I Noticed That I’ve Become A BL Game Protagonist’s Younger Brother! - Bölüm 8
Güneş yüzüme vurduğundan beri çok zaman geçmemişti, bu yüzden henüz hava o kadar sıcak değildi. Ferahlatıcı ve iyi hissettiriyordu, ama okula hoş olmayan bir soğuklukla geldim. Okul kapısına solumda Kaede, sağımda da Hina beni çekiştirirken ulaştım. Ve orada, cehennemin kapı bekçisi gibi görünen, ürkütücü bir duruşla duran kırmızı bir iblis vardı. Acaba farkında olmadan düşmüş müyüm? Ya da belki okul bir şekilde ruhlar dünyasına mı taşındı? Kırmızı iblis, kızları kendine çekip kızartabilen, erkekleri ise alt edip maviye çevirebilen özel bir özelliğe sahip gibi görünüyor. Muhteşem başkanın yanından geçen herkes ikiye ayrılıyor. Neyse ki, kırmızı iblis henüz beni fark etmedi, bu yüzden bir şekilde kaçıp onunla temas kurmaktan kaçınabilirim. Maviye dönmek istemiyorum.
“Üzgünüm, arka kapıdan giriyorum, ikiniz de önce girebilirsiniz.”
“Hayır.”
“Olmaz.” İki taraf da seslerini yükseltti ve aynı anda kollarımı tuttular. Ben esir alınmış bir uzaylı değilim! “Bırakın beni! Bulunursam başım belaya girer…”
“Çok geç, Amachi Akira!”
“……Gerçekten ne istiyorsun?” Bakın, şimdi bulundum! Kırmızı iblis bana dik dik bakıyor, kesinlikle beni hedef alıyor. “Natsuhi bana okul yayınını kullanmamamı söyledi, bu yüzden seni beklemek için buraya geldim. Hemen benimle gel!” Küçük kardeşi onu çok açık bir şey için uyardı, bu eşcinsel kurtarılamaz. “Şimdi mi!? Sabah dersi başlayacak ama.”
“Kimin umurunda? Sadece beni takip et.” Başkan benim iznim olmadan devam etti. Elleri kollarından geçmeden, ceketi omuzlarına düştü. Sırtı, son sahnesinde performans sergileyecek bir sanatçıya benziyor. Gereksiz yere havalı görünüyor. Ne yaparsa yapsın havalı görünmesi sinir bozucu. “Bu sefer öğrenci konseyi odası…”
“Aki, iyi misin?” Kaede ve Hina endişeli bir ifadeyle bana baktılar. Neden endişelendiklerini bilmiyorum ama iyi değilim. Mümkünse biraz yardım istiyorum. Sabahın ilk saatlerinde Başkanla uğraşmak çok zahmetli.
“Eğer onunla gitmezsem gürültü yapacak… Şimdilik ben gideyim.” Onu görmezden gelirsem gereksiz bir şey yapacak ve sonra sorun çıkaracak. Hadi onunla gidelim ve ne diyeceğini dinleyelim. Ama onu görmezden gelip öylece eve gittiğim için, bana ne yapacağını düşünmekten biraz korkuyorum.
Yer aynıydı—öğrenci konseyi odası. Başkanın anahtarı varmış gibi görünüyordu. Cebinden anahtarı çıkardı ve asma kilidi açtı. Sonra doğruca içeri girdi, ben de peşinden gittim. “Burası senin kendi odan mı yoksa?” diye karşılık vermek istedim ama onun bir Dungeon Master* (DM) olduğunu düşünerek fikrimi değiştirdim, (Ç/N: Dungeon Master özellikle Dungeons and Dragons adlı fantastik RPG masa oyununda kullanılan bir terim, DM bu oyunu yöneten kişilere deniyor, kısacası Akira başkana DM diyerek onun konsey odasındaki gücüne değiniyor.) kendi odanın olması garip bir şey değil diye düşündüm. Gece boyunca kilitli kaldığı için öğrenci konseyi odasındaki hava dünden daha boğucu ve rahatsız ediciydi. Başkan uzun masada oturmuş, uzun bacaklarını çaprazlamış ve bana dik dik bakıyordu. “Dün konuşmamızın ortasında nasıl olur da gidersin?” Elbette bunu unutmayacak. Onun tarafından azarlanmak söz konusu olduğunda, aklına gelen tek şey bu. Doğal bir gelişme. “Abilerimi rahat bırakabilir misin?”
“Bu imkansız. Makoto’yu kendine getirmeliyim.”
“Sanırım abim çok ciddi.”
“Olamaz. Beni dinlememesi çok garip.”
“…Pardon.” Şaşkınlıkla derin bir iç çektim. Bu dünyanın benimle bir sorunu olmalı, çünkü bu şeyin etrafımda olması olağan bir durum. “Her şeyin istediğiniz gibi gideceğini düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz! Ayrıca, saklamayın ve gizlice yapmayın, dürüst ve açık olun! Başkan, ona duygularınızı düzgün bir şekilde söylediniz mi?”
“Şey……” Oyunda ‘Sen benimsin’ gibi ifadeler vardı, ama duygularını itiraf edip dürüstçe yüzleşebileceğini sanmıyorum. Böyle bir şey oyunda olsa iyi olurdu, ama gerçekte yaşarsanız, izinsiz ilan etmek sorunlu ve kafa karıştırıcı olurdu. Çok kafa karıştırıcı. Eğer Eşcinsel Başkan’ın duygularına karşılık verseydi, sorunsuz ilerleyebilirdi, ama büyük kardeş artık Haru-nii’nin. Eğer durum böyleyse, cesaretini toplayıp onunla yüzleşmeli, duygularını itiraf etmeli ve büyük abinin kalbini kazanmalısın! Sanki bu imkansızmış gibi. “Onu ‘kendine getirmek’ içinmiş, bunu bir kaçış yolu gibi söyleme, onunla yüzleş! Ona bunu söylemelisin. Eğer ona duygularınla saldırırsan, karşı taraf da sana gerektiği gibi karşılık verecektir!”
“Saldırmak… duygularımla.”
“Evet!… Ah.” Kahretsin, bu da olmaz. O ‘karşı taraf’ büyük abim! Ona destek olmak için ne yapıyorum ben! Büyük abilerimi rahat bırakmasını istiyordum! “Şey, artık çok geç. Onu düşünmeyi bırakmak en iyisi…”
“Haklısın… eğer bunu böylesine ciddi bir yüzle söylersen, katlanabilirim.” Her zaman kendine güvenen ve alt dünyayı her zaman küçümseyen bir yırtıcı yoktu. Aksine, ‘ciddi bir yüzü’ vardı. “Elbette, kaçıyordum. ‘Makoto’nun bana bakmadığını hayal etmişimdir,’ diye düşünmek isteyebilirim. Ama…” Ben farkına varmadan ayağa kalktı ve yumruğunu sıktı. “Dediğin gibi, şu an ki durumu kabul edelim. Ve bunun da ötesinde, ona karşı dürüst ve açık olacağım ve durmayacağım.”
“Hayır, eee…”
“Teşekkürler, Akira. İzle beni. Ciddileşeceğim.” Çok havalı… yarım yamalak ama havalı! Buna mı hırs kralı diyorlar!? Bu da değil… “Bence durmalısın…”
“BENİ BEKLE, MAKOTO! HA-HA-HA!” Yüksek sesli kahkahası koridorda yankılanırken gitti. Düşündüğüm gibi, giden figür büyük bir idolün son sahnesi gibiydi. Hayır, bundan daha fazlası. Hayallerinin peşinden koşan bir galaksi yıldızı gibi parıldıyordu. O kadar parlaktı ki doğrudan bakamıyordum. Gözlerim… gözlerim! …Sanki bunu yapacak vaktim varmış gibi! İyi değil, bir şey olduktan kısa süre sonra beni şaka yapmaya iten bu hayal kırıklığı yaratan yapıdan nefret ediyorum. “Ah… Şimdi de batırdım…” Onu vazgeçirmeye çalışsam da, atmosferin etkisiyle kendimi ona destek olmaya kaptırdım. Üzgünüm, büyük kardeşlerim. Ama inanıyorum ki onların sevgisi galaksi yıldızının hayaline yenik düşmeyecek! “……Hey.”
“Evet?” Sanki buz dikenleri büyüyormuş gibi hissettim. Soğuk ses tonuna şaşırdım ve arkamı döndüm. Orada kobalt mavisi saçlı bir kişi duruyordu. Bir buz büyücüsüne benziyordu, bu yüzden buz gibi hava şaşırtıcı değildi. “Merhaba!”
“Merak ettim, bakmaya geldim… abim az önce kahkaha atarak gitti, ne oldu?” Onu kandırmaya çalışırsam donup kalacağımı hissettim. Sanırım gerçeği söylemek zorunda kalacağım. “Şey, bu……” Korkudan titreyerek durumu ona anlattım. Natsuhi-senpai dinlerken ifadesizdi. Bu yüz daha da korkutucu. “…Ve olan buydu.” Açıklamayı bitirdiğim anda, daha soğuk bir bakış beni deldi. Donakaldım. “Sen… durumu daha da kötüleştirerek ne yapacaksın? Aynı delikten misiniz acaba?”
“Yanılıyorsun.” Bana küçümseyerek bakan Natsuhi-senpai’den çok sinirlenmiştim. Ama öte yandan, ‘delik’ kelimesine karşılık rahatsız olduğum için hayal kırıklığına uğramıştım. Bunu tekrar söylüyorum. Hayal kırıklığına uğradım. “…Bu arada, daha önce arkadaşını duvara ittiğinde alışılmadık bir atmosfer vardı.”
“Ha? Ne diyorsun?” Arkadaş mı? Duvara mı sıkıştırmışım? Ne dediğini düşünürken anılarımı yokladım. Son zamanlardaki arkadaşım Kaede, bu yüzden onun olma ihtimali yüksek. Ve sonra, duvar… Ah. O sırada ona kabedon yaptığımda bizi gören o yakışıklı çocuk!! İşte bu! Hiiragi’den öğrendim ve Kaede’ye kabedon yapmaya çalıştım… Sonra buna şahit olan yakışıklı çocuk… Eh, Natusuhi-senpai’ydi!! Onu görür görmez neden hemen tanıyamadım? Onun gibi bir yakışıklıyı unutmam imkansız. Mühürlemek istediğim bir anı olarak, bedenim onu hatırlamak istemiyordu. “Senpai, bir ricam var.”
“Ne?”
“Senpai’nin anısını silmek istiyorum, bu yüzden lütfen bir kereliğine kafanızın arkasına kör bir silahla vurabilir miyim?”
“Ha?” ‘Ne diyon lan sen?’ diye soran bir yüz ifadesiyle bana bakan Natsuhi-senpai ile el sıkıştım.
“Sadece bir kere, bir kerecik! Silah bir vazo veya kil figürü olabilir!”
“…”
“Ciddi değildim ya! Bu sadece bir şakaydı! Ciddi değildim! Gerçekten! Hiçbir şey demek istemedim!” kafamı deliğe gömmek istiyorum! Bu sefer sadece “delik” kelimesine tepki vermekle kalmıyor, gerçekten bir deliğe girmek istiyorum! Çaresiz bahanelerime bakışlar soğuk kaldı. Neler olup bittiğini merak ederken, Natsuhi-senpai mırıldandı.
“Şaşırmadım. Demek ki kardeşin gerçekten öyleymiş… Midem bulanıyor.” Kulaklarıma şüpheyle bakmama neden olan bir şey duyduğumu hissettim. “…Hı?” Bilincim aniden soğudu ve keskinleşti. Az önce abimle dalga mı geçtin? “Büyük abimle alay mı ediyorsun? Eğer öyle diyorsan, senin abin de aynı durumda, değil mi? Biz de aynı durumdayız, değil mi? Ben büyük abime saygı duyuyorum. Ve onu küçük düşürecek, hele hele belli birinin büyük abisinin yaptığı gibi insanlara hakaret edecek hiçbir şey söylemezdim.” Ona vurma dürtümü bastırdım; bunun yerine dudaklarımın kenarlarını kıvırıp şöyle dedim: Sen sadece önemsiz bir varlıksın, başkalarının büyük abisine hakaret etmekten çekinmeyen önemsiz bir varlık.
Sen sadece yüksek yüz eğriliğine sahip bir kalabalıksın! Mesleğin İkemen* A! (Ç/N: İkemen: yakışıklı adam) Bu yüzden oyunda yer alamıyorsun! Kimseyi beğenemiyorsun! İçimden lanetler savururken ona küçümseyen bir bakış attım. Birbirimize duyduğumuz hoşnutsuzluğu gizlemedik ve bir süre çarpık yüzlerle birbirimize baktık.
“…Hmph.” Sanki yenilgiyi kabul etmiş gibi homurdandı ve başka yöne baktı. Ben kazandım, sen kaybettin. Natsuhi-senpai hiçbir şey olmamış gibi gitti. “Bu adamın nesi var?!” Sabahın erken saatlerinde bile midem bulanıyor. Melek gibi abime hakaret edenler kesinlikle ölmeyi hak ediyor! Cehennem kazanında iyice pişeceksiniz! Aogiri kardeşler uğursuz. Hayır, uğursuz insanlardan çok şeytan gibiler. Kötü şans getiren uğursuz varlıklar. Tuz, biraz tuza ihtiyacım var. Bundan sonra nereye gidersem gideyim yanımda tuz taşımalıyım.
“Akira, neden okula tuz getiriyorsun?”
“Lütfen beni önemsemeyin. Denizin lütfu, lütfen beni koru…” abimin hazırladığı kahvaltıyı bitirdikten sonra mutfaktan küçük bir şişe aldım, içine tuz doldurdum ve çantama sakladım. Şüpheli görünüyordu. “Bu ne için?”
“Kötülükten kurtulacağım. Bu gerekli çünkü muhtemelen Tsunotsuno Kırmızı Şeytan Bir ve Tsunotsuno Mavi Şeytan İki’nin tangosuna katılmak zorunda kalacağım, bu yüzden buna ihtiyacım var.” (Ç/N: ‘Kırmızı Şeytan ve Mavi Şeytanın Tangosu’, NHK’nin ‘Minna no Uta’[1978] adlı müzik programında çalınan bir şarkıdır.)
“……Hı?”
“Ah, abi. İyi bir medyum arkadaşın varsa veya Momotaro’nun tanıdığı birini tanıyorsan, beni onlarla tanıştır.”
“…… Maalesef, böyle bir tanıdığım yok.”
“Anlıyorum, çok kötü. O zaman, önce ben gideyim.”
“……Akira, bugün okuldan bir ara vermek ister misin?”
“Neden? Gidiyorum ya işte.” Nedense yüzünde şaşkın bir ifade olan ağabeyimi bırakıp giriş kapısına doğru döndüm. Ağabeyimin o yüz ifadesini takınmasına ne sebep oldu acaba? Neyse, eğer ağabey Haru-nii ile uğraşırsa, sorun olmaz. Kaygısız bir zihinle giriş kapısına doğru yürüdüm ve kapıyı açtım… ve o adam oradaydı. Tsunoların ilk kırmızı iblisiydi. “Günaydın Akira, Makoto burada mı?”
“Tuz!!” Çok erken geldin! Aceleyle şişe kapağını açtım ve çaresizce üzerine biraz tuz attım. Tanrım, kötülük kutsal alanımıza girmek üzere! Arındır, arındır! “Hey, ne yapıyorsun! Dur!”
“Eri!!”
“Bu… tuz mu? Dur, ben sümüklü böcek değilim!” Neden burada… neden bu adam burada?! Şanssızım, çok şanssızım! “Eşcinsel Başkan, lütfen kendini tut.”
“Bana öyle seslenmeyi bırak! Saldırmamı söyledin, değil mi?”
“Akira, iyi misin? Eee… Natsuki?” Bu gürültüyü duyup duymadığını bilmiyorum ama abim belirdi. Burada olmaması gereken kişiye baktı ve kaşlarını çattı. “Günaydın Makoto. Sana bir şey söylemem gerekiyor.” Başkan, abime ciddi bir yüzle baktı. Eee, bir dakika, bekle! Ama şimdi itiraf edecekmişsin gibi görünüyor! Ben de duyarsam işler karışacak! Abim de aptal değil. Ortamı hissedebiliyordu ve tetikte görünüyordu. “Ş-şey o zaman, ben önce gideyim!” Burada kalmak çok tehlikeli. Tehlikeden kaçınmak için aceleyle ön kapıdan çıktım. Abime şöyle bir baktım. Yüzünde endişeli bir ifade vardı. Sabahtan beri senin için zor, ağabey. Belki de tuzu tutan abim olmalıydı. “Ah, Aki. Günaydın!” Kapıdan çıkarken Hina neşeli bir şekilde bana seslendi. Onun canlı ve ferahlatıcı görünümünü görünce içim rahatladı. “Hina……”
“Hm?”
“Seni az önce görünce nedense kendimi güvende hissettim…”
“N-ne?” Bu güvenlik hissi veya yaratılan huzurlu atmosfer de ne? Belki de Hina’dan kaynaklanıyor, sadece onun bir ‘kız’ olduğunu düşünmek bile beni iyileştiriyor. Düşünmeden Hina’nın omuzlarından tuttum ve içtenlikle ona iyi dileklerde bulundum. “Gelecekte mutlu olmanı diliyorum.”
“Eh? Neyin var senin?”
“Mn-mn, Hina Hina olarak kalmalı. Büyüyüp öyle kalmalı.” Sanki ilk torununu şımartan bir dede gibiydim. Torununun sağlıklı büyümesini dileyen bir dede. Zafer anını görmeyi dört gözle bekliyorum. “…O zaman Aki beni mutlu etmeli.”
“Hı?”
“Hiçbir şey! Çabuk gitmeliyiz yoksa Mary-san yakında gelecek!!”
“Mary kim?” Hina arkamdan itti ve tam çıkmak üzereyken Kaede ortaya çıktı. Tanrı tarafından kutsanmış altın sarısı saçları bugün yine bir meleğin halesi gibi parlıyordu. Etrafındaki hava bile parıldıyordu, ilahi bir his veriyordu. Normal ve güzel bir Kaede. Çok teşekkür ederim, bugün yine afiyet bal şeker olacak. “Kaede de mutlu olmalı.”
“Ha? Ne diyorsun?”
“Kim bilir.” Onlara selam verdikten sonra okula doğru yola çıktık. Gün daha yeni başlamıştı. Okula bile varmadan yorulmuştum. Adımlarım ağır geliyordu ve dersten kaçma isteğiyle doluyordum. “Ah, Haru-nii.” Yolda Haru-nii’nin abimi aldığını gördüm. Bana bakmadan uzaklaştığına göre beni fark etmemiş gibiydi. Arkasına baktığımda kötü bir önsezi hissettim. Sanırım kötü bir şey olacak… Okula gitmeden önce evim felaket olacak. Felaket mi?… Bu bir BL felaketi! Genellikle tapınamayacağınız son derece değerli bir sahne! Keşke bir kamera taksaydım…! Bakmalı mıyım, bakmamalı mıyım diye düşündüm ama işin içine karışacağım hissi ağır bastı. … Bunu yapmayalım. Yine de, büyük abimin iyi olup olmadığını merak ediyorum.
Acı verici bir isteksizlikle okula gittim ama büyük abim için endişeleniyordum, bu yüzden huzursuz bir şekilde yerimde oturuyorum. “Bir şey mi oldu?”
“Hımmm…” Kaede sıramın yanında durdu ve yüzüme baktı. Benim için endişeleniyor gibiydi ama ona da durumu tam olarak açıklayamıyordum. Sınıf dersi yakında başlayacaktı ve sınıf öğretmeni de muhtemelen yoldaydı. Kaede’ye yerine geri dönmesini söyleyecekken, o anda—― “Amachi Akiraaaa!!” Birdenbire yüksek bir ses duydum ve vücudum irkildi. Aniden, sınıfın arkasındaki kapı şiddetli bir gürültüyle açıldı ve kırmızı iblis oradaydı. Her zamankinden daha güçlü görünüyordu. Kırmızı iblis elini kapıya dayayarak tekrar adımı bağırdı ve bana baktı. Sınıf arkadaşlarımın gözleri benimle kırmızı iblis arasında gidip geliyordu. Bazıları korkmuştu, bazıları ise kırmızı iblisin beklenmedik ortaya çıkışından heyecanlanmıştı. Sevinç çığlıkları atıyorlardı. Her iki durumda da, çok fazla ilgi çekiyor. Sinir bozucu, aşırı derecede sinir bozucu!
“Beni dinle, savaş ilan ettim!”
“Eh.” Savaş ilan etmek, bir meydan okuma önermek veya agresif tavrınızı göstermek demektir… Sanırım bu sabahki olayla ilgili. Belki de büyük abisinin ilişkisinden bahsediyor. Yani… Bunu bu kadar çok insanın önünde konuşmanı istemiyorum! Bu adamda hiç incelik yok! “Sana bir şey söylemem gerekiyor! Okuldan sonra öğrenci konseyi odasına tekrar gel. Hahahaha!” Kırmızı iblis kaşlarını çatarken, söylemek istediğini söyledi ve gürültülü bir şekilde ayrıldı. Lütfen birisi ona ‘saygılı’ olmanın ne demek olduğunu öğretsin? Lütfen ona görgü kurallarını öğretsin! “Onun neyi var ki…”
“Nadir görülen bir hayvan olan ‘Öğrenci Konseyi Başkanı’.” Merdivenlerde duran Kaede, gözlerini kısarak soğuk bir bakış attı. Bence bu doğru tepki. “Ahh… Sınıfa da biraz tuz serpmem gerekecek.” Aceleyle tuz dolu küçük kavanoza uzandım ve sınıf öğretmeni gelmeden önce kendimi arındırdım.
Okuldan sonra. Gitmek istemiyordum ama kardeşim için endişeleniyordum. Bu yüzden, başkanın hikayesini dinlemek için kötü bir toplanma yeri olan öğrenci konseyi odasına geldim. Başkan alışılmadık derecede neşeli görünüyordu. Kapıyı açtığımda, başkanın özel bir plajdaki şezlongda oturuyormuş gibi rahat bir pozisyonda boru şeklinde bir sandalyede oturduğunu gördüm. “Geldin Akira! Bana ‘abi’ diyeceğin gün yaklaşıyor!” İlk tanıştığımız zamanki gülümsemesinin tam tersi olan göz kamaştırıcı bir gülümseme gördüm. Normalde göğsüm gümbür gümbür atıyor olurdu ve ‘Seme’nin gülümsemesi çok göz kamaştırıcı!’ diye düşünürdüm, ama şu anda bu sabahki olay için endişeleniyorum. Üstelik kötü bir önsezim vardı, bu yüzden sadece kuru bir gülümseme verebildim. “Yani, sana her zaman böyle seslenebilirim, abi.” Eğer bunu yapmak abimden vazgeçmene yardımcı oluyorsa, ucuz bir yöntem. Ama sen vazgeçmeyeceksin ki! Başkan gözlerimiz buluşunca donakaldı. “H-h. Fena değil.” Ve hatta utanıyor! Bu kişide neyin yanlış olduğunu merak ediyorum. Bazen beni çıldırtıyor. Başkanın ukala görünümüne dalgın dalgın bakarken arkamdan birinin kapıyı açtığını hissettim.
“Ah, Natsuhi! Sen de mi geldin!” Her zaman umursamaz biri olan Başkan, Natsuhi-senpai’yi neşeli bir şekilde karşıladı. Natsuhi-senpai bana ifadesiz bir şekilde baktı. Geçen sefer kavga etmemiştik ama düşmanca bir şekilde ayrılmıştık, bu yüzden tetikteydim. Savaşa hazırlanan benden gözlerini kaçırdı, kapıyı kapattı ve duvara yaslandı. Hiçbir şey söylemiyor gibiydi. “Bugün neden bu kadar mutlu olduğunu bilmiyorum ama durmalısın, abi. Bu daha güvenli olur.”
“Gerçekten de lafı dolandırmıyorsun, değil mi? Vazgeçmesi gereken sensin. Beni şimdi durduramazsın! Hahaha!” “……Off.” İkimiz de aynı anda iç çektik. İşin bitti, ciddi şekilde hasta bu herif. “Peki? Beni buraya neden çağırdın?”
“Ah, doğru! Önce bu sabahki hikayeyi dinle. Bana söylediğin gibi ona itiraf ettim.”
“Ah!” Durmasını istiyorum ama bu bir BL itiraf sahnesi… heyecan verici değil mi! Ahh… kaydetmem gerektiğini biliyordum. Tutkuyla itiraf eden Başkan ve dinleyen abim. Göğsüm ısındı. Sadece sesi, en azından sadece sesi istiyordum…
“Arkadaş olmak istedim ama beni reddetti.” Natsuhi-senpai’nin şakakları seğirdi. “Ama neyse. Bunun olacağını bekliyordum. Makoto’ya benim hakkımda ne düşündüğünü sordum. Beni arkadaş olarak görmüyor ama iyi bir insan olarak görüyor, hepsi bu.”
“Hı?” Bu… yani umudun kalmadığı anlamına gelmiyor mu? Onun erkek arkadaşı olamayacağının farkında olmaman çok ciddi bir durum bence. Başkan pozitif bir insan, bu yüzden sözlerimi yutmalı mıyım yoksa yutmamalı mıyım bilmiyorum. “Eğer durum böyleyse, hâlâ umudum var! Sakurai sonradan geldi ve ‘Makoto’yu alacağım’ dedi, ama ben çok sinirlenip ‘Dene bakalım!’ dedim. Kendime güvenebileceğim tek zaman şimdi!”
“!” Eh… bu da ne böyle… Haru-nii çok havalı! Bunu görmek istiyordum… Haru-nii’yi yakışıklı bir adam olarak görmek istiyordum, bunu aklıma kazımak istiyordum. Ve sonra, Haru-nii’nin havalı olduğunu görünce kalbi gümbür gümbür atan ağabeyimi görmek istiyordum! Düşündüğüm gibi, felaket inanılmazdı! Harikalar diyarı! “Bundan sonra Makoto’ya yavaş yavaş yaklaşmalıyım. Dahası, onunla daha çok vakit geçirmeliyim ve nelerden hoşlandığını bilmeliyim. Ve sen!”
“Evet?” Gözlerim doldu, bu yüzden Başkan omzumu önden tuttuğunda kendimi tutmaya çalıştım. Acıyor, gerçekten acıyor. “Öncelikle onu bir yere davet etmek istiyorum, ama Makoto neyle ilgileniyor? Aklına gelen her şeyi söyle! Bana bilgi ver!” Önümde duran Başkan yanımdan geçti. Ve aynı yöne doğru dönmek üzereyken, elini omzuma koydu ve beni olduğum yerde tuttu. Bu sahneye ne kadar bakarsanız bakın, “parası bir zorba tarafından çalınan sıradan bir çocuk” gibi görünüyor. Hem bu durumdan hem de sorulan sorudan nefret ediyorum. Bilinçsizce alaycı bir ifade takındım. Ancak Başkan benimle ilgilenmedi, neşeli bir şekilde planlarını yapmaya devam etti.
“Yani onu bir randevuya davet edeceksin?”
“Evet.”
“Şey… muhtemelen gidemez.”
“O zaman şöyle yapalım mı? Makoto ile dışarı çık. Sonra da kaybolmuş gibi yap. Ben de o sırada Makoto’ya rastlarım.”
“Ben çocuk muyum!? Böyle bir şey yapamam.” Omzumdaki eli ittim ve kaçmaya çalıştım. Bu adam çok güçlü, kahretsin! Çaresiz olmama rağmen Başkan durmadı bile ve devam etti. “O zaman ben de bir hediye ile giderim. Sence ne iyi olur?” Bunu söylesen bile… hemen aklıma bir şey gelmiyor ve Başkanla iş birliği yapmak Haru-nii’ye ihanet etmek gibi geliyor… Bunu sevmiyorum. “Bilmiyorum. Daha doğrusu, lütfen bana bunu sorma.” Bunu söylediğim anda neşeli ifadesi kayboldu. Alışık olduğum o baskın hali geri döndü.
“Neden?” Eli bastırdı, kavrayışı sıkılaştı. Acıyor, ama normalde olduğu gibi acımıyor! “Durun artık. Sakurai Haruki’ye bayılıyor, değil mi? Eğer durum böyleyse, abi, Sakurai’nin senin müttefikin olmasını istemezsin, değil mi?” Sanırım sessiz kalamazdı. Bizi sessizce izleyen Natsuhi-senpai bana yardım etti. Muhtemelen benden nefret ediyor olsa da, bana yardım etmesi beklenmedik bir şeydi. Natsuhi-senpai’ye refleks olarak baktığımda gözlerimiz buluştu, ama hemen bakışlarını kaçırdı. “Ne demek istiyorsun?” Görünüşe göre Başkan bu açıklamayı anlamadı. Kendini beğenmiş adamdan beklendiği gibi. Natsuhi-sensei’nin ‘İnsan Kalbi’ hakkındaki yorumlarını dinlemek istiyorum.
“Eğer abimle iş birliği yaparsa, hayran olduğu abisinin aşk rakibini destekliyor demektir… ona ihanet ediyormuş gibi olur.” Bunu söyledikten sonra Başkan, sonunda anlamış gibi bir “Ah” sesi çıkardı. “Anlıyorum. O zaman Akira’nın Sakurai’den daha çok beni sevmesini sağlamalı ve onu almalıyım, değil mi?!”
“Hı …”
“Çekinme. Göreceksin, yakında beni seveceksin.” Eli hâlâ omzumda olduğu için, Başkan’ın yüzünde meydan okuyan bir gülümseme gördüm. Gülümsemesini görünce donakaldım. Eğer kızlar bunu görürse, muhtemelen ambulans çağırmam gerekecek. DM Aogiri Natsuki, ne korkunç bir adam!
Çevirmen: Toprak