Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 37
Wen Ran sabaha karşı gözlerini açtığı andan itibaren gün ışıyana kadar bekledi. Kalkıp elini yüzünü yıkadı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Başını eğip bir avuç dolusu suyu yüzüne çarptı.
Çalışma masasında sabah yedi buçuğa kadar oturduktan sonra telefonunu eline alıp bir numara çevirdi.
Arama kısa süre sonra yanıtlandı. Karşı taraftan nazik bir kadın sesi geldi.
“Alo, kiminle görüşüyorum?”
Sun Teyze, benim, Xiao Shu.” Wen Ran’ın sesi boğuk çıkıyordu”
“Aa, Xiao Shu! Nereden aklına geldi beni aramak?” diye sordu Sun Teyze sevinçle.
“Size bir şey sormak istiyordum, sizi rahatsız etmedim umarım?”
“Hayır, hayır! Kahvaltımı yeni bitirmiştim ben de, televizyon izlemeyi düşünüyordum. Söyle bakalım, ne oldu?”
“Geçen gün görüştüğümüzde, evlatlık verildikten sonra garip birilerinin beni arayıp aramadığını sormuştunuz.” Wen Ran duraksadı. “Aslında, ben evlatlık verildikten sonra biri yetimhaneye beni sormaya gelmiş, değil mi?”
“Ah…” Sun Huiying’in sesi kararsız çıkmıştı. Bir süre sessizce düşündükten sonra iç çekti. “Evet, sen evlatlık verildikten sonraki öğleden sonra, bir kadın gelip durumunu sordu. Müdür ona seni çoktan bir ailenin evlat edindiğini söyledi.”
“Bunu duyunca ağlamaya başladı. Deli gibi müdüre seni kimin götürdüğünü sordu. Müdür, evlat edinen ailenin bilgilerini ifşa edemeyeceğini söyleyip gitmesini istedi ama kadın senin annen olduğunu iddia ederek seni onlara geri vermemizi istedi.”
Parmakları titredi, Wen Ran telefonu neredeyse elinden düşürecekti.
“Xiao Shu, belki bilmiyorsun ama senin evlatlık verilme sürecin normal yollarla olmamıştı. Müdür senin üvey ailenden büyük miktarda para almış ve onlarla gizlilik sözleşmesi imzalamıştı. Bunu ben de çok uzun zaman sonra öğrendim.” Sun Huiying de bu durumdan ötürü pişmanlık duyuyor gibiydi. “O kadın en son giderken bana bir not kâğıdı yazmıştı; üzerinde ismi ve telefon numarası vardı. Eğer senden bir haber alırsam, ona bildirmem için bana yalvardı.”
“Ama müdür bunu görmüş. Kadın gider gitmez kâğıdı elimden alıp yırttı ve bir daha bu işle ilgilenmememi söyledi.”
Wen Ran ağzını açtı, sessizce bir nefes aldı. Diğer eliyle masanın kenarını sıkıca kavrayarak sordu
“İsmini ya da numarasını hatırlıyor musunuz?”
“O an dikkatli bakamamıştım, sadece ismine göz ucuyla baktım.” Sun Huiying hafızasını yokladı. “Soyadı Li’ydi, Li … Wan. Ortadaki kısmı tam hatırlayamıyorum.”
Tırnakları masaya saplanmış, neredeyse içine gömülmüştü. Wen Ran baştan aşağı titremeye başladı.
“Tamam, anladım.” Sesini sabit tutmaya çalışarak, “Bu kadar erken sizi rahatsız ettim, kapatıyorum,” dedi.
“Xiao Shu, üzerinden bunca zaman geçmiş… Eğer üvey ailen sana iyi davranıyorsa, sakın… Ah, kendi hayatın, kendi kararların. Ama kendine iyi bak, tamam mı?”
Telefonu kapattıktan sonra Wen Ran yüzünü ellerinin arasına gömdü.
Alfa ve Omegalar evlat edinilmede her zaman ilk tercihti; yetimhanede sayısı en çok olanlar her zaman Betalardı. Wen Ran, AO çocuklarının birbiri ardına yeni aileler bulup o eski yetimhaneden ayrılışlarını sessizce izlemiş, her seferinde geride kalan kendisi olmuştu.
Nihayet bir gün, kendi üvey ailesini bulmuştu; gayet iyi şartlara sahip bir çiftti. Yetimhaneden ayrıldığı sabah, kapıya dönüp baktığında gerçekten bir evi olacağına inanmıştı.
O zamanlar, biyolojik annesini bulmasına sadece bir adım kaldığının farkında değildi.
Sadece bir adım… ama o adımı on yılla kaçırmıştı.
Pazar günü Wen Ran, Başkent Operası’na gitti.
Bütün hafta boyunca durmaksızın Li Qingwan ile ilgili haberleri aramıştı ancak internetten ulaştığı bilgiler çok yüzeysel ve kısıtlıydı. Çaresizlik içinde başka yollar denemeye karar verdi.
Sabah saatlerinde opera binası sakin ve boştu. Wen Ran hiçbir engele takılmadan en büyük konser salonuna kadar yürüdü, içeriden belli belirsiz müzik sesleri geliyordu. Kapıyı itip açtığında, seyirci koltuklarının en arka sırasından aşağı baktı; orkestra prova yapıyordu.
Provayı yöneten kişi, siyah bir elbise giymiş, zayıf ve dik duruşlu, yaşlıca bir Omega’ydı. Wen Ran, geçen sefer Zhang Fangyi’nin evine gittiğinde Gu Yunchi’nin bahsettiği Bayan Wu’yu hatırladı; onun Zhang Fangyi’nin eşi Wu Yin’dir diye düşündü.
Basamaklardan inip, üçüncü sırada bir yere oturup onları izlemeye başladı. Yaklaşık yirmi dakika sonra Wu Yin ellerini çırparak provayı durdurdu. Orkestra üyeleri enstrümanlarını toplayıp gruplar halinde sahneden ayrılırken Wen Ran ayağa kalktı.
Matarasını açıp henüz içmeden önce onu fark eden Wu Yin bir anlığına duraksadı, ardından yanına adımladı. Elindeki matara kapağını tutarak birkaç saniye Wen Ran’ı inceledi ve “Siz…?”
“Merhabalar Bayan Wu, ben Wen Ran.” Wen Ran selam verdi. “Geçen sefer sizin ve Bay Zhang’ın evine yemeğe geldiğimde, tam o sırada dışarıdaydınız.”
“Ah, Wen Ran öyle mi? Gerçekten de yaşlı Zhang’ın dediği gibi…” Wu Yin’in bakışları Wen Ran’ın yüzünde takılı kaldı, gülümsedi. “Geçen sefer eve geldiğimde sen ve Yunchi çoktan gitmiştiniz. Hatta yaşlı Zhang’a, bir gün sizi tekrar yemeğe davet etmemiz gerektiğini söylemiştim. Hadi, gel ofiste konuşalım.”
“Tamam.”
Yol boyunca birçok kişi Wu Yin’e baş selamı verip “Dekan Yardımcısı” diye hitap ediyordu. Wu Yin her birine nazikçe karşılık vererek ofisin kapısını açtı ve Wen Ran’ı içeri davet etti.
Burası yine fotoğraflarla dolu bir duvara sahipti. Wu Yin, Wen Ran’a bir bardak su ikram etti. Fotoğraflara baktığını görünce birini işaret ederek, “Bak, bu Shuhui’nin orkestraya ilk girdiği zamanlar. Henüz mezun bile olmamıştı,” dedi.
Wen Ran’ın gözü ise aynı fotoğrafta yer alan Li Qingwan’ın yüzüne takılmıştı. Onu işaret ederek, doğal bir ses tonuyla sordu: “Bu Li Qingwan mı? Geçen sefer Bay Zhang kendisinden bahsetmişti.”
“Evet, o.” Wu Yin Wen Ran’a baktı ama onun Li Qingwan ile benzerliği konusunu açmadı. “Başkent Müzik Akademisi’nin o dönemi gerçekten harika müzisyenler çıkardı. Shuhui gibi, Qingwan gibi… Onların her prova ve resmi performans videolarını tek bir tane bile atlamadan özel olarak sakladım. Şimdi düşününce, o günleri çok özlüyorum.”
Suyu Wen Ran’a uzatıp masasına doğru yürüdü.
“Sana onların ilk resmi sahne performanslarının videosunu izleteyim.”
Wen Ran elinde bardakla onu takip etti. Wu Yin çekmeceden bir flash bellek çıkarıp bilgisayara taktı, dosyayı bulup videoyu başlattı.
Neredeyse yirmi beş yıl öncesine ait video, muhtemelen opera binasının kendi kaydıydı; belgesel tadındaydı. Görüntü kalitesi bulanık, ses kalitesi de pek iyi sayılmazdı ama herkesin yüzündeki odaklanmış ifadeyi yine de seçebiliyordunuz. Melodik bir uyum içerisinde, Wen Ran, Li Qingwan’a bakıyordu. O zamanlar çok gençti ve çalarken sanki etrafında bir rüzgâr esiyordu.
Kamera yavaşça seyirci koltuklarına döndü ve yaklaştı. Wen Ran bir anlığına donup kaldı: Wen Ningyuan.
İkinci sırada oturuyor, ciddiyetle sahneye bakıyordu. Hafifçe gülümsüyor gibiydi; yüzünde nazik ve hayranlık dolu bir ifade vardı.
Sadece iki üç saniye görüntüde kaldıktan sonra kamera tekrar sahneye döndü.
“Babam eskiden gösterileri dinlemeye gelir miydi?”
“Hmm, Shuhui ile evlenmeden önce Ningyuan sık sık gelirdi. Shuhui’nin sahne almadığı zamanlarda bile onu görürdük. Ama evlendikten sonra bir daha gelmedi. O zamanlar şaka yapardık, utangaçlaştı diye.” Wu Yin geçmişi anımsamaya çalışıyordu.
“Başta kimse o ve Shuhui’nin birlikte olduğunu bilmiyordu. Evleneceklerini aniden açıkladıklarında hepimiz şok olmuştuk.”
Wen Ran, Ningyuan’ın o hafif gülümsemesini düşündü. Bu kadar kötü görüntü kalitesinde bile ona karşı duyduğu aşk belli oluyordu. Ama neden, kendisi babasının Chen Shuhui’ye karşı hiç böyle baktığını görmemişti? Her zaman nazik ve saygılıydı, ancak sevgi dolu olduğunu asla söylenemezdi.
“Annem… Li Qingwan ile arası iyi miydi?” diye sordu Wen Ran tereddütle.
“Pek sayılmaz. Bana göre sadece sıradan bir iş arkadaşlığıydı. Aralarında bir gerginlik olduğunu da hiç duymadım.”
Kapı tıklandı; biri dosya getirmeye gelmişti. Wu Yin videoyu durdurdu. Wen Ran bardaktaki suyu bitirip vedalaştı.
“O halde sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim, benimle sohbet etmek için zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.”
“Ne demek.” Wu Yin yüzünde belli bir sevgiyle ona bakıyordu. “O günleri hatırlamama eşlik ettiğin için ben teşekkür ederim. Gerçekten çok uzun zaman olmuştu.”
O akşam Wen Ran, maketi kutusundan çıkarıp çalışma masasının üzerine nazikçe yerleştirdi ve sessizce izlemeye koyuldu. Bu haftayı adeta bir hayal dünyasında, Li Qingwan hakkında haber bulmak için çabalayarak ama eli boş kalarak geçirmişti.
Wen Ran duygularını tarif etmekte zorlanıyordu; Li Qingwan ile karşılaştıramadığı için duyduğu pişmanlık, annesinin kayboluşuna dair duyduğu korku, hiçbir ipucu bulamadığı için hissettiği öfke… Ama bugün Wu Yin ile konuştuktan sonra biraz olsun sakinleşmişti.
Mutlu olması gerektiğini düşünüyordu; bir annesi vardı ve onu özleyen, düşünen birçok insanla çevriliydi.
Annesini tekrar görebileceği bir gün mutlaka olacaktı; Wen Ran kendine bunu telkin etti. Bir beklenti içine girmeye başladı.
Hayatı boyunca beklenti ve umut adına o kadar az şeye sahipti ki, şimdi nihayet bir umudu vardı. Neden doğumundan beri yetimhanede büyüdüğünü sorgulamadı, önemi yoktu. Bunun Li Qingwan’ın tercihi olmadığını biliyordu. Belli ki onu çok özlemişt çünkü her fırsatta “beni bekle” diye tembihlemişti.
Bu yüzden beklemeye ve aramaya devam etmeliydi, on yıl gecikmiş olsa bile.
Wen Ran telefonunu eline aldı, birkaç farklı açıdan maketin mükemmel bir fotoğrafını çekti. Biraz tereddüt ettikten sonra fotoğrafı Gu Yunchi’ye gönderdi ve altına not düştü: “Yine dikkatle inceliyorum. 😄🌹🤝🏻”
Gu Yunchi geçen cumartesi ayrıldığından beri Wen Ran tekrar sohbet başlatmamıştı. Maketi çıkarmaya bile çekiniyordu; Chen Shuhui’nin her an içeri gireceğinden endişeleniyordu. Gerçi Chen Shuhui’nin makete bir şey yapmayacağını biliyordu çünkü Gu Yunchi göndermişti; kendisini hor görse de Gu Yunchi’den çekiniyordu.
Bugün artık dayanmak istemedi. Maketi açıkça izlemek, Gu Yunchi ile konuşmak istiyordu, cevap almasa bile.
Artık eskisi gibi Chen Shuhui’nin her sözüne körü körüne itaat eden biri olamazdı. Sürekli boyun eğmek ona hiçbir anne sevgisi ya da şefkat getirmiyordu; sadece sürekli daha düşük sınırlara zorlanmasını ve kendi iradesi olmayan bir kukla haline gelmesini sağlıyordu.
Wen Ran bir kukla olmak istemiyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra telefona yeni bir mesaj geldi. Ders çalışan Wen Ran hemen kalemini bırakıp mesajları açtı.
İyi Biri: şu kadar ezik olmayı keser misin?
Wen Ran: ?
Wen Ran:Neresi eziklik ki bunun?🤔
İyi Biri: her tarafı.
Wen Ran:Pekala. 🥀
Wen Ran:Ne zaman geri döneceksin?
İyi Biri: bilmiyorum
Wen Ran:Döndüğünde bana haber verir misin? 🙏🏻🙏🏻
İyi Biri:niye?
Wen Ran:Koşup sana sarılacağım.🫂
Bu mesajı göndereli on saniye olmamıştı ki ekran karardı ve telefon çalmaya başladı. “İyi Biri” arıyordu.
Gerçekten korkan Wen Ran, aceleyle telefonu açtı.
“…Alo?”
Karşı taraf bir süre sessiz kaldı, ardından Gu Yunchi’nin sesi duyuldu.
“Gün boyu gönderdiğin şu saçma sapan emojiler nedir? Ezik gibi.”
Wen Ran kafası karışmış bir şekilde düşündü; her şeyden önce tüm gün boyunca bir şey göndermemişti, ikincisi de saçma sapan değillerdi. Eskiden başkalarıyla pek mesajlaşmazdı, yazdıklarının çok kuru ve sıkıcı olmasından korktuğu için, ilgiyi artırmak adına emojiler kullanmayı öğrenmişti. Tao Susu da böyle mesajlaşıyordu, sadece onun kullandığı emojiler daha zengin ve sevimliydi, ama özünde kesinlikle aynıydı.
“Beni sadece ezik olduğumu söylemek için mi aradın?” dedi Wen Ran. “Eğer beğenmiyorsan, bundan sonra emojileri kullanmam.”
Ama bu cümleyi yazılı olarak göndermiş olsaydı, Wen Ran emojinin sonuna ağlayan bir yüz eklemekten kendini alamazdı.
“İster ekle ister ekleme.”
Wen Ran duraksadı ve “O zaman ekleyeceğim,” dedi.
Sözünü bitirdiğinde, telefonda çok hafif bir gülme sesi
duydu. Nefes alırken çıkan o ses, Lu Heyang’ın sesiydi.
Gu Yunchi ve Lu Heyang birlikte seyahate çıkmıştı; He Wei yalnız kalmış, “altın üçgen” sarsılmıştı. “Üçgen artık dengeli değil” düşüncesi Wen Ran’ın kafasında canlandı.
“Lu Heyang mı o?” diye sordu Wen Ran. “Lu Heyang ile mi geziyorsun? Ne güzel.”
Sadece saf bir hayranlıktı; yakın bir arkadaşınla yurt dışına çıkıp ders ve sınav derdi olmadan gezmek harika bir şeydi muhtemelen, eğer He Wei’nin hislerini hesaba katmazsak tabii.
Gu Yunchi soğuk bir dille, “Özeniyorsan bir dahaki sefere sen onunla gez.” dedi.
“?” Wen Ran nasıl cevap vereceğini bilemeden Lu Heyang’ın gülerek “Kusura bakma” dediğini duydu, sonra Lu Heyang sanki ayağa kalkıp dışarı çıkmıştı.
“Ne oldu? Orada eğlenemiyor musun?” diye öğüt verdi Wen Ran. “Neşelenmelisin.”
“Konuşmayı bilmiyorsan sus,” dedi Gu Yunchi. “Normalde okula nasıl gidip geliyorsun?”
Konu çok çabuk değişmişti, Wen Ran şaşırarak “Otobüsle.” dedi
“Wei Lingzhou tarafında son zamanlarda işler pek sakin değil, sana bir şoför ayarlayacağım.”
“Gerek yok, hiç gerek yok.” Eğer Chen Shuhui öğrenirse yine alaycı sözlerine maruz kalırdı. Wen Ran, “Yarın bir sorayım bakalım, şoför müsaitse beni alıp bırakabilir mi,” dedi.
“Eğer olmuyorsa doğrudan 339’a ulaş, o halleder,” dedi Gu Yunchi. “Herhangi bir şey olursa önce ona ulaş; ben her an cevap veremeyebilirim.”
“Anladım, unutmayacağım.” Wen Ran maketi elledi ve Gu Yunchi’nin bir hafta önce onu getirdiği anı hatırladı. “Dönmeni bekliyorum.”
Üç saniyelik bir sessizliğin ardından Gu Yunchi “Hmm” dedi.
Yarın soracağım dediyse de Çarşamba gününe kadar erteledi. Chen Shuhui birkaç gündür evde değildi, şoföre doğrudan danışsa bile şoför yine gidip ona sormak zorunda kalacaktı, kendisinin dile getirmesi en kestirme yoldu.
Sabah Wen Ran okul çantasını alıp aşağıya, yemek masasına indi. Chen Shuhui başını kaldırıp ona bakmadı. Wen Ran sandalyeye oturdu ve telefonunu masanın kenarına bıraktı.
Bu, eskiden odunlukta bulduğu eski telefondu. Wen Ran ucuz bir hat almıştı. Sadece okulda ve kendi odasında Gu Yunchi’nin aldığı telefonu kullanmaya cesaret edebiliyordu, geri kalan vakitlerde göz boyamak için bu eski telefonu kullanıyordu.
“Okula gidip gelirken şoför beni alıp bırakabilir mi?” Wen Ran ekmeğinden bir lokma aldı. “Her gün otobüsle aktarma yapmak çok vakit alıyor.”
Chen Shuhui ona göz ucuyla baktı. “Kim seni bu kadar şımarttı? Bir otobüs değiştirmekten bile acizsin.”
“Tamam, önemli değil.” Cevabı zaten biliyordu, Wen Ran sakindi. “Doydum, okula gidiyorum ben.”
Okul çantasını sırtına alıp tam dönmüşken Chen Shuhui’nin sesini duydu: “Hani Gu Yunchi’yi tavlamıştın? Ona söyle de sana ayarlasın.”
Wen Ran adımlarını durdurmadan sessizce evden çıktı.
Bu yüzden 339’u da aramadı; aksi takdirde Chen Shuhui’nin dediklerini doğrulamış olacaktı. Wen Ran yine otobüsle gitmeye devam etti, bir sonraki sohbetlerinde Gu Yunchi’ye danışmayı umut ediyordu.
Küçük kanguru modelinin iskeleti neredeyse tamamlanmıştı. Tao Susu’nun bulduğu o atölye parçaları göndermişti; Wen Ran ayrıca bu küçük maketlerin sökülüp takılmasına uygun, avuç içi kadar minik bir alet çantası almıştı.
“Neden son iki gündür yine bu kadar halsizsin?” diye sordu Tao Susu.
“Hafif bir ateşim var, hafta sonu dinlenince geçer.” Sadece ateş ve baş dönmesiydi, muhtemelen yine o hastalık nüksediyordu; Wen Ran buna alışkındı.
“Kızışma dönemine mi giriyorsun yoksa?”
“Sanmıyorum, daha bir ay olmadı.”
“Bunu sana kim söyledi, illa ayda bir mi olması gerekiyor? Biyoloji dersinde öğrenmedin mi? Omega’lar ilk kızışmadan sonraki yarım yıl içinde çok istikrarsız olur; aralıklar uzun ya da kısa olabilir.”
“Öyle mi…” Wen Ran elindeki işi bıraktı, uzun süre bir vidaya baktıktan sonra konuştu: “O zaman sanırım dersi gerçekten dikkatli dinlememişim.”
Eğer bu bir kızışma dönemi ise gerçekten bitmişti. Gu Yunchi yurt dışında olduğundan feromon temin etme şansı yoktu.
Otobüste pencereden dışarı bakarken aklına ani bir fikir geldi. Basitçe baskılayıcı hap kullansam, feromonları bozdursam, salgı bezi işlevlerini yitirsem…
Chen Shuhui artık beni Gu ailesine karşı bir piyon olarak kullanamaz…
Sadece düşünmekle kalabiliyordu.
Hava kasvetliydi, durağa geldiğinde inip aktarma yapmak için yürüdü.
Yol kenarına birkaç otobüs yanaştı, yolcularını alıp hızla uzaklaştı. En son sadece Wen Ran kalmıştı; bu durak her zaman tenha olurdu.
Wen Ran başı eğik durakta beklerken bir aracın yaklaştığını duydu ama bu otobüs sesi değildi. Kafasını kaldırdığında bir minibüsün geldiğini gördü, hızı kesilmemişti, sanki sadece geçip gidiyor gibiydi.
Ön camdan, şoförün siyah bir maske ve kep taktığını, gözlerinin kendisini dikizlediğini fark etti.
Sırtındaki tüyler bir anda diken diken oldu; Wen Ran bilinçdışı bir şekilde geri çekildi ama minibüs ani bir frenle durdu. Araç henüz tam durmadan kapı açıldı, iki el hızla uzandı ve onu şiddetle içeri çekti.
Yazarın Notu:
Gu Genç Efendi, bizi hayal kırıklığına uğratma.🫡
Sadece belirlenmiş ana plana göre ilerliyorum;herkesin ne görmek istediğini yazamam veya kaçınmak istediği şeylerden kaçınamam. Takip eden bazı olaylar bazı okuyucular için “tetikleyici” olabilir. Tekrar uyarıyorum; memnun olmayanlar veya tetiklenmekten korkanlar zamanında okumayı bıraksın. Aksi takdirde yaşanacaklardan ve oluşabilecek rahatsızlıklardan şahsım sorumlu değildir.
cevirmen notu:
ÖNCELİKLE BÖLÜMÜ BEKLETTIGIM ICIN SIZI BEKLETTIGIM ICIN COK OZUR DILERIM
hayatima birdenbire wen ran sanssizligi coktu sonra finallerim falan basladi derken her sey rayindan cikti gerçekten bu kadar beklettigim icin cok uzgunum.
ama artik son hizla bolum atmaya devam edecegim. bu hafta icinde bol bol updatelerim diye dusunuyorum. tekrardan kusura bakmayin🙏🏻🙏🏻
lutfen yorum yapmayi unutmayin ki birilerinin okudugunu bileyim😕😕😕
iyi okumalaaar🫶🏻🫶🏻
-fnxxel