Things That Deserve To Die - Bölüm 6
Güllerin ağır kokusuna rağmen Ja-kyung’un dikkati yanında oturan Kang Il-hyun’a odaklanmıştı. Eline dokunduğunda neden yüzünü buruşturduğunu anlayamıyordu. Neyi kontrol etmeye çalıştığını da bilmiyordu. Ancak Kang Il-hyun yolculuk boyunca sadece dışarı baktı ve pek konuşmadı.
Boğucu bir sessizlik içinde araba Incheon Bridge’ni geçti. Denizin üzerinde puslu şekilde süzülen şeyin sis mi yoksa toz mu olduğunu anlamak zordu. Uzun köprüyü geçtikten sonra binalar görünmeye başladı. Bu Ja-kyung’un beş yıl sonra buraya ilk gelişiydi.
Kore topraklarına adım attığında eski anılar aklına geldi. Bu hüzünlü ya da yürek burkan bir his değildi. Bazen anne babası hâlâ hayatta olsaydı nasıl olurdu diye düşünürdü, ama öyle olsalar bile hayatının şu ankinden daha iyi olacağının bir garantisi yoktu.
Ölesiye dövülsede de, ölesiye aç da bırakılsa ya da şans eseri hayatta kalsaydı bile bir uyuşturucu bağımlısına dönüşebilirdi.
“Daha önce hiç Kore’yi ziyaret ettin mi?”
Sadece pencereden dışarı bakan Kang Il-hyun, umursamaz bir tavırla sordu. Ja-kyung dudaklarında bir gülümsemeyle başını salladı. İyi bir ilk izlenim bırakması ve kasanın nereye saklandığını öğrenmesi gerekiyordu. Bunu yapmak, onu öldürmekten daha zordu. Silahlarla öldürmek belki de tam burada gerçekleştirilebilirdi.
“Annemle birkaç kez buraya gelmiştim. Anne tarafından dedemi görmek için.”
“Anlıyorum. Koreceyi düşündüğümden iyi konuşuyorsun.”
“İltifat için teşekkürler.”
“Uzun zaman önce Tokyo’da tanıştık. Hatırlıyor musun?”
Bu bilgiden tamamen habersizdi. Zhang Yi An’ın perdeyle çevrili olduğunu ve hiç dışarı çıkmadığını duymuştu. Elleri terlemişti ve kafasının içinde bir uyarı sesi çınlıyordu. Ja-kyung gergindi, ama yüz ifadesi sakinliğini koruyordu.
“Öyle mi? Hatırlayamadım.”
“Çok kısa sürdü. O zamanlar dört ya da beş yaşlarındaydın.”
Şükürler olsun. Onun büyüdüğünü görmemişti.
“Pantolonumu tuttun, ağladın ve bana yalvardın.”
“Ben…yaptım mı?”
“Bu bizim ilk buluşmamızdı ama bunu neden bana yaptığını bilmiyorum.”
“Haha…şaşırmış olmalısın.”
“Evet, bu yüzden sana vurdum. Babam burnun kanadığı için beni azarladı.”
Ortam bir anda soğudu. Sadece yüzüne bakınca bile, daha fazlasını yapmadığı için pişmanlık duyuyor gibi görünüyordu. Ja-kyung utanç içinde ne diyeceğini bilemedi. Daha sonra özür dilemeliydi. “O zaman sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.” Ya da belki de bunu sadece onu güldürmek için söylemişti.
Kafasından elli bin türlü düşünce geçerken Kang Il-hyun’un telefonu çaldı. Bunun iyi olduğunu düşündü. Gidecekleri yere varana kadar telefonda konuşmasını diledi.
“Söyle.”
Ancak dileği gerçekleşmedi. Kang Il-hyun yalnızca “Tamam.” diyerek telefonu kapattı. Ardından hemen karşısında oturan Tae-soo’yu çağırdı.
“Arabayı döndür. Fabrikaya git.”
“Evet, anladım.”
Araba hiç tereddüt etmeden şerit değiştirdi ve U dönüşü noktasına gitti. Işık değişince araç yönünü tersine çevirdi. Fabrika yakınlarda mıydı?
“Sanırım eve biraz geç varacağız. Bir şey olduğu için uğramam gereken bir yer var.”
Öyleyse onunla bir süre daha bu küçük bölgede kalmalıyım. Ja-kyung umursamaz bir şekilde gülümsedi.
“Sorun değil. Bir de bana samimi konuşabilirsin.(şimdiye kadar resmi konuşuyordu) Senden çok daha küçüğüm. Seni abi gibi takip edeceğim.”
Ancak Kang Il-hyun bunu reddetti.
“Hayır. İstemiyorum.”
“Evet…Nasıl rahat hissediyorsan onu yap.”
Ona gülümsedikten sonra başını çevirip pencerenin dışına baktı. Lanet herif. Ne kadar da seçici. İçinden söylenirken bunu nasıl atlatacağını düşündü.Kısa süre sonra bir kontrol noktası göründü ve araba, daha önce olduğu gibi başka bir yöne saptı.
Ja-kyung dışarıdaki manzaraya bakarken düzenli gelen hafif bir tık, tık sesi duydu. Yanına baktığında, Kang Il-hyun’un sıkılmış bir ifadeyle parmaklarını şıklatıp cama vurduğunu gördü. Görünüşüne hiç uymayan, çocukça bir hareketti.
Binaların ve arabaların sayısı, yol aldıkça azaldı ve tarlalar görünmeye başladı. Ara sıra görebildiği çok az restoran vardı. Araba harika olsa da asfalt yoldan çıkıp taşlı yola girdiklerinde sarsılmaktan kendini alamadı.
Pencerenin dışında insan boyunu aşan otlar büyümüştü. Bu, korku filmlerinde sıkça gördüğünüz sahnelerden biriydi, uzun bir tırpan taşıyan bir katil otların arasından fırlayıp sizi kovalıyormuş gibiydi. Böylece otuz dakika geçmişti. Araba yavaşladı ve uzakta eski bir depo belirdi.
Konteynerlerden yapılmış depo, fabrika denemeyecek kadar eski ve bakımsızdı. Siyah takım elbiseler giymiş bir grup adam deponun önünde toplanmıştı. Çoğu iri yarıydı ve uzaktan bile tehditkâr bir hava yayıyorlardı.
Araba onların biraz uzağında durdu, ardından önde oturan Kang Il-hyun ile Park Tae-soo neredeyse aynı anda emniyet kemerlerini çözdüler.
“Yi-an lütfen biraz burada kal.”
Ja-kyung kafasını salladı.
Kang Il-hyun ve Park Tae-soo arabadan inip depoya doğru yürüdüler. Atmosfere bakılırsa kavga etmeyeceklerdi. Toplanan adamlar, ikisinin ortaya çıktığını görünce bunu doğrularcasına iki yana dağıldılar. Bunu izleyen Ja-kyung’un gözleri hafifçe büyüdü. Grup ayrılınca dizlerinin üzerinde oturan bir adam görüldü.
Adamın yüzü kan içindeydi. Ja-kyung merakla başını eğip onu dikkatlice inceledi. Kang Il-hyun’un ’un sürücü koltuğundaki adamı dikiz aynasından baktı ama Ja-kyung bunu umursamadı.
Kang Il-hyun yaklaşırken hepsi aynı anda 90 derece eğilerek onu selamladı. Elleri arkasından bağlanmış, kana bulanmış adam başını kaldırdı. Tek kelime etmedi ama merhamet dileniyormuş gibi görünüyordu.
Ancak Kang Il-hyun’un konuşmaya hiç niyeti yokmuş gibi görünüyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar yanında duran adamının belindeki silahı çekip diz çöken adama doğrulttu. “Yok artık…” diye düşündüğüm anda—Bang!—silah sesi duyuldu. Dizlerinin üzerinde oturan adamın kafası patladı ve yere yığıldı. Yine…
Bang,Bang,Bang
Göğüs bölgesine art arda üç el ateş ettikten sonra Kang Il-hyun silahı sahibine geri verdi ve bir sigara çıkardı. Kang Il-hyun işaret eder etmez yanındaki adam belindeki hançeri çekip yere yığılmış adama yaklaştı ve bir şeyini kesip çıkardı.
Kang Il-hyun sigarasını içip izmariti cesedin üzerine attıktan sonra arabaya doğru yürüdü. Ja-kyung ağzını kapalı tuttu ve gözlerini yerdeki figürden ayırmadı. Bu, yalnızca bir iki kez ateş etmiş birinin sahip olabileceği bir beceri değildi. Namlu tam kalbi hedef almıştı ve en ufak bir tereddüt belirtisi yoktu.
Ja-kyung doğrulup oturdu ve hiçbir şey görmemiş gibi davrandı. Arka kapı açıldığında, sigara dumanı ile barut kokusunun karışımı burnunu sızlattı.
“üzgünüm. Acildi, bu yüzden erteleyemedim.”
Sanki bir buluşmaya birkaç dakika geç kalmış biri gibi son derece rahattı. Ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Belki de şaşırmış gibi davranmalıydı. Karanlık bir ortamda büyümüş olsa da Zhang Yi An, büyükbabasının koruması altında normal biri gibi yetişmişti. Böyle bir durumda sıradan yirmi bir yaşındaki birinin ne söyleyeceğini merak etti.
Söyleyecek hiçbir şey bulamayınca ona bakakaldı ve Kang Il-hyun’un sağ yanağında kan olduğunu fark etti.
“Neden bana öyle bakıyorsun?”
“Yüzünde kan var…”
Kang Il-hyun çenesini avucuyla ovuşturdu. Endişelenen Ja-kyung, pantolon cebinden bir mendil çıkardı. Wang Han, Kore’ye gelmeden önce bunu ona vermişti. İyi yetiştirilmiş bir genç efendinin böyle bir şeye sahip olması gerekirdi.
O güldü komik olmak için değil ama bunun bir gün işe yarayacağını hiç düşünmediği için. Beklendiği gibi, Konfüçyüs’ün ülkesinde doğmuş bir adam olarak zaman zaman bilgece şeyler yapıyordu.
Ja-kyung, Kang Il-hyun’un yanağındaki kanı mendille silerken, Kang Il-hyun gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Ja-kyung, kana bulanmış mendili katlayıp cebine koydu ve olabildiğince nazik bir gülümseme takındı. Hepsi bu kadardı. Artık temizdi. Sonra doğruca karşısına baktı.
Adamları cesetleri varillere koyup kamyonlara yüklüyordu. Ja-kyung, bunların nereye götürüldüğüne dair bir hisse kapılmıştı. Kimsenin bulamayacağı kadar derine gömmeyi planlıyorlardı. Bu yer ya kara olacaktı ya da deniz. Tıpkı anne ve babasının yaptığı gibi.
Yinede o adam şanslıydı. En azından canlı bir şekilde atılmamıştı.
Geçmişi düşünmekte olan Ja-kyung, yanağında hissettiği bakış üzerine başını çevirdi. Kang Il-hyun’un bakışları hâlâ yüzüne sabitlenmişti. Kang Il-hyun ona öyle dikkatle bakıyordu ki Ja-kyung’un yanakları sızlıyordu. Araba hâlâ hareket etmemişti ve bu durum Ja-kyung için oldukça rahatsız ediciydi.
“Eğer bana söyleyecek bir şeyin varsa…”
Az önce yüzünde olan bakışlar şimdi aşağı kaymıştı. Vücudunun incelendiğini hissedince gerildi. Üzerine bol gelen gömlek ve pantolonu fark etmiş olabilirdi. Dikkati, kucağına bırakılmış olan çiçek buketine yöneldi.
“Sanırım seçimim çok iyidi.”
“Evet?”
“Sana uyuyor. Kırmızı güller.”
Bu pisliğin ne dediğini anlamakta güçlük çekiyordu. Midesini bulandıran sözlere nasıl karşılık vereceğini bilmiyordu. Daha düşüncesini bile toparlayamadan, Kang Il-hyun sandalyeye yaslandı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi karşısına baktı. Ja-kyung, çatılmış ifadesini güçlükle gevşetip duruşunu düzeltti.
Arabanın içi dikkat çekici derecede sessizdi. Kahretsin. Bari radyoyu falan açsana. Araç ilerledikçe yine sık çimenlerle kaplı bir orman belirdi. Yanında, geldiğinde tek kelime etmeden onu geçip gitmiş bir adam oturuyormuş gibi hissediyordu. İçeriye dönüp bakmaya bile cesaret edemedi.
Çevirmen: Oshi
İnanmıyorum harikasınızzz. Sabırsızlıkla bekliyorum
🫶🏻
Amanlarrr!!! Ay çok heyecanlandım harikasınız biraz biriktirip okumaya başlayacam hehehe
TIKTOKTA EDIT GORMEM UZERINE TAM BUNU ISTEK SERILERE YAZICAKTIM ABI ICIMI OKUYORSUNZ TESEKKURLER
dur daha sen neler neler gelicek siteye 😎