Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 1
Şehirli Tipler Beni Ölümüne Korkutuyor
“Bu ayın 9’unda, Baiqing Grup Ricno’yu devraldıklarını resmi olarak duyurdu. Bu devralma Baiqing Grup’a Ricno’nun özel DSAE teknoloji platformunu kullanma hakkı verdi. Ayrıca, Baiqing Grup Ricno’nun klinik öncesi araştırma ve…”
Sabahki ekonomi haberlerinin görüntüleri, feromon endeksi monitörünün altındaki metal düğmeye belli belirsiz yansıyordu. Gözlerini açmakta zorlanan Wen Ran, yarı uyku sersemi halde yastığa uzanmış, o düğmeye odaklanmıştı.
Koğuşta birileri çene çalıyordu ama sesleri haber bültenininkine karıştığından ne konuştukları anlaşılmıyordu. Wen Ran birkaç dakika daha uyumayı denedi ama ensesindeki ağrı buna izin vermedi. Midesinde dalgalar halinde kabaran bulantı onu o uykulu halinden çekip çıkardı. Alışkanlık gereği dudaklarını araladı; sakinleşmek için derin derin nefes aldı.
Hemşire pansumanını değiştirmeye geldi. Wen Ran’ın alnı boncuk boncuk terlemişti ve zaten solgun olan dudakları iyice rengini kaybetmişti. Hemşire kulağına eğildi ve fısıldayarak sordu: “Hala acıyor mu?”
Wen Ran gülümsemesini zorlayarak “Daha iyi, teşekkür ederim.” dedi.
“İki güne daha iyi olur.” Hemşire etrafa çaktırmadan göz attı ve doğrularak ayağa kalktı. Eşyalarını topladı ve oradan apar topar ayrıldı.
Bu sözler Wen Ran’ın içini rahatlatmamıştı. Gerçek şu ki ‘sayısız iki gün’ geçip gitmişti. 24 saatini yatakta geçiren bir bitki gibiydi. Hatta çoğu bitki onun gibi, ensesindeki ameliyat yarası yüzünden, yüzükoyun uzanmak zorunda değildi.
Komodininin üzerindeki tek eşya evden getirdiği, neredeyse her detayını ezberleyecek kadar okuduğu kitabıydı.
Ekonomi haberleri bitmiş, koğuştaki konuşmalar da son bulmuştu. Wen Ran göz ucuyla doktorun koğuştan ayrıldığını gördü ve ardından biri yatağına yaklaştı.
“Anne.” Wen Ran, gelen kişiyi selamlamak için başını çevirmeye zorladı ve kafasını hafifçe kaldırdı.
Chen Shuhui telefonuna bakıyor, parmakları hızlı hızlı bir şeyler yazıyordu. Yazmaya ara verip Wen Ran’a bir bakış attı: “Hareket edip durma. Yaran açılırsa ömrünün sonuna kadar bu yatağa mahkum kalırsın.”
Wen Ran uysal bir mırıltıyla onu onayladı ve sessizce yastığına uzandı.
“Doktor dedi ki; verilerle alakalı bir sorun olmadığı sürece şu an hissettiğin ağrılar zamanla geçermiş. Sadece biraz daha dişini sıkman lazım.” Telefonunu kapatıp gözlerini Wen Ran’a dikti. “Eve dönmeden önce birebir eşleşme için feromonlarının bir örneğini alacaklar o yüzden doktoru dinle ve iyileşmene bak. Daha sonra bir pürüz çıksın istemiyorum.
“Biliyorum”
Kapı açılıp ve ardından kapanarak Wen Ran’ı kendisiyle baş başa bıraktı. Yatığını biraz daha aşağı indirdi ve komodindeki kitabı eline alıp ilk sayfasını açtı.
Kitabın ilk sayfasından son sayfasına, baharın başlangıcından yazın başlangıcına dek hastane yatışı fermonon eşleşmesinin %96,8 çıkmasıyla sona erdi. Bu o kadar özel ve endişe verici derecede yüksek bir sayıydı ki hiç kimseyi hayal kırıklığına uğratmadı. Wen Ran Chen Shuhui’nin ilk kez, sanki Wen Ran’ın iyileşmesini dört gözle bekliyormuş gibi, gülümsediğini gördü.
Wen Ran taburcu olmak için eşyalarını toparlamayı bitirir bitirmez hemşire bankosunun yanında şoförün gelmesini bekledi. Orada sersemlemiş bir halde, tüm eşyalarının bulunduğu küçük valizi sıkıca kavramış, asansöre bakıyordu. Hala, baharda hastaneye kaldırılırken giydiği, solgun bileklerini ve ince boynundaki siyah boyun halkasını gösteren uzun kollu tişörtle o günkü pantolonu giyiyordu.
“Hayırlı olsun, taburcu oluyorsun.””
Wen Ran kafasını çevirdi. Aylardır kendisini gözlemleyen ve pansumanını değiştiren iki hemşire resepsiyon masasında oturuyordu. Onunla kısıtlı bir şekilde iletişim kurmaları emredilmiş olmasına rağmen Wen Ran’a gülümsediler.
“Mhm.” O kadar uzun bir zaman boyunca düzgün iletişim kurmamıştı ki konuşmaya devam etmeden önce biraz durdu, “Bunca zamandır sizi çok uğraştırdım.”
“Dert değil. Taburcu olduktan sonra ilaçlarını kullanmayı sakın ihmal etme ve herhangi bir aksilik olursa hızlıca-…” Hemşire birdenbire durdu ve yanındaki meslektaşına bir bakış attı. Ardından bir şey olmamış gibi konuyu değiştirdi. “Kendine iyi bak.”
Ses tonu acıma ve sempatiyle karışıktı. Yalnızca %60 başarı şansı olan bir ameliyattan sonra Wen Ran yoğun bakıma alınmıştı. Genel anestezi sonrası yavaş yavaş bilinci yerine gelirken hemşirenin aynı yumuşak tonla “Zavallı şey.” diyerek iç çektiğini duymuştu.
“Dikkat ederim, teşekkürler.” Cebindeki telefonu titredi “Gitmem gerek, görüşürüz.”
Öğlen güneşinin sıcaklığını hissettiği son günün üzerinden çok geçmişti. Merdivenden yalnızca birkaç adım atmak bile nefesinin kesilmesine sebep oldu. Arabanın kapısını açtığında, arka koltukta oturan Wen Rui’yi gördü.
“…Abi.” dedi yadırgayarak.
“Lağım faresine dönmüşsün.” Wen Rui yavaşça koltuğuna yaslandı ve kollarını göğsünde bağladı. “Görünüşe göre eve dönünce seni sosyal beceriler kursuna göndermem gerekecek. Böyle olmaya devam edemezsin.”
Wen Ran abisinin söylediğine katılmıyordu, bir lağım faresi bile muhtemelen ondan daha canlı görünüyordu.
“Eve ne zaman döneceğiz?”
“İki hafta sonra falan. Buradaki şirkette halledilmesi gereken birkaç mesele var, yoksa zaten bu kadar yolu gelmezdim.” Telefonundaki mesajları kontrol etti. “O kadar yolu seni almak için geldiğimi düşünmedin herhalde.”
“Hayır.” diye cevap verdi Wen Ran, sınırlarının gayet farkında olduğunu göstererek.
Wen Rui tuhaf bir şekilde gülümsedi: “Aslında öyle de düşünebilirsin. Sonuç olarak Wen ailesinin geleceği senin ellerinde değil mi?”
Bu soruya cevap vermenin manası yoktu, Wen Ran kafasını çevirip camdan dışarıyı izlemeye başladı.
Wen Ran’ın eve döndüğü gün hava yağmurluydu. Hayatının ilk 17 senesinde adım dahi atmadığı başkent, yabancı bir atmosferle sarmalanmış, yoğun bir sisin içine gömülmüştü. Arabanın klimasının biraz fazla soğuk olmasından mıdır bilinmez, Wen Ran ürperdi.
Araba iki tarafı ağaçlandırılmış bir yol boyunca ilerledi ve Wen ailesinin eski konağının önünde durdu. Wen Ran kapıyı açıp arabadan indiğinde yağmur dinmişti. Uzun zamandır bakım görmediği belli olan, çiseleyen yağmurun altında bir başına duran renksiz villaya baktı; ev insana terk edilmişlik ve çürümüşlük hissi veriyordu.
“Sen geç içeri benim şirkete uğramam lazım.” Chen Shuhui arabadan seslendi. “Eğer açsan Fang Teyze’ye söyle sana yiyecek bir şeyler hazırlasın.”
“Tamam.”
Wen Ran arabanın kapısını kapattı, bagajdaki valizini aldı ve şoförle birlikte yan kapıdan ön bahçeye girdi. Basamaklara adım atar atmaz kapı açıldı; üzerinde mutfak önlüğü olan bir beta kadın yüzünde nazik bir gülümsemeyle dışarı çıktı: RanRan sen olmalısın, gel bakalım, valizini bana ver.
“Fang Teyze. Wen Ran önce onu selamladı ve “Sorun değil kendim hallederim.” dedi.
Fang Teyze valizi aldı ve Wen Ran’ı üst kata götürdü. Siyah ceviz ağacından yapılma merdivenler epey eskiydi ve her adımda gıcırdıyordu. Wen Ran etrafına şöyle bir göz attı. İki kat yüksekliğinde olan salon bomboş ve ıssızdı. On metreden yüksekte asılı duran avize de karanlıktı; tepeden baş aşağı sarkan, devasa siyah bir canavarı andırıyordu.
Kuzeye bakan tek misafir odasının önündeyken Fang Teyze durdu ve kapıyı açtı. “RanRan odan burası.” Ardından güneye bakan iki yatak odasını gösterdi: “Hanımefendi ve Wen Rui’nin odaları da şurada.
“Teşekkür ederim, Fang Teyze. Ben artık eşyalarımı yerleştireyim.” dedi Wen Ran gülümseyerek.
“Tamam, tabii ki.”
Oda küçüktü, bir yatak, bir dolap ve bir masayla basitçe döşenmişti. Pencerenin dışında dalları etrafa yayılmış bir jakaranda ağacı vardı. Wen Ran pencere pervazına yaslanıp aşağı baktı; ağacın etrafı, ağaçtan dökülen mavi-mor çiçeklerle kaplıydı. Yaklaşan ayak seslerini duyup arkasını döndü. Fang Teyze kapıda duruyordu: “Aç mısın? Gidip sana biraz erişte pişireyim.”
“Biraz açım ama sana zahmet olacak Fang Teyze.”
Fang Teyze’nin bakışları Wen Ran’ın yüzünde oyalandı birkaç saniyeliğine, ardından gülümsedi ve “Ne zahmeti canım, hazır olduğunda seslenirim.” dedi.
Kapıyı kapattıktan sonra Wen Ran banyoya girdi. Solgun yüzünü yansıtan ayna tertemizdi. Wen Ran boyun halkasını dikkatlice çıkardı, sağ eliyle hafifçe ensesine dokundu. Ameliyat yarası neredeyse tamamen iyileşmişti; derisinin altındaki hafif kabarıklık, vücuduna gerçekten de yapay bir bez yerleştirildiğinin ve içine sentetik Omega feromonları enjekte edildiğinin tek kanıtıydı.
Taburcu olmadan önce yapılan çeşitli testler, yerleştirilen bezlerin normal bir organ gibi çalıştığını, eser miktarda feromon salgılayıp yayabildiğini gösteriyordu; ancak Wen Ran bu kokuyu kendisi hiç duymamıştı.
Bu da onun hala bir beta olduğu anlamına geliyordu; zira yalnızca betalar feromonlara karşı böyle keskin bir koku alma duyusu geliştirmezdi.
Uzun süren uçuş yüzünden bezleri şişmiş ve ağrımaya başlamıştı; fakat Wen Ran boyun halkasını geri takmadan önce ancak yarım dakika kadar rahatlayabildi. Chen Shuhui, doğuştan bir Omega olduğuna kendini ikna etmesi için, boyun halkasını uyurken bile takması gerektiğini söyleyerek ısrar etmişti.
Bu beyin yıkama çabaları Wen Ran, Wen ailesinin ölen küçük çocuğunun yerini doldurmak için evlat edinildiğinde başlamıştı. Yedi yaşındayken her şeyini, ismini, cinsiyetini ve kimliğini, ölen Wen Ran’dan almıştı. 17 yaşına gelene kadar , Wen ailesi dışında hiç kimse asıl Wen Ran’ın uzun zaman önce yurtdışında öldüğünü ve şimdiki Wen Ran’ın sadece öncekinin yerini doldurduğunu bilmiyordu.
Bu sebeple 7 yaşından beri nitelikli Omega rolüne girmek için o siyah boyun halkasını takıyordu. Okula çok nadir gitmiş ve hiçbir zaman gruplar halinde yapılan fiziksel değerlendirmelere katılmamıştı. Geçtiğimiz yılın tamamını araştırma tesisinde, vücudunu yapay bezlerin nakline uygun hale getirmek için doktorun hazırladığı diyet ve ilaç tedavisine uyarak geçirmişti.
Boyun halkasını taktıktan sonra uzun uzun, aynaya yansıyan siyah gözlerine baktı ve ardından bakışları gözünün altındaki bene ilişti. On yıl önce Chen Shuhui, onu yetimhanedeki aynı kan grubuna sahip bir düzineden fazla çocuk arasından işte bu ben sayesinde seçmişti. Gerçek Wen Ran’ın da yüzünde, aynı noktada, bir ben vardı. Dünya böylesine tuhaf, açıklanamaz tesadüflerle doluydu.
Wen Ran, Fang Teyze’nin, az önce kendisine bakarken yüzünde oluşan dalgın ifadeyi hatırladı; kadın muhtemelen vefat eden genç efendiyi yad ediyordu.
Küçük valizini boşalttıktan sonra, Wen Ran bir süre boyunca dalgın bir ifadeyle yatağa oturdu. Fang Teyze’nin ona seslendiğini duyunca yataktan kalkıp alt kata indi. Alt kata indiğinde, Wen Rui’nin eve dönmüş erişte yediğini gördü. Büyük avizenin ışığı yanıyordu ama, tuhaf bir biçimde, sanki ne kadar ışık açılırsa açılsın salon hiç aydınlanmayacakmış gibi hala karanlık ve boğucu hissettiriyordu.
Wen Rui onlardan iki gün önce eve dönmüştü ve giydiği kıyafetlere bakılırsa şirketten de yeni dönmüş gibiydi. Wen Ran, Wen Rui’nin karşısındaki sandalyeye oturdu Wen Rui ona bakıp: “Neden hala üzerinde emanet gibi duran şu kıyafetleri giyiyorsun? Annen sana kıyafet almıyor mu?”
Anneleri aynı olmasına rağmen Wen Rui, Wen Ran’ın önünde Chen Shuhui’den her zaman ‘annen’ diye bahsederdi. “O kadar da eski değiller.” diye cevapladı Wen Ran.
Kıyafetler küçülmüştü, ne de olsa 2-3 sene önceden kalmalardı. Geçen seneden bu seneye kadar hastane önlüğü giyiyordu ve yeni kıyafetlere ihtiyacı olmamıştı.
Wen Rui kıkırdadı, “Yemek yedikten sonra seni alışverişe çıkaracağım.”
“Gerek yok.” dedi Wen Rui. Kalabalık alanlarda bulunmaktan çekindiği için gerçekten bir lağım faresi olduğunu düşünüyordu. Belki fareler Wen Rui’den daha enerjik olabilirdi ama özlerinde aynılardı.
“Dilenciye benziyorsun. Daha kapıdan içeri adımını atmadan kovarlar seni Wen Ran.” Wen Rui bir peçete aldı ve ağzını temizledi. “Madem başkenttesin, değerini kanıtlama vaktin geldi demektir. Aklını başına topla.”
Ayağa kalktı ve geçerken Wen Ran’ın omzunu hafifçe sıvazladı: “Yarın seni çok eğlenceli bir yere götüreceğim.” dedi şifreli ve muzip bir şekilde.
__
Ertesi günün akşamında, üzerine oturmayan bir takım elbise giyen Wen Ran, Wen Rui ile arabaya bindi. Yolculuk o kadar uzun sürmüştü ki Wen Ran neredeyse uyuyacaktı. Sonunda uçsuz bucaksız yeşil alanların ve göllerin olduğu, tatil köyünü andıran bir yere geldiler.
Mekâna varmaları üzerine, girişte bekleyen garson onları önce asansöre sonra da birkaç alfanın yemek bölümünde sigara içerken sohbet ettiği özel bir odaya yönlendirdi.
Nihayet Genç Efendi Wen gelebilmiş. Dur bakayım şöyle, bu Omega çocuk nereden çıktı? Bu liseliyi nereden buldun?
“Bir yerden bulmadım.”” dedi Wen Rui, Wen Ran’ı masaya oturttu: “Küçük kardeşim.”
“Ha! Eve döndü demek. Suratına bakınca bunca zaman onu neden sakladığın belli oluyor. Birinin onu takıntı haline getirmesinden mi korkuyorsun?”
“Daha küçük bir çocuk, gözünü korkutma. Söyle yemek servisine başlasınlar.”
Konu çabucak dağıldı ve başka meselelerden konuşmaya başladılar. Wen Ran sigara kokusuna katlanmaya çalışarak usulca yemeğini yedi. Onun şansına grup sadece yemek yemekle kalmadı ve hemen yan taraftaki alana geçip içmeye başladılar. Bu sayede Wen Ran da temiz bir nefes alabildi.
Bardaklar birbirine çarptıkça, önemli meseleleri konuşmaya başladıklarını işaret edercesine gürültüleri fısıltılara döndü. Wen Ran onlara doğru ilerledi: “Abi dışarı çıkıp biraz yürümek istiyorum.”
Wen Rui, hafiften sarhoştu, gömleğinin cebinden bir kart çıkarıp, iki parmağının arasında, Wen Ran’a uzattı. “Asansöre bin, kata vardığında git ve eğlenmene bak.”
“Peki.” Wen Ran kartı aldı.
“Wei Amcanla Tang Amcana veda et”
Wen Ran’ın hangisinin Wei hangisinin Tang olduğuna dair en ufak fikri dahi yoktu ama abisinin sözünü dinleyerek “Hoşça kal Wei Amca, hoşça kal Tang Amca.” dedi.
İkisinden biri gülerek küfretti ve en Rui’ye neden kendisi ‘abi’ olurken onların ‘amca’ olduğunu sordu.
Özel odadan çıkan Wen Ran asansöre bindi ve kartı okuttuğunda dokuzuncu katın düğmesi kendiliğinden yandı. Elindeki kartın arkasına baktığında sol alt köşedeki süslü hat yazısını gördü: Huyan Köşkü.
Ding- Asansör kapıları açıldı fakat dışarısı bir koridor değil bir odaydı. Wen Ran asansörden inmeden önce tereddüt etti. Oda bir resepsiyon alanını andırıyordu ama bunun için bile fazlasıyla görkemliydi.
“Merhaba, hoş geldiniz.” Karşıdaki masadan siyah üniformalı bir Omega ayağa kalktı. “Yalnız mısınız acaba?
Maskeli balolarda kullanılanları anadıran, yüzünün yarısını kapatan bir maske takıyordu. “Evet, yalnızım.” dedi Wen Ran.
“Tamam.” Omega elini Wen Ran’a doğru uzattı ve Wen Ran düşünmeden elindeki kartı ona verdi.
Omega kartı aldı, kart okuyucuya okuttu ve Wen Ran’a geri verdi. Ardından yeni bir maske alıp iki eliyle Wen Ran’a sundu: “Masken daima yüzünde olsun ve içerideyken telefonunu mümkün olduğunca az kullan.”
Wen Ran’ın kafası karışmıştı ama kafasını sallayarak onu onayladı. Omega masanın etrafından dolanıp yanına geldi ve boyun halkasının düzgün takılıp takılmadığını dikkatle kontrol etti. Ardından odanın öteki tarafına geçti ve parmak iziyle kilidi açtı.
Kapı yavaşça aralandı. Wen Ran ileri doğru birkaç adım attı. Maskesini taktıktan sonra Omeganın yumuşak bir sesle fısıldadığı “İyi eğlenceler dilerim.” sözü üzerine gözlerini kaldırdı. Tam o sırada, koridorun sağ tarafında yan yana yürüyen takım elbiseli iki alfa, kapının önünden geçiyordu.
İkisi de oldukça uzundu ve aralarında keskin bir boy farkı vardı. Wen Ran yalnızca kapıya yakın tarafta yürüyen Alfa’nın dağınık saçlarını net bir şekilde görebiliyordu. Alfa bir elinin lakayt bir tavırla cebine sokmuştu; manşetlerinin altından beyaz bilekleri ve bileğindeki siyah bileklik göze çarpıyordu.
Wen Ran’ın sıcak bakışlarını üzerinde hissetmiş olacak ki, Alfa, yürüdüğü esnada, kafasını hafifçe ona doğru çevirdi. Tuhaf bir şekilde, zaman aniden yavaşlamış gibiydi, koridorun loş ışıkları, Alfa’nın yarısı maskeyle örtülü yüzüne süzülüyordu.
Kusursuz bir burun, belirgin çene hatları, soğuk bir ifadeyle kenetlenmiş dudaklar ve küçümseyen bakışlar… Hepsi sadece bir saniye sürmüştü. Loş ışıklar ve gölgeler adeta süzülerek aktı; her şey, Wen Ran’ın gözlerine olduğu gibi yansıyan, yavaşlatılmış bir film karesi gibiydi. Alfa ise tek bir bakış atıp gözlerini kaçırdı, yürümeye devam etti ve gözden kayboldu.
Wen Ran anlaşılmaz bir şekilde gözlerini kırpıştırdı, kendine gelip kapıdan dışarı çıktı. Sağa baktığında burasının başka bir asansöre bağlanan bir oda olduğunu fark etti.
Koridor tuhaf fakat hoş bir kokuyla doluydu; ayaklarının altındaki koyu kırmızı desenli halı ise çok daha yumuşaktı. Wen Ran, önündeki dolambaçlı yolda yavaşça ilerledi. Uzaktaki iki Alfa’nın sırtı bir anlığına netleşti, sonra köşeyi dönüp gözden kayboldular.
Labirenti andıran koridorun sonunda yaldızlı bir kapı belirdi. Güvenlik görevlileri kapıyı önce iki Alfa, sonra da Wen Ran için açtılar. Küçük ziyafet salonunun dairesel kubbesinde, tonları ve içeriği son derece estetik olan bir Orta Çağ yağlı boya tablosu vardı. Salonda ana bir ışık yoktu, sadece turuncu-sarı duvar lambaları yanıyordu. Müzik sesi belirsiz bir yönden gelip kulaklarda çınlıyordu.
Wen Ran’ın koltuğu salonun tam ortasındaydı. Koltuklar, her seyircinin ortadaki gömük sahneyi hiçbir engel olmadan izleyebilmesi için kademeli olarak yerleştirilmiş, birbirinden bağımsız yarı kapalı kanepelerden oluşuyordu.
Tüm sahne kırmızı kadife bir örtüyle kaplıydı. Etrafı melek ve Meryem Ana’nın saf altından heykelleriyle çevrelenmişti; tam ortada ise devasa, altın bir kuş kafesi duruyordu.
Wen Ran başta kuş kafesindeki sahneyi fark etmedi. Kanepeye oturduğunda ortam biraz bunaltıcı geldi, bu yüzden gömleğinin bir düğmesini daha açtı. Tam o sırada, gözünün ucunda bir şey aniden hareket etti. Wen Ran başını kaldırdığında kuş kafesinin içinde, tamamen çıplak şekilde sevişen Omega ve Alfa’ya hazırlıksız yakalandı.
Wen Ran’ın yaşadığı şokun etkisinden çıkıp Wen Rui’nin “eğlenceli” derken neyi kastettiğini anlaması neredeyse yarım dakikasını aldı.
Dışarıdan zarif ve asil görünen Huyan Köşkü, aslında üst sınıfın sefahat dolu, yozlaşmış bir bataklığıydı. Parfüm, müzik, aydınlatma… Buradaki her şey, ziyaretçilerin tüm duyularını harekete geçirmek için özel olarak tasarlanmış olmalıydı. Wen Ran o kuş kafesine bakmamak için kendini zorladı; başını hafifçe çevirip diğer konukları gözlemlemeye başladı. Çoğu Alfa’ydı ve istisnasız hepsi maskeli, takım elbiseli ve rugan ayakkabılıydı. Görünüşte sakinlerdi ama gözlerinin kenarlarından ve dudak kıvrımlarından heyecan, hoşgörü ve şehvet sızıyordu.
Wen Ran sol arka tarafa baktığında”canı sıkkın” görünen biri gözüne çarptı.
Yine o iki Alfa’ydı. Bir tanesi, uyumak için müzik dinliyormuş gibi, kanepeye kaykılmış, başını yana eğip gözlerini kapatmıştı. Diğeri ise elini lakaytça çenesine dayamış, gösteriyi izliyor olsa da ifadesi o kadar soğuktu ki en ufak bir katılım göstermiyordu. Kafestekilerin şehvetini yargılayan bu bakış, Wen Ran’ın kalbinin ve bezlerinin nedensizce sertçe çarpmasına neden oldu. Huzursuzca arkasına döndü; onların S-seviye Alfa olduklarına kanaat getirdi.
Gösteri devam ediyordu ve Wen Ran diken üstünde oturuyordu. Kimse ayrılmadığı için o da kalmak zorundaydı. Önündeki sehpada kahve ve tatlı vardı ama onlara dokunmaya da cesaret edemedi.
Başını önüne eğip bir süre yeri izledi. Uzun bir süre sonra sahneden bazı sesler geldi. Wen Ran dikkatlice başını kaldırdı; kuş kafesi bir sebeple kaldırılmıştı. Kendine has şekli olan yuvarlak bir masa yavaşça sahneye çıkarıldı; üzerinde bir insanın ancak beline gelecek boyda, siyah satenle örtülü dikdörtgen bir nesne vardı. Masanın yanında, maskesinin ardında tatlı ve sevimli bir gülümsemeyle duran güzel bir “tavşan kız” vardı.
Wen Ran biraz rahatladı, gösterinin müstehcen ve mütevazı karışımı bir şey olduğunu, şimdi ise muhtemelen bir sihirbazlık gösterisi yapılacağını tahmin etti. Tekrar arkasına baktığında, uyuyan Alfa hâlâ uyuyordu ama diğeri gitmişti, koltuğu boştu.
Tüm duvar lambaları aniden karardı, sadece sahne ışıkları kaldı. Wen Ran’ın bakışları sahneye döndüğünde; tavşan kız gülümseyerek siyah sateni bir hamlede çekip çıkardı.
Bu ,sadece yarım insan boyunda, şeffaf cam bir kutuydu fakat içinde biri vardı.
Göz bebekleri istemsizce büyüdü. Beyni olanları algıladığında, içinde dayanılmaz bir mide bulantısı kabardı. O an Wen Ran artık başkalarının bakışlarını umursayamadı; aniden ayağa kalkıp kapıya doğru koştu.
—— O, uzuvları olmayan, eksik bir insandı.
Koridordaki garson endişeyle yardıma geldi ama Wen Ran titrek bir sesle “hayır” diyerek onu savuşturdu. O dolambaçlı yoldan bir an önce çıkmak istiyordu ama o ürkütücü koku bir türlü silinmiyordu; o cam kutudaki adamın uyuşmuş yüzü ve hayattan kopmuş bakışları gözünün önünden gitmiyordu.
Eli duvardaki bir çıkıntıya çarptı;kapı koluydu, belki de terasa açılan kapıydı. Halıya kusmamak için kapıyı açmaya çalıştı ama kapı kolu oynamıyordu. Wen Ran endişeyle kapıya birkaç kez vurdu.
Kapının sol yarısı dışarıdan aniden açıldı. Rüzgar içeri süzüldü, Wen Ran nefes nefeseydi. Titreyen gözleri, kapının dışındaki ince ve uzun bacaklardan yukarı doğru yavaş yavaş tırmandı. Alfa’nın kapı kolundaki elleri soğuk ve bembeyazdı, kemik hatları belirgindi. Parmaklarının arasında yanan bir sigara vardı. Duman dalgalanıyor, Alfa’nın ceketinin yakasındaki, D-rengi pırlantalar ve sarı elmaslarla bezeli güneş şeklindeki broşun üzerinden süzülerek onun geceleyin parıldayan gerçek rengini ortaya çıkarıyordu.
Sonunda, Wen Ran başını kaldırdı ve o karanlık, derin gözlerin içine baktı.
Gece rüzgarı, önce Alfa’nın alnındaki saçları, sonra Wen Ran’ın yüzündeki saçları savurarak vücudundaki rahatsızlığın büyük kısmını anında alıp götürdü.
Yazar’ın notu:
İlk bölüm biraz buruk görünüyor ama ilerledikçe daha iyi olacak. Son kısım biraz acıydı. Bu eserde daha rahat bir ton yakalamayı planlıyorum. Hikâye kanlı ve eski moda, ancak daha şen bir dille yazmak istiyorum…
Zaman çizelgesi “Eternities Still Unsaid” ile uyuşmayabilir o yüzden ikisini karşılaştırmaya gerek yok.
Yine de herkesin beklentilerini düşük tutmasını umuyorum. Kendi seviyemde yazdığım şeylerin herkesin hayal gücüne uymama ihtimali yüksek. Hayal kırıklığı ve memnuniyetsizlik yaşanması normaldir. Eğer size uymayan bir şey bulursanız, vakit kaybetmeden okumayı bırakın
Son olarak; Kan dökülmesine, iletişimsizlik ve mantık hatalarına dikkat edin.