biriyle bir süreliğine yalnız kalmış olmak Wen Ran’ı ürpertti.
Çalışamayınca telefonundan o çok istediği, 186.000 birimlik sınırlı üretim, mavi-beyaz helikopter maketine baktı. Satılmıştı. Yine de görselleri defalarca inceledi. Ön satışa çıktığından beri, hatta ilk tanıtımı yapıldığından beri bu modeli takip ediyordu. Zenginleri fena kıskanmıştı, görselleri biraz daha inceledikten sonra kağıt kalem alıp karalamaya başladı. Tam o sırada aşağıda bir gürültü koptu. Chen Shuhui ve Wen Rui tartışıyordu.
“Sırf geri döndüm diye rahat rahat takılabileceğini mi zannediyorsun sen? Onlarca rapor ve sözleşme incelenmeyi bekliyor ama beyefendi gecenin bir yarısına kadar içip sarhoş oluyor!”
Wen Rui, “Zaten batmak üzere olan birkaç döküntü şirket… Her gün dev bir holdingmiş gibi didinip durmanın ne manası var?” diye tersledi.
Söyledikleri acı ama gerçekti. Birkaç yıl önce Shengdian Grubu’nun yöneticisi Wen Ningyuan araba kazasında ölmüştü. O zamanlar Chen Shuhui, iş dünyasından zerre anlamayan bir çello sanatçısından ibaretti; Wen Rui ise yirmi sene boyunca içip eğlenmekten başka bir şey öğrenmemiş bir hovardaydı. Shengdian’ın batması kaçınılmazdı, bugüne kadar da zar zor gelebilmişti.
Chen Shuhui soğuk bir sesle, “O ‘döküntü’ şirketler olmasaydı dışarıda zengin züppe rolü yapacak parayı nereden bulacaktın?” diye sordu.
Wen Rui bu kez itiraz etmedi ve merdivenlere yöneldi. Anne oğul birbirleri ardına yukarı çıkarken Wen Ran kapıyı açıp annesine seslendi.
Chen Shuhui’nin ifadesi değişmemişti; yine aynı soğuk bakışlarla Wen Ran’a döndü. “Yarın akşam yemeği için Yunwan’a gideceğiz, uygun bir şeyler giyin.”
“Tamam.” Wen Ran alt kata doğru baktı. Fang Teyze de tartışma yüzünden uyanmıştı; kanepenin yanındaydı. Wen Ran’a bakıp bu tür olaylara alışkın olduğunu belli eden bir ifade takınıp gülümsedi.
Chen Shuhui ertesi gün üstünü değişip, makyajını tazelemek için eve erken dönmüştü. Wen Ran dün giydiği takımı eline alıp kokladı; koku hala etkisini koruyordu, o yüzden farklı bir takım seçti. Giyindikten sonra aynanın karşısına geçip kendini inceledi; bir kez daha takım elbisenin kendisine ne kadar yakışmadığını fark etti, üstüne oturmuyordu.
Dün gece karşılaştığı iki Alfa geldi gözünün önüne. Takım elbise giymek için yaratılmışlardı resmen; uzun boylu, dimdik,kasları kusursuz ve ince yapılı… adeta gençlik enerjisi saçıyorlardı.
Hazırlandıktan sonra, yaklaşık yarım saat salondaki kanepede oturdu. Aşağı ilk inen Chen Shuhui’nin makyözüydü. Wen Ran’la ilk kez karşılaşıyordu; selam verip kendini tanıttıktan sonra gülümsedi ve; “Chen Hanım sana da hafif bir makyaj yapmamı istedi ama gerek yok gibi duruyor.” Bunu söyledikten sonra çantasından saç jölesi çıkarıp Wen Ran’ın saçına biraz hareketlilik kattı ve ardından evden ayrıldı.
Wen Ran aslında yüzünün makyajla bile kurtarılamayacağını düşünüyordu fakat Chen Shuhui’nin onca sert eleştirisinin arasında ona bir kez olsun ‘çirkin’ demediğini hatırlayınca bu meseleyi çok kurcalamama kararı aldı.
Yaklaşık on dakika sonra, Chen Shuhui aşağı indi; şoför de mükemmel bir zamanlamayla kapının önünde belirmişti. Arabaya bindiklerinde Wen Ran dikkatlice Chen Shuhui’nin uyarılarına kulak verdi.
“Sana bir soru sorulduğunda konuşmayı bilmeyen dilsizin teki gibi susup kalma, ölü taklidi yapmayı bırak.”
Peki Wen Ran gerçekte ölü müydü yoksa dilsiz mi? Anlamamıştı. Sadece çok rahatsız hissediyordu. Hastaneden döneli iki üç gün olmuştu ve henüz insan ilişkileri kursuna gidecek vakti olmamıştı.
Akşamüstü, şehir merkezi ışıl ışıldı. Hedeflerine yaklaştıklarında, araba beyaz bir kaya parçasının üzerinde altın harflerle ‘Yunwan’ yazan bir fıskiyenin etrafında döndü. Birlik’e bağlı 24 ülke içinde Yunwan bir tür ‘gelişmiş şehirler’ sembolüydü.
Böylesine gelişmiş bir işletme Baiqing Grubu’nun ticari imparatorluğunun göze çarpmayan küçük bir parçasından ibaretti. Ve bu imparatorluğun sahibi… Yunwana’ın en üst katındaki süit dairelerin kapıları açıldı. Müdürün rehberliğinde antreyi geçen Wen Ran; boydan boya camların önündeki kanepede oturan, etrafı asistanlar ve korumalarla çevrili Alfa’ya bakarak saygıyla selamladı ve konuştu; “Merhaba, Yönetim Kurulu Başkanı Gu.”
Gu Peiwen gösterişsiz, düz saten bir gömlek giymişti. Hafifçe kafasını kaldırdı, gözlük camlarının ardındaki gözleri berrak ve sakindi. Yüzünde ufak bir tebessüm belirdi; “Wen Ran mı?”
“Evet.” Wen Ran, Chen Shuhui’nin uyarısını hatırladı ve ekledi; “Merhaba.”
“Bu kadar resmi olmaya gerek yok.” Gu Peiwen eliyle kanepeyi gösterdi. “Otur lütfen.”
Yandaki kanepeye oturduğunda hemen çay servisi yapıldı. “Chongze iş gezisinden dönmedi henüz. Bugün burada olamayacak ama daha sonra telafi eder.”
Chen Shuhui yüzüne nazik bir gülümseme yerleştirdi. “Gu Bey çok meşgul biri zaten, telafinin lafını etmeyin bile.”
“Yine de nezaket şart.” diye sıkıntıyla belirtti Gu Peiwen. “Küçük olan öğleden sonra at binmeye gitti. Biraz geç kalabilir. Yemek için onu beklememize gerek yok.”
Böyle söylese de sesinde şefkat vardı.
“Tam, eğlenip keyif alma çağında, ata binmek vücuda iyi gelir hem.” dedi Chen Shuhui. “Hep söylüyorum; Wen Ran çok içine kapanık, dışarı çıkıp hareket etmesi gerek.”
“Eğer ileride fırsat bulursanız beraber dışarı çıkabilirsiniz.” Gu Peiwen, Wen Ran’a bakarak konuştu.
Wen Ran ‘ölü gibi’ davranmamak için kendini zorladı ve mırıltıyla “Olur.” dedi.
“Başkanım yemekten önce kan alımı yapalım mı?” Beyaz ceketli bir Alfa, korumaların arasından çıkarak Gu Peiwen’ e sordu.
“Ha, evet. Az kalsın unutuyordum.”
Chen Shuhui de hemen ekledi, “Evet, iyi olur.” Wen Ran’a döndü; “Ceketini çıkar ve kollarını sıva.”
Wen Ran denileni yaptı, ceketini çıkarıp kollarını yukarı kıvırdı ve kolunu koltuk başlığına uzattı. Doktor ona yaklaştı; iki tüp kan aldıktan sonra örnekleri soğutucu çantaya yerleştirdi. Ayağa kalkıp Gu Peiwen’e başıyla selam verdi, “Başkanım, ben müsaadenizle gidiyorum.”
“Tamamdır.”
Bir süre sonra hizmetçiler servise başladılar. Gu Peiwen ayağa kalktı. ” Hadi yemeğe geçelim.”
Wen Ran yemek sırasında tekrardan dilsiz moduna girmişti; neyse ki Chen Shuhui her durumun üstesinden profesyonelce geliyordu. Yaklaşık on dakika sonra, girişten bir ses geldi; bir asistan içeri girip “Başkanım, Gu Bey geldi.” diye rapor verdi.
Gu Peiwen, “Ona söyleyin çabuk gelip yemekte bize katılsın.”
Bunu duyan Wen Ran çatal bıçağı elinden bırakıp, kafasını kaldırdı.
Asistan haber vermek için daha arkasını dönmemişti ki; kapının önünde uzun boylu bir silüet belirdi. Siyah tişört ve kot pantolon giymiş olan Alfa acele etmeden, ağır adımlarla masaya yaklaştı.
Belli ki duştan yeni çıkmıştı; saçları hafif nemliydi ve alnında dağılmıştı. Telefonunu tuttuğu sol elinin bileğinde siyah bir bileklik vardı. O son derece yakışıklı ve çekici yüzünü saymazsak baştan aşağı, çöp atmaya çıkmış gibi, sıradan bir görünüşü vardı.
“Büyükbaba.” Oturmak için, Gu Peiwen’in yanından bir sandalye çekti. Sesi tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu fakat Wen Ran bu sesi daha önce nerede duyduğunu çıkaramıyordu. Bir süre beynini kurcaladı ama aradığı cevabı bulamadı.
“Geç kaldın.” dedi Gu Peiwen. “Misafirlerimizden özür dile.”
Gu Yunchi hiç açıklama yapmakla uğraşmayıp, sadece “Kusura bakmayın Chen Hanım.” dedi.
Chen Shuhui nazikçe, “Lafı bile olmaz, otur hadi, yemeğini soğutma.” dedi.
Onca yemeğin kokusunun arasında, Wen Ran, Gu Yunchi’de yayılan, o çok hafif, duş jeli kokusunu alabiliyordu. Bu yemeğe olan saygısını göstermek için bir takım elbise giymişti fakat şu an kendini
‘ben buradayım’ diye bağıran bir palyaço gibi hissediyordu. Neyse ki; Gu Yunchi, geldiğinden beri onun tarafına bir kez olsun bakmamıştı. Wen Ran görmezden gelindiği için neredeyse minnettardı, en büyük arzularından biri insanların onu asla fark etmemesiydi.
Ve tabii ki, bu asla gerçekçi bir istek değildi. Gu Peiwen birkaç lokmadan sonra Wen Ran’ı hedefi haline getirdi. “Duydum ki birkaç ay önce hastaymışsın. Derslerindeki açığı kapatmaya başladın mı?”
‘Yönetim Kurulu Başkanı Gu’ gibi birinin bu kadar küçük bir meseleyle ilgilenmesi olasılık dışındaydı; sorusunun altında bir ima yatıyordu. Wen Ran temkinli bir şekilde yanıtladı, “Eve daha yeni döndüm ve henüz uygun bir öğretmen bulamadım; o yüzden birkaç gündür kendi kendime çalışıyorum.”
Verdiği cevap gayet yeterli olmuş olacak ki, Chen Shuhui araya girmedi. Gu Peiwen gülümsedi ve “İyi bir öğretmen bulmak kolay değil tabii.” dedi.
Chen Shuhui sonunda lafa atladı, “Aynen öyle, birkaç adını duyurmuş öğretmenle görüştüm fakat hepsi bu dönem bire bir ders programlarının dolu olduğunu, Wen Ran’ı araya sıkıştıracakları bir boşlukları olmadığını söyledi.”
“Öyleyse, Yunchi’yle beraber çalışın. Şansına bu dönem burada, ülkede olacak.”
Wen Ran irkildi, o sırada Gu Yunchi’nin, ifadesiz gözlerle, kendisine baktığını gördü. Gözleri koyu, bakışları derindi. Wen Ran hızlıca gözlerini kaçırdı. Gu Peiwen’in böyle bir teklif yapacağını bilseydi; Chen Shuhui’nin kendisini öldürme riskini göze alır, tek başına çalışmanın ona yeterli olduğuna dair bir yalan atıp geçerdi.
“Birlikte çalışmanız harika olur.” Chen Shuhui’nin ağzı kulaklarındaydı. “Wen Ran, çabuk Başkan Gu’ya teşekkür et.”
Wen Ran kendini zorlayarak ” Teşekkür ederim, Başkan Gu.” dedi.
Gu Peiwen gülümseyerek karşılık verdi, “Bana, Yunchi gibi, büyükbaba diyebilirsin.”
Wen Ran bunun üzerine hitabını değiştirdi: “Teşekkür ederim Büyükbaba Gu.”
“Başkan Gu, omzumdan çok büyük bir yükü kaldırdınız.” Chen Shuhui kadehini kaldırdı: “Çok teşekkür ederim, bu kadehi sizin şerefinize kaldırıyorum.”
Kadehlerin çınlama sesi eşliğinde Wen Ran korkunun ateşlediği bir cesaretle Gu Yunchi’ye bir bakış attı. Alfa’nın o son derece memnuniyetsiz suratında, yaşanacak pek çok trajedinin fragmanını görmüştü.