Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 10
- Home
- Imprisoned in Eternal Night
- Bölüm 10 - Gerçekten Aptal Mısın Yoksa Numara Mı Yapıyorsun?
Kısacık iki kelime yüzünden gece boyu Wen Ran’ın gözüne uyku girmedi. Gu Yunchi’nin aseksüel olduğu için heyecan aradığını sanmıştı; meğer durum tam tersiymiş.
Aslında seks bağımlılığı bir tür psikolojik hastalık sayılırdı. Duyduğuna göre Gu Yunchi yıllardır her ay düzenli sağlık kontrolü yaptırıyordu; şimdi bakınca, muhtemelen sadece fiziksel değil, psikolojik değerlendirme ve tedavi de görüyordu.
S-seviyeleri doğuştan genetik olarak stabildi; özellikle S-seviye Alpha’lar, kızgınlık dönemlerini bile iradeleriyle kontrol edip vücut dengelerini uzun süre koruyabilirlerdi. AO dünyasında çoğu fizyolojik sorun feromonlarda gizliydi. Gu Yunchi’nin feromonlarında veya bezlerinde mutlaka bir sorun çıkmış olmalıydı ki; bu durum sık sık ateşlenmesine, baş ağrılarına ve Wen Rui’nin dediği o “seks bağımlılığına” yol açmıştı. Bu, bir S-seviye için devasa bir kontrol kaybı demekti.
Şimdi Wen Ran, Gu Yunchi’nin neden “uçkuruna düşkün bir sapık” olduğunu anlayabiliyordu: Birincisi çok zengindi, ikincisi ise fiziksel bir zorunluluğu vardı. Hem nesnel hem de öznel şartlar sağlanmıştı; kendisi de onun yerinde olsa sapıtırdı, üstelik Gu Yunchi’nin herhangi bir Omega’yı hamile bırakma gibi bir derdi de yoktu.
Wen Ran da endişelenmiyordu; sonuçta Gu Yunchi ona dönüp bakmazdı bile ve yatağında muhtemelen hiçbir zaman insan eksik olmazdı. Bu durumun özünde kendisiyle bir ilgisi yoktu.
Sabah kalkıp aşağı indiğinde, Chen Shuhui yemek masasında oturuyordu. Wen Ran onunla en son ne zaman kahvaltı ettiğini neredeyse unutmuştu.
“Anne.”
Chen Shuhui başını bile kaldırmadı: “Kahvaltını et.” Makyajsız haliyle biraz yorgun görünüyordu, saçları gevşekçe toplanmıştı. Koyu yeşil ipek pijama takımıyla bir yandan yemek yiyor, bir yandan telefonundaki dosyaları inceliyordu.
“Abim bu akşamki davete benim de gitmem gerektiğini söyledi, doğru mu?” Dün Wen Rui laf arasında söylemişti ama Wen Ran emin olamamıştı, gitmek de istemiyordu. Daha önce hiç onlarla bir davete katılmamıştı; Wen ailesinin beslediği bir kedi ya da köpek gibiydi. Sosyalleşmesine veya dünyayı görmesine gerek yoktu; tek görevi bir Omega olarak şekillendirilip, uygun zaman geldiğinde çıkar karşılığı pazarlanmaktı.
“Gu Yunchi orada olacak, bu yüzden senin de gitmen lazım.” Chen Shuhui ona bir bakış attı. “Aranızdaki şey hâlâ gizli tutulsa da, halka açık yerlerde birlikte görünmenizin her zaman faydası vardır. Birileri elbet bizimle Gu ailesi arasındaki ilişkiyi fark etmeye başlayacaktır.”
“Tamam.” Reddedemeyeceği bir şeydi, bu yüzden kabullendi. Sonra aklına başka bir şey geldi: “Gelecek cuma hazırlık okulunun giriş sınavı mı var?”
“Evet, sağlık raporun çoktan gönderildi, bir sorun yok. Sınava iyi çalışsan yeter.”
Yapay bir Omega’nın sağlık raporunu, doğuştan A-seviye bir Omega gibi gösterip hazırlık okulunun denetiminden nasıl başarıyla geçirdiklerini Wen Ran bilmiyordu. Tıpkı Wen Rui’nin Gu Yunchi’nin sağlık durumunu nasıl öğrendiğini bilmediği gibi ama hiçbirini sormaya hakkı yoktu.
Wen Ran sadece bir piyondu ve piyonun tek görevi yerleştirilmeyi beklemektir, hamleyi yapan elin düşüncelerini ve yöntemlerini sorgulamaya yetkisi yoktur.
Akşamki davetin temasının ne olduğunu Wen Ran tam çözememişti ama pek de önemli değildi. Chen Shuhui ve Wen Rui erkenden eve gelip hazırlandılar. Wen Rui’nin asistanı, Fang Yisen adında yakışıklı ve sade görünümlü bir Beta da onlarla gelmişti. Otele giderken Wen Ran ile aynı araçtaydı.
“Küçük Efendi Wen.” Araca binerken Wen Ran’ı alçak sesle selamladı.
“Merhaba Asistan Fang.”
Fang Yisen gülümsedi, yanağında hafif bir gamze belirdi. Havası çok farklıydı, pek iş dünyasından birine benzemiyordu. Wen Ran, onun Wen Rui gibi birinin altında nasıl çalıştığını merak etti; bu alt-üst ilişkisi birbirine hiç uymuyor gibiydi.
Yol boyu konuşmadılar. Otele vardıklarında Wen Ran ve Fang Yisen önce indi. Ardından diğer aracın kapısı açıldı; Wen Rui aşırı huzursuz bir ifadeyle indi, muhtemelen yolda yine annesiyle kavga etmişti. Anne-oğuldan ziyade, pek çok konuda anlaşamayan ama çıkarları gereği birbirine mahkum olan iki rakip ortağa benziyorlardı.
Balo salonuna vardıklarında Chen Shuhui bir yandan tanıdık misafirleri gülümseyerek selamlıyor, bir yandan ilerliyordu. Davette Gu Peiven yerine Gu Chongze’nin olduğunu görünce gülümsemesi hayal kırıklığıyla hafifçe söndü ama yine de nezaketle elini uzattı: “Gu Bey.”
“Gu Amca.” Wen Ran da selam verdi.
“Hı-hı.” Gu Chongze hafifçe başıyla onayladı ve dedi ki: “Yunchi muhtemelen teras tarafındadır.”
Chen Shuhui de o tarafa bakınca, Wen Ran durumu anlayıp: “O zaman ben gidip onu bulayım. Teşekkürler Gu Amca, size iyi sohbetler,” dedi.
Öyle demişti ama hemen terasa gitmedi. Diğerleri gibi sadece içki içip sohbet ederek karnını doyurabilen biri değildi. Yakındaki masalardan birkaç küçük pasta alıp göze çarpmayan bir köşeye çekildi ve sessizce karnını doyurdu. Yemek yerken etrafa bakınca, davette birkaç ünlünün de olduğunu fark etti.
Karnı doymuştu, artık gidip Gu Yunchi’den azar işitebilirdi. Ağzını sildi, balo salonunun en sağındaki koridordan terasa doğru yürümeye başladı. Yol boyu ışıklar yanmıyordu, karanlıktı. Koridorun iki yanında küçük toplantı odaları vardı ve çoğunun kapısı açıktı. Sadece birinin kapısı yarı aralıktı; geçerken içeriden gelen çok hafif, kısa bir inleme sesi duydu. Dikkat kesildi ama ses kesilmişti, yürümeye devam etti.
Teras kapısının açık olduğunu fark etti ama terasın koridordan yarım basamak daha alçak olduğunu dark edememişti. Bu yüzden adımını attığında boşluğa bastı, dengesini kaybedip sendeleyince de elindeki küçük pasta tabağı yere düştü.
Dengesini sağladıktan sonra rezil bir halde başını kaldırdı. Şanssızlık bu ya, birkaç metre ötedeki Gu Yunchi ve ona çok yakın duran bir Omega ona bakıyordu.
İlk tepkisi, su mavimsi abiye giyen Omega’nın çok tanıdık gelmesiydi. Hastanede yattığı aylarda, televizyondaki o çok popüler dizide —sıkıntıdan parça parça izlediği o dizide— bu Omega başrollerden biriydi. Henüz yirmi yaşında bile olmayan, sinema dünyasının yükselen yıldızı dönemin en popüler isimlerinden biriydi.
İkinci tepkisi ise; Gu Yunchi’nin aşk gecesini böldüğüydü. Ölecekti.
Ölüme mahkum Wen Ran, elinde boş tabakla orada donup kalmışken; Gu Yunchi ve Omega ona vakit ayırmayıp önlerine döndüler. Wen Ran, Omega’nın Gu Yunchi’ye “Gerçekten beni yine mi reddediyorsun?” diye sorduğunu duydu. “Bir daha sormana gerek yok.”
“Hıh, yine soracağım. Seni her gördüğümde soracağım.” Omega başını kaldırıp Gu Yunchi’nin beline çok samimi bir şekilde dokundu: “Belki sarhoş olup kontrolünü kaybedersin sanmıştım, hiç eğlenceli değilsin.”
O dokunuş Wen Ran’ı dehşete düşürdü; etrafta bir magazin muhabiri pusuya yatıp fotoğraf çekerse kıyamet kopardı.
Omega sözünü bitirip çıkışa doğru yürüdü. Wen Ran’ın yanından geçerken, yoldaki küçük bir kediye ya da köpeğe söyler gibi sevimli bir tonda: “Ne kadar da aptal,” dedi.
Öyle etkileyici ve tatlı bir sesti ki, Wen Ran nedenini bilmeden kızardı ve Omega giderken arkasından bakmadan edemedi.
Tekrar önüne döndüğünde, Gu Yunchi’nin o asık suratı atmosferi anında buz noktasına çekti. Bugün takım elbise giymişti ve Hu-yan Malikânesi’ndeki o geceyle tamamen örtüşüyordu. Simsiyah takımı uzun boyunu daha da belirginleştirmiş, kınındaki bir kılıç gibi asil gösteriyordu; ancak bu seferki broşu kelebek şeklindeydi.
“Sana pasta getirmiştim.” Bunu dedikten sonra pastanın yerde olduğunu fark etti. Wen Ran eğilip yerden aldı, Gu Yunchi yanlış anlamasın diye açıkladı: “Ama yanlışlıkla yere düştü, artık yenmez.”
Gu Yunchi ruhsuz bir sesle sordu: “Sana bana pasta getirmeni mi söyledim?”
“Şey, hayır.” Wen Ran hafifçe terledi. “Özür dilerim, sizi böldüğüm için.”
“Parazit misin sen?” Gu Yunchi tekilasından bir yudum alıp sordu.
“Muhtemelen hayır.” Ama aşağı yukarı öyleydi… Wen Ran, Gu Yunchi tarafından aşağılanmaya alıştıkça artık pek utanmadığını, yüzünün daha da astar tuttuğunu fark etti; bu da bir tür gelişmeydi. Eliyle çenesini kaşıdı: “O zaman ben gideyim.”
“Buraya gel.”
Bir an duraksayan Wen Ran, tereddütle ama itaatkâr bir şekilde yanına gitti ve bir metre mesafede durdu. Gu Yunchi’nin gözleri çok derin ve siyahtı; doğrudan baktığında insanda sebepsiz bir korku uyandırıyordu. Wen Ran yine yanlış bir şey söyleyip onu kızdırmamak için sessizliğini korudu. Gerçi Gu Yunchi bugün içmişti, belki huyu biraz daha iyi olurdu.
Gu Yunchi bir süre Wen Ran’a baktı, sonra aniden kadehini bırakıp üzerine yürüdü. Wen Ran olduğu yerde dondu. Gu Yunchi’nin sağ eli omzuna baskı yaptığında neredeyse kafası karıncalandı, sırtından soğuk terler boşaldı, aşağı itecek diye korktu, burası yirmi üçüncü kattı.
Aşağı itilmedi; sadece Gu Yunchi onu omzundan tutup bir tarafa çevirdi. Gu Yunchi arkasında durdu ve diğer eliyle bir yönü işaret etti: “Pencere.”
Terasta rüzgârda hafifçe sallanan dev bir şemsiye vardı. Gu Yunchi’nin işaret ettiği yere, şemsiyenin altından bakınca; Wen Ran aynı katın koridor sonundaki bir pencerede duran iki kişiyi gördü; Wen Rui ve Fang Yisen.
Etrafını saran hafif tekila kokusu ve Gu Yunchi’nin hâlâ omzunda duran eliyle Wen Ran kımıldamaya bile cesaret edemedi, sadece pencereye dikti gözlerini. Wen Rui ve Fang Yisen’in iş konuştuğunu sanmıştı ama olaylar hayal gücünü aştı. Yarım dakika geçmeden, Wen Rui, Fang Yisen’i belinden kavrayıp duvara sıkıştırdı, gözlüğünü çıkardı ve onu öpmeye başladı.
Wen Ran’ın açısındandan sadece Wen Rui’nin sırtı görünüyordu; Fang Yisen onun gölgesinde kalmıştı, sadece çenesi görünüyordu. Başta biraz direnir gibi olup omuzlarından itti ama sonra vazgeçti; itaatkâr bir şekilde Wen Rui’nin boynuna sarıldı, parmaklarıyla yakasını kavradı.
Wen Ran’ın az önceki sorusu cevabını bulmuştu; demek Wen Rui ve Fang Yisen böyle anlaşıyorlardı.
Omzundaki baskı hafifledi, Gu Yunchi elini çekti. Wen Ran, onun neden bunu izlettiğini anlamayarak şaşkınlıkla ona baktı. Gu Yunchi’nin güzel şekilli dudaklarına bakarken aklından tuhaf bir düşünce geçti: Bu ağızdan nasıl bu kadar ağır laflar çıkabiliyordu?
Tam bunu düşünürken bir daha laf işitti: “Sizin ailede hiç normal insan yok mu?”
Gerçekten yoktu ama Wen Ran yine de anlamayarak sordu: “Asistanla aşk yaşamak yasak mı?”
“Fang Yisen eskiden bir otomobil markasının dış tasarımcısıydı, geleceği çok parlaktı.” Gu Yunchi lafı uzatmadan kestirip attı: “Sonra abin ona göz koydu ve eve kapatıp altı ay boyunca dışarı salmadı.”
Beyni birkaç saniyeliğine kısa devre yaptı. Wen Ran ağzını açtı ama ses çıkaramadı. Ardından Gu Yunchi’nin devam ettiğini duydu: “Sonra da asistanı oldu; her gün abine hizmet ediyor.”
Uzun bir sessizlikten sonra Wen Ran fısıldayabildi: “Bilmiyordum…” Bilmediği çok şey vardı. O bir koza içinde büyümüştü. Hatta Gu ailesinin, Wen ailesiyle ilgili her şeyi, en ince ayrıntısına kadar araştırdığını bile tahmin etmemişti.
“Şimdi biliyorsun.” Gu Yunchi kadehindeki tekilayı bitirdi. “Hedefe ulaşmak için her yolu mübah görmek muhtemelen sizin ailenin genetiğinde var.”
Wen Rui bir de Gu Yunchi’nin arkasından atıp tutmaya utanmıyordu; asıl kendisi berbat biriydi. Wen ailesi gerçekten de Gu Yunchi’nin tüm önyargılarını hak ediyordu. Wen Ran o pencereye, Wen Rui ve Fang Yisen gidene kadar baktı. Çökmüş bir halde cevap verdi: “Çok haklısın.”
Gu Yunchi’ye göre bu “yüzsüzlük” gibi görünüyordu. Ona alaycı bir bakış atıp teras kapısına yöneldi. Wen Ran başını eğip yavaşça peşinden gitti.
Karanlık koridorda yine o yarı aralık kapının yanından geçiyorlardı. Wen Ran bu sefer içeriden gelen küçük bir inleme sesini netçe duydu. Durdu ve fısıltıyla sordu: “Duydun mu?”
Gu Yunchi arkasına döndü, tepkisizce ona baktı. Wen Ran: “Sanki biri bağırıyor,” dedi.
Zihninden pek çok ihtimal geçti; sonunda birinin sarhoş olup fenalaştığını düşündü. Kapının yanına gitti, biraz aralayıp içeri süzüldü ve zifiri karanlığa doğru sordu: “Yardım-”
“Yardıma ihtiyacınız var mı?” diyemeden, arkasından serin bir el hızla gelip ağzını kapattı ve onu odadan dışarı, koridora doğru geri çekti. Panik içinde elindeki boş pasta tabağı halıya tok bir sesle düştü. O sırada odadaki ses tekrar duyuldu; kesik kesik ve bariz bir şekilde zevk dolu bir inlemeydi bu.
Neler olduğunu anlayınca Wen Ran’ın beyni alev aldı. Gu Yunchi’nin eli hâlâ ağzını ve burnunu kapıyordu; boğuluyormuş gibi hissettiği için panikle onun bileğini kavradı. Sırtı Gu Yunchi’nin göğsüne yaslanmıştı; boy farkı yüzünden Gu Yunchi’nin nefesini tepesinde hissedebiliyordu. Wen Ran gözlerini kırpıştırdı; koridorun hemen dışında kalabalık bir balo salonu varken, birilerinin kapıyı aralık bırakıp burada sevişecek kadar cesur olmasını anlayamıyordu. Bir de Gu Yunchi’nin onu tek hamlede çekip alırken kullandığı o devasa gücü anlayamıyordu; onun elinde sanki bir naylon poşet gibiydi, tek çekişte sürüklenmişti.
Gu Yunchi bir elinde boş kadehini tutuyor, diğer eliyle Wen Ran’ın ağzını kapıyordu. Wen Ran’ın yüzü o kadar küçüktü ki, Gu Yunchi’nin avucu yüzünü tamamen kaplamıştı. Parmak aralarından sıcak ve hızlı nefesler sızıyordu. Gu Yunchi başını eğip tepeden ona baktı ve alçak sesle sordu:
“Gerçekten aptal mısın yoksa numara mı yapıyorsun?”
Wen Ran güçlükle elini kenara itti, derin derin nefes aldı. Adem elması boyunluğunun altında inip kalkıyordu. Hızlıca bir özeleştiri yaptı; gerçekten aptal olduğunu düşündü ama “çok” aptal da değildi, herhalde ortalarda bir yerlerdeydi. Bu yüzden Gu Yunchi’nin sorusundaki şıklardan ortadaki seçeneği seçip kafası karışık bir halde cevap verdi:
“…Yoksa.”
“Beynin sorunlu,” dedi Gu Yunchi. Kadehini Wen Ran’ın eline tutuşturup onu bıraktı ama balo salonuna gitmek yerine tekrar terasa yöneldi.
“Ne oldu?” diye sordu Wen Ran anlamayarak.
Gu Yunchi arkasına bile bakmadan: “Sigara,” dedi.
Yazarın Notu:
Ran: Dünya devasa bir seks partisi sanki…