Things That Deserve To Die - Bölüm 7
İki saat sonra Seul’den biraz uzak bir yere vardılar. Ja-kyung arabadan inip önündeki eve baktığında bir anlığına nutku tutuldu. Burası bir evden çok malikâneye benziyordu. Duvarın etrafında sayısız gül sarmaşığı sonsuzluğa uzanıyormuş gibi büyüyordu. Hepsi onun elinde tuttuğu çiçekle aynı renkteydi.
Kapıda duran iki görevli onları selamladı. Evin içi, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. İlk düşündüğü şey, “Bu iş battı.” oldu hemen ardından da “Kasayı nereye sakladı?” diye düşündü.
Avluyu geçip içeri girdiklerinde evin içinde iki koruma daha vardı. Şimdiye kadar toplam dört koruma vardı. Daha fazlası da olabilirirdi ama evin büyüklüğüyle kıyaslayınca sayı az görünüyordu. Hatta ev işlerini yapan insanların daha fazla olduğu hissediliyordu. Onları selamladıkları sırada arkadan yaşlı bir adam belirdi.
“Hoş geldiniz. Bu kadar uzun yolu geldiğiniz için teşekkür ederim.”
Ja-kyung yaşlı adam tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. Adamın özenli kıyafetlerine bakılırsa muhtemelen çalışanlardan biri olduğu anlaşılıyordu. Oldukça yaşlı olduğu düşünülürse, bu evde uzun zamandır kaldığı ihtimali yüksekti. Samimi davranmanın yanlış olmayacağını düşündüğü için ona saygıyla selam verdi, ardından utangaç bir gülümseme takındı.
Kang Il-hyun ceketini çıkardı, bir kenara koydu ve kravatını çıkardı.
“Tae-soo seni odana götürecek. Onu takip et, eşyalarını yerleştir ve aşağı in.”
Ja-kyung başını salladı. Park Tae-soo onun valizini sürükleyerek oturma odasının sonundaki dar koridora doğru yürüdü. Ja-kyung onu takip etti, bu sırada evi incelemeye başladı. Büyük pencereler sayesinde, ev genel olarak aydınlık ve sıcak bir his veriyordu. Daha önce birkaç kez saldırıya uğradığı için evin bir kale gibi döşenmiş olacağını düşünmüştü, ama gördüğü şey beklenmedikti.
Sonra tavandan sarkan bir CCTV kamerası fark etti. Ön kapının önünde, koridorda ve oturma odasında aynı kameralardan birkaç tane vardı. Gözleriyle kameraların yerini ve sayısını anlamaya çalışırken Tae-soo’nun sırtına çarptı. Tae-soo durdu ve asansörün düğmesine bastı.
“Üzgünüm, etrafa bakıyordum.”
“Sorun yok.”
Kapı açıldıktan kısa bir süre sonra Tae-soo ve Ja-kyung asansöre bindiler. İçeride yalnızca 1. ve 2. kat düğmeleri yoktu. Ja-kyung, birinci katın altında bir düğme daha olduğunu fark edince gözleri parladı. Üzerinde sayı yerine parmak izi okuyucusu vardı. Kimsenin giremeyeceği bir yerdi. Düğmeyi dikkatlice incelerken asansör kapısı açıldı. İlk çıkan Tae-soo oldu, ardından Ja-kyung.
“Evde…asansör var.”
Tae-soo, Ja-kyung’un bavuluyla yürürken bir kez başını salladı.
“Evet. Normalde merkezi merdiveni kullanabilirsiniz.”
“Altta fazladan bir düğme vardı, ama o ne?Bodrum katınız mı var?”
“Bodrum katı kişisel alan.”
“Orada ne var?”
Tae-soo yürümeyi bırakıp Ja-kyung’a baktı. Ja-kyung, elinde bir gül buketini tutarken gözlerini kocaman açtı. Saf bir merakla soru soruyormuş gibi bakıyordu. Ama Park Tae-soo cevap vermedi. Elinde bavulla yürümeye devam etti.
Uzun koridor boyunca yürürken birkaç oda vardı. Bütün kapılar kapalıydı ve hepsi kilitliydi. Gözleriyle odaları saydı ve Tae-soo son odanın önünde durdu. Kart anahtarı bastığında kapı açıldı.
İçeri girdiğinde Ja-kyung gözlerine inanamadı. Burası sadece bir oda değildi, evin içinde başka bir ev gibiydi. Küçük bir oturma odası, mutfak ve yatak odası vardı. Ja-kyung elinde çiçek buketiyle etrafına bakındı.
“Güzel.”
“Beğenmene sevindim. Temizlik her gün saat 11’de personel tarafından yapılacak. Bir şeye ihtiyacın olursa bana ayrıca söyleyebilir ya da personele haber verebilirsin. Yemekler ise ne zaman istersen hazırlanır.”
Doğru ya…diye başını sallayan Ja-kyung bir anda durdu. Kare biçimli oturma odasının bir köşesinde bir CCTV kamerası vardı. Emin olmak için içeri girip yatak odasını da kontrol etti ama orada da bir CCTV bulunuyordu. Elindeki çiçek buketini kabaca yatağın üzerine fırlattı ve kaşlarını çattı. Bu da ne böyle.
Kontrol etmek için banyoya girdi ama neyse ki burada kamera yoktu. Hayır, gizli kamera olabilirdi. Şaşkınlıktan dili tutulmuştu, bu yüzden dışarı çıktı.
“Hey,üzgünüm ama odada…”
Ja-kyung salondan çıkar çıkmaz yürümeyi bıraktı. Ona eşlik eden Park Tae-soo ortadan kaybolmuştu ve kanepede Kang Il-hyun oturuyordu. Ja-kyung hafifçe alt dudağını ısırdı. Öfkelenme, bağırma, nazik ol.Zayıf bir genç efendi. Güzel yetiştirilmiş genç bir beyefendi. Korkmuş bir genç efendi.
Öncelikle, yüzünde hafif huzursuz bir ifadeyle bir adım öne çıktı.
“Yatak odasında….CCTV kameraları var.”
“Her odaya kurdurdum. Rahatsız edici mi?”
“Evet…Bence…Ben…İzleniyormuşum gibi hissediyorum.”
“Bunu bir koruma olarak düşünüyorum. Her ihtimale karşı.”
“Ne…Her ihtimale karşı mı?”
“Yi An-gun bu evde ölürse başım belaya girer. En azından bir kanıt videosu olması lazım.”
“…”
“Şaka yapıyorum ama gülmüyorsun.”
“Ahaha…”
“Kendini gülmeye zorlama. Rahatsız oluyorsan, personele sadece yatak odasındakini kaldırmalarını söylerim.”
“Evet…Lütfen.”
“Ve birini aramaya ihtiyacın olursa, bunu görüyor musun?”
Oturma odasındaki duvarda bulunan küçük interkomu (dahili telefon) işaret etti.
“Şuradaki 1 numaralı düğmeye basarsan alt kattaki bölüme bağlanırsın. Personeli çağır, hemen yukarı gelirler. 0’a basarsanız benim odama bağlanırsın ama buna ihtiyacın olmayacak.”
“Evet…”
“Tehlikeli bir durumla karşılaşırsan tuvalete git. Orada acil durum düğmesi var.”
“Tehlikeli durum mu?”
Uhm. Kang Il-hyun biraz düşündü ve konuşmaya devam etti.
“Sanki dışarıdan kurşunlar geliyormuş gibi. Ya da biri üst kattan aşağı inip camı kırıyormış gibi, ya da siz uyurken biri sizi baltayla öldürmeyi denemesi gibi.”
“Hahahha…”
“Neden gülüyorsun? Bu ciddi bir şey.”
“…”
“Birkaç yıl önce iki çalışan öldü. Cam kurşun geçirmez olacak şekilde güçlendirildikten sonra hiç davetsiz misafir olmadığı için dayanıklılığını test etmedim. Umarım Yi An-gun burada olduğu sürece bunun doğrulanmasını gerektirecek bir durum yaşanmaz.”
Wang Han’ın sözleri birden zihninden geçti. Birkaç suikast girişimi olmuştu ve girişimde bulunanların hepsi ölmüştü. Bu doğruydu.
“Anladım.”
“Söyleceklerim bu kadar. Sorun var mı?”
Gizli kasayı nereye sakladın? Bodrumda mı? Oraya girmek istiyorum. Bana parmağını ödünç verebilir misin? İstersen ödünç vermek yerine kesip bana verebilirsin. İstersen güzelce kesebilirim. Böyle sorsaydı, hemen ardından başka bir şey daha isteyecekti.
Gülümsedi ve hiçbir şey olmadığını söyleyerek başını salladı. Bakışlarını tekrar o kişiye çevirdi ve yanakları seğirecek kadar geniş bir şekilde gülümsedi. Gülümseyen birinin yüzüne tüküremezdi. Ah, boş ver. Şimdilik tek istediği onun odadan çıkıp gitmesiydi. Neden onu bu kadar huzursuz hissettiriyordu? Defol git buradan. Aşağı in.
Belki de telepati sayesinde, Kang Il-hyun oturduğu yerden ayağa kalktı.
“Öyleyse ben dışarıya çıkıyorum çünkü bir randevum var. Sana iyi dinlenmeler.”
“Teşekkürler.”
“Yarın küçük erkek kardeşim gelecek. Seninle aynı yaşta, onunla benimle olduğundan daha rahat hissedersin. Gitmek istediğin bir yer varsa ona söyle. Bazı olumsuz yanları olsa da yakınlaşmanız sana çok yardımcı olacaktır.”
Küçük erkek kardeş mi? Kişisel bilgilerine baktığında, sadece iki üvey erkek kardeşi vardı. Gelen onlardan biri miydi? Kim olursa olsun, bu kişiden daha rahat biri gibi görünüyordu. Ja-kyung zoraki bir gülümsemeyle başını salladı, ardından Kang Il-hyun arkasını dönüp dışarı çıktı. Evden bir an önce çıkmasını istiyordu, fakat Kang Il-hyun kapının önünde aniden dönüp arkasına baktı.
“Ah. Bir sorum var.”
“Sor lütfen.”
“Sanat bölümünde okuduğunu mu söylemiştin?”
İfadesi sakindi ama gözleri biraz kararmıştı. Ja-kyung mümkün olduğunca sıradan bir tavırla cevap verdi.
“Evet, güzel sanatlar.”
“Güzel sanatlar.”
“Heykeltraşlık.”
Kang Il-hyun anlamışçasına başını salladı.
“Ah,yani…”
‘Yani’ dedikten sonra devamı gelmedi. Ama Ja-kyung, Kang Il-hyun’un havaalanında eline dokunduğundan beri onu sorguladığını fark etmişti. Hastalıklı ve bakımlı genç efendinin ellerinde neden bu kadar çok nasır olduğu konusunda kafası karışmış olabilirdi. Üstelik bu, sürekli hançer ve silah tutan insanlar için oldukça yaygın bir şeydi.
“Sonra görüşürüz o zaman.”
Kang Il-hyun’un odadan tamamen çıktığını doğruladıktan sonra Ja-kyung, tuttuğu nefesi bıraktı ve kanepeye oturdu. Sırtının arkasındaki yastığı kapıp Kang Il-hyun’un çıktığı yöne fırlatmak istedi ama güvenlik kamerasının farkında olduğu için kendini tuttu.
Bunun yerine yüzünü yastığa gömdü ve sessizce çığlık attı. Kendisine hiç uymayan bir rolü oynamaya çalışırken delirecekmiş gibi hissediyordu. Üstelik sigara da içemiyordu bu yüzden yoksunluk belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştı, bu da onu daha da huzursuz ediyordu.
Bir süredir huzursuz olan Ja-kyung odasına girip eşyalarını yerleştirmeye başladı. Telefonunu ve kıyafetlerini valizinden çıkardı aralarında elektronik sigara ile dedektörü de çıkardıktan sonra banyoya girdi.
Banyo kapısını kapatıp etrafta güvenlik kamerası olmadığını gözüyle doğruladıktan sonra dedektörü çalıştırdı. Lavabonun altından şifonyerin üstüne kadar her yeri kontrol etti ama hiçbir dinleme cihazı ya da kamera bulamadı.
Öncelikle dedektörü kapattı ve sakin bir şekilde elektronik sigarasını çıkardı. Buraya gelmeden önce sigara içme isteğini azaltmak için bir ilaç almıştı ama işe yaramamıştı. Sigara çekmek zihnine huzur veriyordu. Başlangıçta dayanamayışı üzücüydü ama en azından nikotin vücuduna girince kasılmaları geçti.
Ja-kyung, boş gözlerle tavana bakarken susamış biri gibi sigarasını içti. Beyaz duman havalandırma boşluğundan dağılıp gitti. Kore’ye geleli henüz yarım gün olmuştu ama kendini sanki üç gün üç gece hiç uyumamış gibi bitkin hissediyordu.
Çevirmen: Oshi
İnanmıyorum harikasınızzz. Sabırsızlıkla bekliyorum
🫶🏻
Amanlarrr!!! Ay çok heyecanlandım harikasınız biraz biriktirip okumaya başlayacam hehehe
TIKTOKTA EDIT GORMEM UZERINE TAM BUNU ISTEK SERILERE YAZICAKTIM ABI ICIMI OKUYORSUNZ TESEKKURLER
dur daha sen neler neler gelicek siteye 😎