Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 11
Gu Yunchi sigarasını içtikten sonra ortalıktan kaybolmuştu; erkenden ayrılmıştı, belki de biriyle beraberdi. Wen Ran kendinebir köşe buldu ve salondaki türlü türlü insanı izlemeye başladı. Gözü koridor tarafına kaydığında, koyu gri takım elbiseli bir Alfa ile bir Omega’nın peş peşe dışarı çıktığını gördü; Omega’nın saçları hafifçe dağılmış, yüzünde ise belirgin bir kızarıklık vardı.
O Alfa… Wen Ran duraksadı. Eğer yanlış hatırlamıyorsa, Wen Rui’nin onu Huyan Malikânesi’ne yemeğe götürdüğü o akşam masada oturanlardan biriydi. Soyadı Wei miydi yoksa Tang mı, hatırlayamıyordu. Wen Ran sessizce önüne döndü ve sakinleşmek için portakal suyundan bir yudum aldı.
Ancak görünüşe göre sakinleşmesi pek mümkün olmayacaktı. Alfa eline bir kadeh alıp başkalarıyla birkaç kelime konuştuktan sonra bakışlarını köşeye çevirdi. Wen Ran başını kaldırdığında, adamın doğrudan kendine doğru elişini çaresizce izledi.
“Wen Rui’nin kardeşi, değil mi?” Alfa masaya yaslanıp Wen Ran’ı süzdü.
Bakışları Wen Ran’ı rahatsız etmişti, üstelik adamın az önce ne yaptığını tahmin edebiliyordu. Wen Ran fark ettirmeden bir adım geri çekildi ve zoraki bir şekilde selam verdi: “Amca.”
“Ooo, bakıyorum da beni hatırlıyorsun.” Alfa ona doğru hafifçe eğildi. “Duyduğuma göre son zamanlarda Gu Yunchi ile epey yakınmışsınız?”
Açık bir ağız arama çabasıydı. Wen Ran başını salladı: “Hayır.”
“Olsa da sorun değil, herkes yakında öğrenir zaten. Bu arada, Gu Yunchi ile geçinmek zor değil mi? Kendini beğenmiş, aksi, burnu havada… Herkese tepeden bakan biri.”
Başkentte Gu Yunchi hakkında açık açık alaycı konuşabilecek pek az kişi vardı; Wen Ran adamın kesinlikle Wei ailesinden olduğuna kanaat getirdi.
Wei ailesi, başkentin yeni zenginlerindendi. Tek oğulları Wei Lingzhou’nun Konsey Başkanı’nın büyük kızıyla evlenmesi sayesinde piramidin zirvesine tırmanmışlardı. Hırsla Gu ailesini geçmeyi hedefliyorlardı ama ne yazık ki hâlâ Gu ailesine gerçek bir rakip olacak seviyeye gelememişlerdi; sürekli onların gölgesinde kalıyorlardı.
Karşısındaki Alpha muhtemelen Wei Lingzhou’ydu; Gu Yunchi’den neden bu kadar nefret ettiği belliydi.
Ama dert edecek ne vardı ki? Konsey Başkanı’nın kızıyla evlenip dünyaları önüne sermişlerdi, yine de utanmadan dışarıda Omega peşinde koşuyordu. Başını belaya sokmadığı için şanslı sayılmalıydı. Wen Rui’nin böyle biriyle arkadaşlık etmesi, tencere kapak misaliydi.
“Bilmiyorum, onunla pek vakit geçirmedim,” dedi Wen Ran ciddi bir tavırla. “Ama insanlara tepeden bakmasının bir sebebi vardır herhalde.”
Wei Lingzhou şaşırmış gibiydi. Bir süre ona baktı, sonra gizemli bir şekilde gülümsedi: “Bak sen, senin de pek altta kalır yanın yokmuş.”
Wen Ran kaşlarını çattı, aptalı oynuyordu: “Ne demek istediniz amca?”
“Lingzhou.” Wen Rui bir anda belirdi ve Wei Lingzhou’nun koluna vurdu. “Çocukla burada ne konuşuyorsun?”
“Çocuk mu?” Wei Lingzhou dikleşti ve sırıttı: “Doğru ya, bu kadar patavatsızca konuşabilmesinin sebebi bu olsa gerek.”
Onlar gittikten sonra Wen Rui sordu: “Sana ne dedi?”
“Hiç,” dedi Wen Ran portakal suyundan içerek. “Muhtemelen fazla kaçırdığı için saçmalıyordu.”
Davet sona erdiğinde daha özel bir buluşma olacaktı ama Wen Rui gitmeyeceğini söyledi. Chen Shuhui’nin yüzünde hoşnutsuz bir ifade belirdi; Wen Ran, annesinin de Wen Rui ile Fang Yisen arasındaki durumu bildiğinden ve buna karşı olduğundan emindi.
Ama asıl kurban Fang Yisen’di. Wen Ran ona baktığında, Fang Yisen bunu fark edip karşılık verdi. Wen Ran suçlulukla gözlerini kaçırdı.
“Neyse, oğlum bir işe yaramayınca tek gitmek zorundayım,” dedi Chen Shuhui, Wen Rui’ye bir bakış fırlatarak. Wen Rui ise elleri cebinde, tepkisizce duruyordu; sanki umursamıyor ya da cevap vermeye tenezzül etmiyordu.
Bir bakıma Chen Shuhui mükemmel bir Omega’ydı. Kararlı ve sert yöntemleri vardı. Kendini müziğe adamış bir çellistten, sallantıdaki bir şirketi tek başına ayağa kaldıran bir kadına dönüşmüştü. Diğer her şeyi bir kenara bıraksak bile, Wen Ran ona hayrandı.
Dönüş yolunda Fang Yisen ön koltukta, Wen Ran ve Wen Rui ise arkadaydı. Wen Rui şoföre, “Önce Wen Ran’ı eve bırak,” dedi.
“Benim evimin önünden geçeceğiz, ben önce ineyim,” dedi Fang Yisen.
Wen Ran camdan dışarı baktı; belki de o an o arabada olmaması gerekiyordu.
Birkaç saniye sessizlikten sonra Wen Rui, “Benim evime geliyorsun,” dedi. Şehir merkezinde kendine ait bir evi vardı.
Fang Yisen, “Yarın iş seyahatine çıkacaksın, dinlenmen lazım. Benim de halletmem gereken dosyalar var,” diye karşılık verdi.
Wen Rui daha fazla konuşmadı, suratı asıktı. Şoför bu tür durumlara alışkındı; tek kelime etmeden arabayı Fang Yisen’in oturduğu sitenin önüne sürdü. Fang Yisen indi, Wen Rui de peşinden… Kapı kapanır kapanmaz şoför gaza bastı.
Arka camdan bakan Wen Ran, Wen Rui’nin Fang Yisen’i bileğinden tutup siteye doğru çekiştirdiğini gördü. Fang Yisen direnmedi, sakin bir şekilde peşinden gitti.
Wen Rui’nin bu kadar yakışıklı olup neden hep berbat işler peşinde koştuğunu anlayamıyordu. Kalbi ağırlaşan Wen Ran, aniden Gu Yunchi’nin Wen ailesine tekrar küfretmesini duymak istedi; belki o zaman kendini daha iyi hissederdi.
Cuma günü Wen Ran, hazırlık okulunun giriş sınavına girdi. Bu okul doğrudan Konsey hükümetine bağlıydı. Giriş şartı feromon seviyesinin en az A sınıfı olması ve özel testlerden geçmekti. Buraya gönderilme sebebi basitti: Gu Yunchi de burada okuyordu ve öğrencilerin çoğu seçkin ailelerdendi; bu bir güç gösterisiydi.
Bu iki gün boyunca Gu Yunchi evde yoktu. Hazırlık okulunun sadece S-seviyeler için düzenlediği bir etkinliğe katıldığını duymuştu. Normalde okula pek uğramayan birinin neden böyle bir etkinliğe katıldığı belliydi: Wen Ran’ı görmek istemiyordu. Wen Ran bunun farkındaydı.
Sınav saat dörtte bitti. Wen Ran okul kapısında sırt çantasıyla dururken, çok düşünmeden Gu Yunchi’nin evine gidip uçak modeliyle vakit geçirmeye karar verdi. Okul açıldıktan sonra her gün gitmek için bir bahanesi kalmayacaktı, bu son şansıydı.
Şoförü çağırmadı, villaya kendi başına gitti. Bu süre zarfında güvenlik artık yüzüne alışmıştı; Gu Yunchi’nin korumalarını arayıp onay aldıktan sonra devriye arabasıyla onu kapıya kadar bıraktılar.
“Bugün gelmezsin sanmıştım!” 339 onu görünce sevindi.
“Sınav erken bitti, ben de geldim.”
Wen Ran küçük salona geçti. Yerdeki parçalar yavaş yavaş tekrar bir helikoptere dönüşmek üzereydi. Montaj sırasında çizim yapması gerekmediği için süreç çok hızlı ilerliyordu. Çantasını bıraktı, yere çömelip işe koyuldu. 339 da ona eşlik etti.
Zaman su gibi aktı. Wen Ran modele dalmışken 339 gizlice aşçıya akşam yemeği hazırlattı. Wen Ran kalıp yedi. Yarının Cumartesi olduğunu hatırlayınca rahatladı ve montaja devam etti; nasılsa Gu Yunchi evde olmayacaktı.
Saat dokuzu geçtiğinde Wen Ran laf arasında sordu: “Küçük Efendi ne zaman döner?”
“Bugün.”
“Aa? O zaman ben gideyim.”
“Dur gitme hemen, gelmek üzeredir. Üstelik sistem yine ateşinin çıktığını gösteriyor.”
Tam o sırada salondan sesler geldi. Wen Ran dışarı çıktı ve Gu Yunchi’nin çantasını koltuğa fırlatıp asansöre yöneldiğini gördü. Yol üstünde Wen Ran’a bir bakış attı: “Burası senin evin mi yoksa benim mi?”
Böyle zamanlarda üzerine çöken o karanlık hava çok ağırdı. Wen Ran yutkundu: “Senin evin, hemen gidiyorum.”
“Doktoru çağırayım mı?” 339 da alttan alıyordu; kaç gündür o on kilo kahveyi öğütüp bitirememişti.
Asansör kapıları kapanırken, Gu Yunchi 339’un sorusuna cevap veriyordu ama gözleri Wen Ran’ın üzerindeydi: “Gerek yok.”
“Gidemezsin.” Asansör yukarı çıkar çıkmaz 339, Wen Ran’ın önünü kesti. “Doktoru kabul etmiyor… Sen… ona biraz yardım eder misin?”
“Dayak yerim gibi geliyor.” Wen Ran’ın asıl amacı Gu Yunchi hastayken rolünü iyi oynamaktı ama az önceki bakışları katil gibiydi; canı daha tatlıydı. “Sen ona ilaç ve su götür, ben kaçtım.”
“Olmaz! Lütfen lütfen…” Daha cümlesini bitiremeden 339’un sistemindeki veriler kesildi. 339 çığlık attı: “Ah! Bilekliğini çıkardı! Bu deli, ateşi varken neden duşa giriyor ki?”
Wen Ran da şaşırmıştı: “Küçük Efendi gerçekten çok titizmiş…”
Sonunda gidemedi. 339’un yalvarmalarıyla elinde baskılayıcı ve ateş düşürücü ilaçlarla ikinci kata çıktı. Odanın kapısını açmadan önce 339 onu durdurdu ve ciddi bir sesle konuştu: “Sana bir şey demem lazım. Hatırlıyor musun geçen sefer ateşi sadece bir öğleden sonra düştü, her zamankinden çok daha hızlıydı.”
“Hatırlıyorum.”
“Pekala, aslında bunun sebebi senin boyunluğunun ayarının en yüksekte olmamasıydı. Feromonların dışarı sızdı, bu yüzden o kadar çabuk iyileşti. Anlıyor musun?”
“Anlıyorum.” Wen Ran bir an durakladı. “Ha?”
“Şey… Şimdi boyunluğunun ayarını bir kademe düşürebilir misin?”
Mantık basitti, çok düşünmeye gerek yoktu. 339’un neden ısrarla kalmasını istediği şimdi belli olmuştu. Wen Ran, Gu Yunchi’nin kendi sızan o azıcık feromonunu gerçekten alabildiğine ve kendisinin bir tür ‘mucize ilaç’ olduğuna inanamıyordu.
339 bunu fark ettiyse, Gu Peiven de çoktan öğrenmiş olmalıydı. Bu yüzden Wen Ran’ın reddetme şansı yoktu; kameralar çoktan açılmıştı, seyirci koltuğunda Wen ailesinin kaderini elinde tutan büyük isimler oturuyordu. Rolünü kusursuz oynamak zorundaydı.
“Tamam,” dedi Wen Ran. Elini boyunluğuna götürdü; bip sesiyle ayarı bir kademe düşürdü.
Seks bağımlılığını başka Omegalarla çözebilirdi, Gu Yunchi’nin yatağına girmek isteyen binlerce kişi vardı. Ama geri kalan sorunları ancak yüksek uyumlu olan Wen Ran çözebilirdi. Kabul etmek lazımdı ki, Wen ailesi bu hayat damarını çok iyi yakalamıştı.
“Üzülme lütfen.” 339 hüzünle gözlerini indirdi. “Başkanın asistanından gelen talimat böyle; gelecekte onun bu rahatsızlıklarından daha az etkilenmesini sağlaman gerekiyor. Bugünlük… sadece bir deneme.”
“Anlıyorum,” dedi Wen Ran teselli edercesine gülümseyerek. “Zaten yapmam gereken bu.” Aksi takdirde burada durmaya ne hakkı olurdu ki? Dersler bir kılıftı, o altmış milyonluk proje de cabası… Dünyada bedava yemek yoktu.
339 , “Ama ben neden üzülüyorum Wen Ran?” diye sordu.
Wen Ran şaşırdı. Kapıyı itmeden önce durdu ve 339’a baktı: “Belki de beni arkadaşın olarak gördüğün içindir.”
Kendi ailesinde bir piyon, Gu ailesinde ise Gu Yunchi’nin kontrolden çıkan feromonları için bir ilaç. Kulağa çok önemliymiş gibi gelse de aslında herkesin her istediğini yaptırdığı, hor görülen bir araçtı sadece. Bu garip çelişkiyi Wen Ran tamamen kabul ediyordu; o, kabullenmekte ustaydı.
Ama yine de birinin -bir robotun bile olsa- onun için üzülmesi dokunmuştu.
Kapıyı açıp içeri girdi. İçerisi çok sessizdi. Sadece yatağın başındaki ince lamba yanıyordu, odayı aydınlatmaya yetmiyordu bile. Burnuna daha önce hiç almadığı bir koku çarptı; çiçek ya da meyve kokusuyla karışık hafif bir içki kokusu gibiydi. Muhtemelen Gu Yunchi yine lüks bir koku kullanmıştı. Wen Ran kokuyu içine çekerken aklında tek bir düşünce belirdi: ‘Markasını sormalıyım.’
Parfümlerle hiç ilgilenmezdi ama bu koku onu garip bir şekilde çekmişti.
Oda çok büyüktü. İçeriye doğru ilerlediğinde karanlık banyoda Gu Yunchi’yi hayal meyal gördü, ışığı açmamıştı, yeni duş almış olmalıydı. Wen Ran çekinerek konuştu: “Sana ilaç getirdim.”
Cevap gelmedi. Wen Ran ilacı başucuna bırakmak için yatağa doğru döndü. Bir iki adım atmıştı ki, banyodan çıkan ayak seslerini duydu. Acele etmeden, halının üzerine basınca boğuklaşan sesler yaklaşıyordu. Wen Ran arkasına bakmaya cesaret edemedi; göz göze gelirlerse azar işiteceğinden korkuyordu.
İlaçları ve suyu komodinin üzerine bıraktı. Ayak sesleri artık çok yakındı. Wen Ran bardağı bırakırken arkasına döndü: “İçki içtin mi? İçtiysen ilaç içme-”
Cümlesi yarım kaldı. Daha ne olduğunu anlayamadan, Gu Yunchi boğazına yapışıp onu yatağa bastırdı. Wen Ran’ın boğazından boğuk bir inilti çıktı.
Yazarın Notu
Hemen sevişmeyecekler, biri GuWen’e sevişmek zorundasınız dese ikisi de intihar etmeyi tercih ederdi.