Her Mountain Her Sea - Bölüm 9
Bir öğrencinin görevi öğrenmekti ama çoğu öğrenci öğrenmeyi pek sevmezdi; tıpkı yetişkinlerin görevinin çalışmak olması ama çoğunun işe gitmekten nefret etmesi gibi…
Chi Tang da o “çoğu öğrenci” grubuna dâhildi. Bu yüzden You Yu’nun soruları anlatma teklifini duyar duymaz refleks olarak reddetti:
“Dinlemek istemiyorum.”
You Yu, ona “Düzgün çalış,” diye baskı yapmadı. Sadece sakince, “O zaman canın ne zaman isterse o zaman söyle,” dedi.
Bu tavır Chi Tang’a garip gelmişti. Sıra arkadaşı tekrar önüne dönüp kendi işine daldığında, Chi Tang elindeki kalemi çevirirken bir anda fena halde sıkıldığını fark etti. Başını kaldırıp etrafına baktı; etüt saatiydi. Bazı öğrenciler ödev yetiştirme telaşındaydı, bazıları sınavdaki hatalarını ayıklıyordu. Kimileri gizlice telefonuyla oynuyor, kimileri küçük gruplar halinde fısıldaşıp kıkırdıyordu. Müzik dinleyenler, sessizce şakalaşanlar… Herkesin bir meşgalesi vardı.
Ama o… sadece sıkılıyordu. Yapmak istediği hiçbir şey yoktu. Yanında oturan You Yu ise sanki bambaşka bir boyutta, kendi dünyasına dalmıştı.
Chi Tang sınav kâğıdını çıkarıp şöyle bir göz gezdirdi. Yanlışlarını düzeltmişti ama kâğıtta sadece doğru cevaplar yazıyordu; o sonuca nasıl ulaşacağını hâlâ bilmiyordu. Matematik öğretmenleri ise çözüm anlatma konusunda tam bir felaketti. Adam, sanki tüm öğrenciler kendi IQ seviyesindeymiş ve yıllardır matematik okyanusunda yüzüyormuş gibi davranıyordu. Ona göre her soru çocuk oyuncağıydı, bu yüzden de üzerinden jet hızıyla geçip gidiyordu. Genç öğretmen, bu “kafa basmayan” öğrencilerin anlaması için konuyu küçük parçalara bölmesi gerektiğini fark etmiyordu bile; zaten buna sabrı da yoktu.
Bu yüzden sınıfta çözümleri dinlemek, Chi Tang’ı daha büyük bir çıkmaza sokuyordu. Sonunda o da pes edip boş boş duvara bakmayı tercih etmişti. Belki gerçekten yapacak daha iyi bir işi olmadığından, belki de yanındaki kişinin çalışkanlığı ona da bulaştığından, bir şekilde sorularla uğraşmaya başladı. Kitabı ve test fasiküllerini karıştırarak bir yol bulmaya çalıştı.
Ancak matematik soruları, öğrencinin keyfine göre çözülmezdi. Bir soruya boş boş kafa patlatmak sadece baş ağrıtırdı. Chi Tang’ın çalışma hevesi yarım ders bile sürmeden sönüp gitti. Yanındaki silgiyi parmağıyla dürtüp You Yu’nun tarafına doğru kaydırdı. You Yu silgiyi tutup o berrak bakışlarını ona çevirdi ve tekrar sordu:
“Çözümleri anlatmamı ister misin?”
“…İyi, dinleyeceğim.”
You Yu biraz daha yaklaştı ve sanki bu anı bekliyormuş gibi bir karalama defteri çıkardı.
“O zaman ilk sorudan başlayalım.”
Sesi yumuşak ama çok netti. Chi Tang’a karmaşık gelen o kördüğüm soruları adım adım parçaladıkça, her şey bir anda berraklaşmaya başladı; sanki gözlerinin önündeki sis dağılıyordu. Mantık yürüterek sonuca ulaşmanın verdiği o his… aslında oldukça keyifliydi.
Chi Tang doğru cevabı yazdıktan sonra ona dönüp, “Eğer öğretmen olsaydın, kesinlikle harika olurdun,” dedi. You Yu en küçük detaylara iniyor, en ufak bir kafa karışıklığını bile hemen sezip açıklıyordu. “Ne kadar uğraşırsam uğraşayım çözemediğim sorular, sen anlatınca ne kadar kolay geliyor…”
You Yu sınav kâğıdını çevirdi: “Bu biraz oyun gibi. Eskiden bunlar dağınık parçalardı, şimdi ise o parçaları birleştirip farklı resimler oluşturuyoruz.”
“Öyleyse benim parçalarım her yere saçılmış olmalı, o yüzden birleştiremiyorum.”
“Sorun değil. Beraber toplarız.”
Chi Tang kalemiyle onun kalemini dürttü: “Ne kadar da kolay söylüyorsun!”
You Yu istifini bozmadan başka bir soruyu işaret etti: “O zaman bu parçadan başlayalım.” İşaret ettiği soru, sınavın en zor “bonus” sorusuydu.
Chi Tang görür görmez pes etti: “Bu imkansız, çok zor.”
You Yu’nun ifadesi değişmedi, defteri çoktan hazırlamıştı: “O kadar da değil. Sadece biraz kurnazca hazırlanmış.”
Chi Tang iç çekti: “Sanki bir insandan bahsediyorsun.”
Ama gerçekten de anlamıştı. Garipti; You Yu resmen mucize yaratıyordu. Anlatımın ortasında Chi Tang bir an başını kaldırdığında, önlerindeki Zhao Rongrong’un sandalyesini geri çekip pürdikkat onları dinlediğini fark etti. Parmağıyla You Yu’nun kalemine dokunup “Bir saniye,” dedi. Ardından boğazını temizledi:
“Bakıyorum da birileri kulak kabartıp başkalarını dinlemeye bayılıyor?”
Öndeki sandalye hızla ileri kaydı. Zhao Rongrong, utançtan kıpkırmızı olmuş kulaklarıyla sanki canla başla ödev yapıyormuş gibi davranmaya başladı. Chi Tang hafifçe sırıttı; dirseğini masaya koyup çenesini eline dayadı. Kaşlarını kaldırarak “Sana dinletmem,” der gibi bir tavır takındı. You Yu gülümsedi ve devam etmesini işaret etti.
O günden sonra her etüt saatinde You Yu ona sadece yanlışlarını değil, doğru yaptığı soruları bile tek tek mantığıyla anlattı. Her şey bittiğinde Chi Tang kâğıdına bakıp şunu düşündü: Eğer sınava şimdi girse, ezberden değil gerçekten anlayarak tam puan alabilirdi.
Ama asıl şaşırtıcı olan, bu kadar uzun süre hiç sıkılmadan ders çalışabilmiş olmasıydı. Muhtemelen anaokulundan beri en çok kafa yorduğu zamandı bu.
“En azından işe yaradı ama senin de vaktinden çaldım,” dedi Chi Tang, kâğıdını katlayıp bu kez özenle matematik kitabının arasına koyarken.
You Yu, onun diğer dağınık kâğıtlarını da düzenliyordu. Chi Tang her şeyi gelişigüzel fırlattığı için, You Yu artık bunları toparlamayı kendine görev edinmişti. Başını salladı:
“Zamanımı harcamıyorsun.”
Chi Tang bunu bir teselli cümlesi sandı: “Harcamıyorsam ne yapıyorum? Zaten bildiğin şeyleri bana anlatıyorsun, sana ne faydası var ki?”
“Bir faydası yok. Ama bir şeyi yapmaktan hoşlanıyorsan, ona ne kadar vakit ayırdığının bir önemi kalmaz.”
You Yu tek başına çalışırken huzurluydu ama Chi Tang yanındayken… nedense daha mutlu hissediyordu. Belki de Chi Tang’ın dünyası ona daha ilginç geliyordu. Chi Tang ise bu mantığı kavrayamadı:
“Birine ders anlatmanın nesi zevkli olabilir ki? Öğretmenliğe mi merak saldın?”
You Yu cevap vermedi, fizik sınavını çıkardı: “Sırada fizik var mı?”
O sırada zil çalmış, teneffüs başlayalı birkaç dakika olmuştu bile. Chi Tang ayağa fırladı:
“Hocam, ben bir lavaboya gidip geliyorum. Fiziği sonra hallederiz.”
Ellerini cebine sokup hızlıca sınıftan çıktı. Kısa saçları yürürken hafifçe dalgalanıyordu. Güneş ışığı yüzüne vurduğunda o kadar canlı ve parlak görünüyordu ki diğer öğrencilerin silüetleri yanında sönük kalıyordu. Nanlin’de sonbahar gelmişti ve bu parlak güneşli günler artık daha sık görülüyordu.
You Yu, ders aralarında pencerenin dışındaki o ginkgo ağacını izlemeyi çok seviyordu. Yaprakların altın sarısı rengi göz alıcıydı. Belki de hayatı boyunca hep böyle parlak şeylere çekiliyordu.
Zil çalarken Chi Tang sınıfa geri döndü. Sırasına oturduğunda aniden elini You Yu’nun önüne uzatıp kolunu hafifçe salladı. Kolundan altın sarısı bir ginkgo yaprağı düştü. Bir kelebek gibi süzülüp You Yu’nun elinin üzerine kondu, sonra kaleminin ucuna doğru kaydı.
“Az önce dışarıda çok güzel bir yaprak buldum,” dedi Chi Tang.
“İster misin?”
You Yu başını çevirip ona baktı.
“İsterim.”
Çevirmen: Ucube Clumfy
BIR ANDA 36 BOLUM MUU ELLERINJZE SAGLIKKK
canım beni tanımadın
takipte kal 50 bölüm daha atmıştım dün
OHA BIDE YURI ILK DEFA YURI CEVIREN GORDUM
Yerim sizi ttden geldim güncel kalın öpüyorum
çok teşekkürler🙏
Cevri için teşekkürler
yüce clumfy bunu da tamamlamis bize de okumak düser