Imprisoned in Eternal Night - Bölüm 35
Bir hafta sonra, 339 ile mesajlaşırken Wen Ran ancak öğrenebilmişti Gu Yunchi’nin okula geldikten hemen ertesi gün yurt dışına çıktığını. 339’un söylediğine göre bu sefer yanına neredeyse hiç bavul almamış, sadece bir sırt çantasıyla gitmişti; gerçi tatil yaptığı şehirde tesadüfen bir evinin olması ihtimali de ardı arkası kesilmeyen bir durumdu.
Ama 339 yine de bu durumu çok garip bulduğunu belirtiyordu; çünkü eskiden asistanlar Gu Yunchi’nin tüm uçak biletlerini ve rota bilgilerini anlık olarak onunla senkronize ederlerdi, bu sefer ise ortada hiçbir şey yoktu. Bir hafta geçmişti ve o, hiçbir şey bilmiyordu.
339: Sence dışarıda kendine yeni bir robot mu buldu?
Wen Ran: Kesinlikle hayır, sen onun için benzersiz ve vazgeçilmezsin.
Bana efendinin doğum gününü söyleyebilir misin, bu da mı gizlilik ihlaline giriyor?
339: Ben-benzersiz mi… vaz-vazgeçilmez mi… Benim için benzersiz… dedin… Teşekkür ederim… Benim güzel Ran Ran’ım…
Tam otuz satır süren ağlama emojilerinin en sonunda, Wen Ran nihayet Gu Yunchi’nin doğum gününü öğrenebildi; birkaç ay sonrasına denk geliyordu.
Zaman kesinlikle yeterliydi. Wen Ran hemen temiz bir müsvedde kağıdı çıkardı, zihninde biraz tarttıktan sonra kalemi eline alıp çizmeye başladı.
Daha sadece kaba bir taslak çizmiş olmasına rağmen, Wen Ran içindeki beklenti ve heyecanla yerinde duramaz hale geldi. Telefonunun rehberini açtı, “İyi Biri” adıyla kayıtlı olan numarayı buldu.
Kendi rehberinde zaten bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kişi kayıtlı olsa ve kimsenin bu rehberle ilgilenmeyeceğini bilse de, Wen Ran güvenlik gerekçesiyle Gu Yunchi’yi bir takma adla kaydetmeyi tercih etmişti.
Wen Ran: Merhaba, ben Wen Ran. Bu benim numaram, kaydetmeni rica ederim 🤝🏻
Wen Ran: Gideceğin yere vardın mı? 🛬
Wen Ran: Şu an çok önemli bir şey üzerinde çalışıyorum!
Gu Yunchi’nin onunla ilgilenecek vakti olmadığını, hatta muhtemelen bunu küçümseyeceğini bildiği için, Wen Ran mesajı gönderdikten sonra telefonu kapattı ve çizimine geri döndü.
Hava yavaş yavaş kararıyordu. Fang Teyze aşağıdan ona yemek için seslendi. Bugün Chen Shuhui’nin de akşam yemeğine geleceğini hatırlayan Wen Ran, işi geciktirmeye cesaret edemedi; çizimlerini hemen toparlayıp çekmeceye sakladı, kapıyı açıp aşağı indi.
Büyük kapı açıktı; Chen Shuhui merdivenlerin altında durmuş, şoföre bir şeyler tembihliyordu. Wen Ran önce yemek masasının yanına geçti. Chen Shuhui’nin telefonu masanın kenarında durmuş, “vızzz vızzz” diye titriyordu; arayan Müdür Liu’ydu.
Şirketle ilgili acil bir durum olmasından endişelenen Wen Ran, telefonu Chen Shuhui’ye götürmek için eline aldı ancak başparmağı kazara ekrana sürtününce aramayı yanıtlamış oldu.
Karşı taraftan hiçbir ses gelmedi. İki taraf da bu tuhaf sessizlik içinde iki saniye kadar öylece kaldıktan sonra Wen Ran durumu fark edip toparladı: “Kusura bakmayın, kazara açtım. Lütfen biraz bekleyin, telefonu hemen…”
“Sana benim telefonuma dokunma iznini kim verdi?”
Chen Shuhui’nin ne ara salona döndüğünü fark etmemişti bile; sadece birkaç adım ötesinde dikiliyordu. Wen Ran’ın sesi anında kesildi. Kadının yüzündeki o buz gibi, neredeyse tekinsiz ifadenin doğrudan kendisine kilitlendiğini gördü; bakışları adeta vücudunu delip geçiyordu.
“Telefonun çaldığını gördüm, size getirmek istemiştim, kazara açıldı.” Wen Ran birkaç adım atıp telefonu ona uzattı. “Özür dilerim, bir daha olmaz.”
Telefonu uzatırken karşı tarafın çoktan kapattığını fark etti. Chen Shuhui ekrana bir göz atıp telefonu aldı: “Ne söyledi?”
“Bir şey söylemedi, hiç ses duymadım.”
“Yemeğini ye.” Chen Shuhui ona bakarak, “Bir daha benim eşyalarıma dokunma,” dedi.
Arkasını dönüp salonun dışına doğru yürüdü. Wen Ran bir süre olduğu yerde kalakaldı, ardından yavaş adımlarla yemek masasına geri döndü.
Chen Shuhui’nin az önceki o yüz ifadesi ve bakışları son derece tanıdıktı. Wen Ran ağzındaki lokmayı yutarken, yaz kampında koridorun dışında gizlice dinleme yaparken yakalandığı anı hatırladı; Wei Lingzhou kapıyı açıp dışarı çıkmış ve tam olarak böyle dik dik ona bakmıştı.
Akşam yemeği oldukça huzursuz ve aceleyle geçti. Wen Ran birkaç lokma aldıktan sonra çubuklarını bıraktı, merdivenlerden yukarı çıkarken arkasına dönüp bir baktı; Chen Shuhui hâlâ telefondaydı, bahçenin ta öbür ucunda uzakta bir yerde dikiliyordu.
Odasına döndüğünde, mekanik model resmi web sitesinden bir mesaj aldı; hani şu değeri yüz seksen altı bin beş yüz olan o helikopter maketini üreten ve satan site. Wen Ran’ın parası yetmese de yüzsüzlük edip bir hesap açmıştı; ne zaman yeni bir ürün gelse anında bildirim alıyordu.
Bu kez ön satışa sunulacak olan ürün bir okyanus korvetiydi; tamamı gri-beyaz renkte, elli santim uzunluğunda küçük bir maketti ve satış fiyatı yüz yetmiş bindi.
Wen Ran artık fiyata takılmıyordu; ne kadar olursa olsun zaten alamazdı, bu yüzden sadece resimlerine ve teknik özelliklerine tekrar tekrar baktı, ardından sayfayı özlem dolu bir hisle kapattı.
Tam o esnada ekranın üst kısmında bir bildirim belirdi.
İyi Biri: Bir hafta oldu. İnsan ölse kırkı çıkardı, sen bana daha yeni vardın mı diye soruyorsun.
Gerçekten de çok geç sormuştu. Wen Ran hemen cevap yazdı.
Wen Ran: Kusura bakma, senin çoktan yurt dışına gittiğini bugün yeni öğrendim, o yüzden nezaketen sormak istedim 🌹
İyi Biri: İlgilenmiyorum.
“Çok önemli bir şey üzerinde çalışıyorum” cümlesine cevap veriyordu. Zaten ilgilenmeyeceğini önceden tahmin eden Wen Ran yazdı: Önemli değil 🤝🏻” yazdı.
Onu rahatsız etmekten korktuğu için hemen arkasından Wen Ran: “Seni daha fazla meşgul etmeyeyim, iyi eğlenceler sana 🎆. “diye ekledi
İyi Biri bir daha cevap vermedi.
Ertesi gün okulda, Wen Ran koridorda He Wei ve Xu Zhe’nin önünde yürüdüğünü gördü. He Wei kolunu Xu Zhe’nin omzuna atmış, adeta kemiksiz bir çuval gibi adamın üzerine yığılmıştı; bir yandan da derin derin iç çekiyordu: “Yunchi tatile gitti, peki Heyang neden okulu asmaya başladı? Üstelik mesajlara da cevap vermiyor, tam bir hafta oldu. Çok yalnızım, bu dünyada beni hayata bağlayacak ne kaldı ki?”
Xu Zhe’nin cevap vermesini beklemeden He Wei kendi kendine sırıtmaya başladı: “Kaldı kaldı, sen ve Xiao Chi varsınız ya.”
“…” Xu Zhe teselli etmek amacıyla sadece başını sallamakla yetindi.
Wen Ran sessizce sola sapıp kendi sınıfına girdi, sırasına oturdu. Bu dönem herkes aynı kattaydı. Wen Ran her gün 2. sınıfın arka kapısından geçerken Lu Heyang’ın en arka sırada oturduğunu görebiliyordu; normalde dersleri sık sık eken biri değildi ama bu kez tam bir haftadır ortalıkta yoktu. Hesaplayınca, Gu Yunchi’nin yurt dışına çıkış zamanıyla birebir örtüşüyordu.
Birlikte mi tatile gitmişlerdi acaba? Ama öyle olsa He Wei’yi de yanlarına çağırmamaları için bir sebep yoktu.
Mantığı ona Altın Üçlü’nün işlerine burnunu sokmaması gerektiğini söylese de, Wen Ran yine de içten içe bir huzursuzluk hissediyordu. Dalgın bir şekilde sırt çantasını açtı, eli bir kağıt destesinin üzerine değdi; dün gece çizdiği tasarım taslaklarıydı. Dikkatini biraz olsun toparlayarak çizimleri dışarı çıkardı.
“Bu ne?” Tao Susu merakla yanına sokuldu, birkaç sayfayı çevirdi. “Sen mi çizdin?”
“Evet.”
“Çok iyi! Bunu nasıl çizebildin, ne bu?”
“Bir arkadaşıma doğum günü hediyesi yapmak istiyorum, henüz tasarım aşamasında.”
“Mekanik bir model falan gibi duruyor, öyle mi?” Tao Susu eliyle ağzını kapatıp gözlerini kırpıştırdı: “Benim kanguruma da bir tane yapabilir misin? Şöyle mekanik bir küçük kanguru, ne kadar istersen veririm.”
“Ha? Yok yok, para istemez. Eğer istersen yaparım ama sonrasındaki kalıp çıkarma ve üretim aşamasından endişeleniyorum; çünkü seri üretim olmayacağı için kimse bu işi almak istemeyebilir.”
“O işi ben hallederim, bir atölye bulurum; sen sadece çizimden sorumlu ol.” Tao Susu elleriyle havada şekiller çizdi: “Aşağı yukarı şu boyutlarda olsun, sonra içine şu çarklardan ekleyelim, çok havalı olur, hatta hareket bile edebilsin… Ay şöyle yapalım, bu hafta sonu bize gelsene, hem benim küçük kanguruyla tanışırsın?”
Wen Ran biraz düşündükten sonra başıyla onayladı: “Olur.”
Cumartesi sabahı, Tao Susu, Wen Ran’ı alması için eve bir şoför gönderdi. Yaklaşık otuz bin metrekarelik doğal bir gölün hemen kıyısında yer alan malikanenin içindeki manzara, büyük ölçüde orijinal ekolojik dokusunu korumuştu; yapay dokunuşlar o kadar incelikle tasarlanmıştı ki adeta bir milli parkı andırıyordu. Tao Susu’nun her gün böyle bir yerde yaşamasına şaşmamalıydı, bu yüzden her zaman bir peri kızı gibi neşeliydi.
Küçük kanguruyla tanışmasının daha ikinci dakikasında Wen Ran neredeyse sağlam bir yumruk yiyecekti. Tao Susu araya girip hayvanı azarlamaya kalkıştı ama sonuç olarak kangurudan omzuna öyle bir darbe yedi ki, anında tepe taklak oldu. Çimlerin üzerinde bayır aşağı yuvarlanan kızı, iki bakıcı dadı büyük bir telaşla ve üzüntüyle yerden kaldırdı.
Bu durum, her fırsatta kanguru bebeğinin çok uslu olduğunu vurgulayan Tao Susu’nun karizmasını fena çizmişti. Öfkeli bir şekilde Wen Ran’ı alıp olay yerinden uzaklaştı, villaya dönüp üstünü değiştirdi ve hiçbir şey olmamış gibi sakin bir tavırla Wen Ran’ı çay içmeye davet etti.
“Peki hâlâ küçük kanguru için o modeli yapacak mısın?” diye sordu Wen Ran.
“Yapacağım.” Tao Susu buz gibi bir sesle, “Ama bundan sonra ona karşı asla gerçek duygular beslemeyeceğim, aramızdaki ilişki artık sadece sahip ve evcil hayvan ilişkisinden ibaret,” dedi.
“Tamamdır.” Wen Ran gülmemek için kendini zor tuttu, durumu gizlemek adına çayından bir yudum aldı.
Hafif sıcak sıvı dilinin üzerinden süzülüp boğazına indi; çayın kokusu çok yoğundu, tadı ise damakta enfes bir aroma bırakıyordu. Wen Ran küçüklüğünden beri çok fazla çay içmemişti ama bunun son derece kaliteli bir çay olduğunu hemen anlayabilmişti. Zihnini ne kadar zorlasa da çay gurmelerine layık havalı bir cümle bulamadı, bu yüzden sadece yüzeysel bir övgüyle: “Çok güzelmiş,” dedi.
“Büyükbabam yetiştiriyor, onun bir çay dağı var ve tepesinde de bir çay köşkü açtı.” Tao Susu yan tarafta tüten küçük buhurdanlığı işaret etti: “Bu çay aromalı tütsüyü de o yaptı, kokusu insanı çok rahatlatıyor.”
Wen Ran kokuyu derin derin içine çekti; gerçekten son derece huzur verici bir kokuydu, ferahlığın içinde hafif bir acılık barındırıyordu.
“Bir dahaki sefere çay köşküne birlikte gideriz; gerçi biraz sıkıcı bir yer, gelen misafirlerin çoğu iş konuşmaya geliyor, çocuklara pek uygun değil.”
Tao Susu bir şey hatırlamış gibi devam etti.
“Doğru ya, geçen kış tatilinde kafamı dinlemem için beni zorla oraya göndermişlerdi, bir ay içinde Gu Bey ile iki kez karşılaştım.”
Wen Ran duraksadı: “Gu Bey mi?”
“Gu Chongze işte, Gu Yunchi’nin amcası.” Tao Susu çay kasesinin kapağıyla tütsüyü karıştırırken elini yaktı, acısını gizlemek için sakin görünmeye çalışarak devam etti, “Bence gayet iyi birine benziyor. Eskiden hep o uçak kazasının onunla bağlantılı olduğuna dair dedikodular duyardım ama bana pek öyle gelmedi; eğer gerçekten o yapmış olsaydı, Yönetim Kurulu Başkanı Gu onun Baiqing şirketine girmesine asla izin verir miydi?”
“Ben daha önce o uçak kazasını internette araştırmıştım ama bilgiler tamamen temizlenmiş gibiydi, bulunabilen her şey çok yüzeyseldi,” dedi Wen Ran.
“Böyle olayların detayları elbette sansürlenir. Benim bildiğime göre olay kabaca şöyle: Özel uçağın pilotu devasa bir kumar borcuna batmış, ödeyemeyeceğini anlayınca da intikam almak için yanına birilerini de katarak ölüme uçmuş. Uçakta Gu Yunchi’nin anne babası dışında bir yardımcı pilot, bir refakatçi doktor ve üç hostes varmış, hepsi hayatını kaybetmiş. Yani kısacası, kesinlikle bir kaza değilmiş.”
Gerçekten de bir kaza olması imkansızdı; aksi takdirde polis Tang Hua’yı yakalamaz, Gu Peiwen de Tang Hua’nın infazından hemen önce adamı içeride öldürtmek için birilerini göndermezdi.
“Zengin aile varislerinin hayatı işte böyle, tehlike her an her yerde. Duyduğıma göre Gu Yunchi’nin anne babası öldükten kısa bir süre sonra, o henüz yedi yaşlarındayken çok ağır bir hastalık geçirmiş. Hemen ardından onun en yakınındaki özel bakıcısı tutuklanmış, tam olarak ne yaptı bilmiyorum.”
Wen Ran’ın aklına gelen ilk şey, Gu Yunchi’nin o garip feromon hastalığı oldu. Sadece uyumluluk oranı %95’in üzerindeki bir Omega’yı hamile bırakabiliyor olması ve o yüksek cinsel dürtüleri… Büyük ihtimalle bezlerinin ve feromonunun dengesizliğinden kaynaklanıyordu, sebep bu olabilir miydi? En yakınındaki kişinin yaptığı o haince hamle yüzünden Gu Yunchi çok ağır hastalanmış ve vücudunda geri dönülemez hasarlar oluşmuştu.
Bu yüzden korumasının ihaneti karşısında Gu Yunchi, o kadar sakin bir tavırla “Gerek yok, ne de olsa bu ilk kez olmuyor,” diyebilmişti.
Tao Susu, Wen Ran’ın çayını tazeledi: “Bence bunca komplo ve tuzağın içinde büyümüş bir insanın seninle karşılaşması, onun için çok büyük bir şans sayılır; ne de olsa sen çok iyi birisin.”
Bu cümleyi bir başkası söylese Wen Ran kesinlikle kendisiyle alay edildiğini düşünürdü ama Tao Susu’nun bunu tamamen içtenlikle söylediğini biliyordu.
Tam da tamamen içtenlikle söylendiği için durum daha da ironik bir hal alıyordu; oysa kendisi de o komplo ve tuzakların içindeki bir piyondu, o hain planın bir suç ortağıydı.
Wen Ran kendini zorlayarak hafifçe gülümsedi: “Sen de öğrendin demek.”
“Biliyorum tabii ama bunun bir önemi yok ki; benim gözümde sen sadece Wen Ran’sın, benim en yakın arkadaşımsın.” Tao Susu çayından bir yudum alıp derin bir nefes koyuverdi.
Tao Susu’nun evinden döndükten sonra Wen Ran’ın içi kapkara bir kasvetle dolmuştu. Çizim yaparken sürekli dalıp gidiyordu, en sonunda kalemi tamamen bıraktı ve “İyi Biri” ile olan mesajlaşma ekranına boş gözlerle bakmaya başladı; içerik sadece birkaç kısa cümleden ibaret olsa bile.
Onun buraya hangi amaçla geldiğini çok iyi bildiği halde, kendi anne babasına saygısızlık ettiğini bildiği halde; Gu Yunchi acaba nasıl bir ruh haliyle, bugünkü o sabırlı ve güven dolu tavrına adım adım yaklaşabilmişti?
İhanetlerin, yalanların ve zararların ortasında büyüyen bir insan, ince eleyip sık dokuduktan sonra nihayet birine temkinli bir şekilde birazcık sabır ve güven teslim etmişti. Eğer ileride kendi bezlerinden feromonuna, hatta o yüksek uyumluluk oranına kadar her şeyin onun için özel olarak tasarlanmış bir komplo olduğunu öğrenirse… Gu Yunchi bunu sıradan mı karşılardı, yoksa hayal kırıklığı ve büyük bir öfke mi duyardı?
Pencerenin dışından tık tık sesleri geliyordu; yağmur başlamıştı.
Telefonun ekranı kendiliğinden kapandı, bir saniye sonra yeniden aydınlandı; mesaj kutusuna yeni bir bildirim düşmüştü.
İyi Biri: Neredesin?
Wen Ran bir an donakaldı, ardından telaşla cevap yazdı.
Wen Ran: Evdeyim.
İyi Biri: Diğerleri nerede?
Wen Ran: Annem de abim de evde yoklar. Fang Teyze de burada, o da muhtemelen çoktan uyumuştur.
İyi Biri: Anlaşıldı.
Wen Ran: Bir şey mi oldu?
Herhangi bir cevap alamadı. Wen Ran sessizce beş dakika daha bekledi; Gu Yunchi’nin bunu gerçekten öylesine, lafın gelişi sorduğundan emin oldu.
Önemli değildi, öylesine iki kelimeyle de olsa sorulmuş olmak bile Wen Ran’ı mutlu etmeye yetmişti; telefonu kapattı, enerjisini toplayıp çizimine devam etti.
On beş dakika kadar geçmişti, yağmur yavaş yavaş şiddetini artırıyordu. Wen Ran pencereyi biraz kapatmak için uzandı, elini geri çektiği sırada telefonundan bir ses yükseldi; ekranda yeni bir mesaj belirdi.
İyi Biri: Aşağı in.
Wen Ran tam beş saniye boyunca öylece kalakaldı, ardından aniden ayağa fırladı, odanın kapısını açıp merdivenlerden aşağı koştu. Büyük kapıdan dışarı tam adım atacaktı ki dışarıda yağmur yağdığını hatırladı; panik içinde salona geri dönüp bir şemsiye kaptı.
Şemsiyeyi açıp siyah demir kapının yanındaki küçük yan kapıdan dışarı süzüldü. Arabanın o iki parlak far ışığı gözlerini kamaştırınca hafifçe gözlerini kıstı; sicim gibi yağan yağmur perdesi ışığın altında parıl parıl parlıyordu. Işığın tam öbür ucunda, siyah bir şemsiyenin altında belirsiz bir silüet dikiliyordu.
Wen Ran yağmur sularına basa basa, koşarak Gu Yunchi’nin yanına ulaştı. Arabanın iç lambası yanıyordu ve Alfa’nın gövdesinin yarısını aydınlatıyordu. Wen Ran başını kaldırdı; onu iki haftadır görmemişti ve aniden ne söyleyeceğini bilemedi. Dudaklarını birbirine bastırdı, bir süre sonra ancak sorabildi, “Neden geldin?”
Gu Yunchi gözlerini indirmiş ona bakıyordu, cevap vermedi. Araba kapısını biraz daha araladı; Wen Ran onun açtığı boşluktan içeri baktı. Arka koltukta şeffaf bir model kutusu sapasağlam duruyordu. İçinde, resmi web sitesinde henüz satışı bile başlamamış olan o gri-beyaz okyanus korveti maketi duruyordu; altın sarısı ışığın altında adeta ilmek ilmek işlenmiş bir sanat eseri gibi parlıyordu.
Wen Ran daha durumu tam olarak idrak edemeden, Gu Yunchi şemsiyesini kapatıp koltuğun altına fırlattı, maket kutusunu kavrayıp sol kolunun altına aldı ve araba kapısını kapattı. Wen Ran’ın zihni iyice allak bullak olmuştu; refleks olarak şemsiyeyi onun üzerinde tutabilmek için elini daha da yukarı kaldırdı. Gözlerini maket kutusundan alamıyordu, içindeki heyecanı neredeyse patlama noktasına gelmişti ki sonunda sesini çıkarabildi: “Bizim eve girecek misin?”
“Giremez miyim?”
“Gir-girersin tabii.” Wen Ran onun yanına iyice sokuldu, siyah tişörtünün üzerindeki yağmur damlalarını eliyle hafifçe kibarca sildi. “Yola dikkat et.”
Büyük kapının dışından salona kadar olan mesafe çok kısaydı ama Wen Ran’a her yer çok gürültülü geliyordu; dışarıdaki yağmurun sesi miydi bu yoksa kendi kalbinin gümbürtüsü mü, ayırt edemiyordu. İçeri girerken önce başını uzatıp etrafı dinledi; Fang Teyze uyanmamıştı. Karanlıkta Gu Yunchi için bir çift terlik bulup önüne koydu, giymesini sağladı.
Bu durum şimdi gerçekten de tam bir “gizli aşk” macerasına benzemişti; Wen Ran durumu kaderi olarak kabul ederek Gu Yunchi’yi merdiven boşluğuna doğru yönlendirdi. Duvar lambasını yakıp ikisi birlikte yukarı çıktılar.
Odaya adım attıkları an, Wen Ran, Gu Yunchi’nin adımlarını belirgin bir şekilde durdurduğunu fark etti. İçeri girip kapıyı kapattıktan sonra Gu Yunchi, sadece iki saniyede tamamen incelenebilecek kadar küçük olan o küçük misafir yatak odasını şöyle bir süzdü ve konuştu, “Hapishanedeki tek kişilik hücrelere benziyor.”
Wen Ran bu sözlerin tek bir kelimesini bile duymamıştı; gözlerini dikmiş sürekli Gu Yunchi’nin yüzüne bakıyordu.
“Yürüyüşe mi çıktın sen? Biraz esmerleşmişsin sanki, hem de zayıflamışsın.”
Gu Yunchi yürüyüp maket kutusunu çalışma masasının üzerine bıraktıktan sonra sadece bir “Hıh” sesi çıkardı.
Masanın üzerindeki o çizim kağıtlarını fark etti, tam eline alıp bakacaktı ki, Wen Ran iki adımda yanına fırlayıp kağıtları kaptı. Hızla başını eğip kağıtlara bir göz attı; neyse ki az önce küçük kanguru modelini çiziyordu. Rahatlayarak elini gevşetti: “Bunu Tao Susu’nun kangurusu için tasarlıyordum, küçük bir mekanik kanguru modeli yapmak istediğini söylemişti.”
“Yapılabilecek bir şey mi yani?”
“Yapılır tabii.” Wen Ran çoktan masanın kenarına çömelmiş, gözlerini kırpmadan korvet maketine bakıyordu; bakışları tamamen oraya kilitlenmişti. “Çok güzel… Bunu gerçekten bana mı hediye ediyorsun?”
“Yok, gecenin bir yarısı buraya kadar getirip, gösterip elletmeyecek kadar işsizim.”
“Teşekkür ederim, çok uzun zamandır kendime ait bir maketim olmamıştı.” Wen Ran ayağa kalktı, dikkatli bir şekilde maket kutusunu açtı ve yukarıdan aşağıya doğru hayranlıkla inceledi. “Daha birkaç gün önce fotoğraflarına bakıyordum, çok beğenmiştim ama çok pahalıydı.”
“Burası o kadar küçük ki, bunu nereye koymayı düşünüyorsun?” Gu Yunchi masanın kenarına yaslandı. “Yatağının içine mi?”
“Gardıroba.” Wen Ran başını çevirip ona gülümsedi. “Annem maketlerle oynamamı sevmiyor, görmemesi lazım. Maketi gardıroba saklarım, geceleri çıkarıp biraz bakarım, öylece yeter bana.”
O gülümsemenin içinde en ufak bir acındırma ya da mağdur edebiyatı yapma amacı yoktu; tamamen içten gelen, samimi bir sevinçti. Sadece sahip olabilmek, hobisini koruyabilmek adına gizli saklı yaşamak zorunda kalması bile onun için sorun teşkil etmiyordu; sanki bu hayat tarzına çoktan alışmış gibiydi.
Gu Yunchi tam bir şey söylemek üzereydi ki, Wen Ran vücudunu dikleştirdi; ne yapacağını bilemez bir halde odanın içinde birkaç adım attı. Sanki düşündükçe daha da mutlu oluyor, mutluluktan odanın içinde tur atmak istiyor gibiydi.
Elbette hapishane hücresi kadar küçük olan bu odanın herhangi bir şekilde koşu yapmaya elverişli bir alanı yoktu. Sonunda Wen Ran, Gu Yunchi’ye doğru döndü; gözleri pırıl pırıl parlayarak ona sordu.
“Sana bir kez sarılabilir miyim?”
Yazarın Notu:
Yine antrenmanın tam ortasında her şeyi bırakıp nişanlısıni görmek için ülkeye dönen bir alfa…
-fnxxel