Her Mountain Her Sea - Bölüm 1
Chi Tang, bu yabancı odada uyanmaya hâlâ alışamamıştı. Öylece uzanıp tavana baktı; sonra hatırladı, burası artık onun yeni eviydi.
Dışarıda yine yağmur yağıyor gibiydi. Nanlin şehrinin sanki yağmuru hiç eksik olmazdı. Buraya geleli daha bir hafta olmuştu ama neredeyse her gün yağmur yağmıştı. Chi Tang yağmurlu günleri sevmezdi; ne zaman yağmur yağsa ruh hali iyice kararırdı.
Uyumadan önce taktığı kulaklıklar hâlâ kulağındaydı ama müzik çoktan durmuştu. Onları çıkarıp kulaklarını ovuşturdu. Kapısı sertçe yumruklanana kadar yatağın kenarında öylece, kıpırdamadan oturdu.
Babası kapıyı açamayınca dışarıdan öfkeyle bağırdı:
“Kapıyı niye kilitledin be? Kalk artık! Ben çıkıyorum, okula kendin gidersin.”
“Chi Tang, duyuyor musun beni?”
Kapı kolu boşuna zorlanırken, kapı gıcırdayarak sanki yerinden çıkacakmış gibi sesler çıkarıyordu.
Chi Tang tek kelime etmeden tekrar uzandı. Kulaklıklarını takıp müziğin sesini sonuna kadar açtı. Dış dünyayı tamamen bastıran o sesin içinde kayboldu; tıpkı daha önce defalarca yaptığı gibi, ailesinin bitmek bilmeyen kavgalarını müzikle susturdu.
Bir süre sonra kapıdaki ses kesilmişti ama yağmur hâlâ devam ediyordu. Odada kimse kalmamıştı, ortalık garip bir şekilde huzurluydu.
Chi Tang çantasını omzuna atıp evden çıktı. Şemsiye kullanmayı sevmediği ve yağmur da çok şiddetli olmadığı için sadece kapüşonunu üzerine geçirip rüzgâra ve yağmura karşı yürümeye başladı.
Okul başlayalı bir ay olmuştu. Nanlin Birinci Lisesi 9-B sınıfındaki elli öğrenci artık birbirini tanıyordu. Sınıfta kız-erkek sayısı dengeliydi ve çoğu kişi kendi arkadaş grubunu çoktan kurmuştu. Ama bu kadar kalabalık bir sınıfta bile elbette farklı olanlar vardı; ya kendi halinde takılanlar ya da herkesin mesafeli durduğu tipler…
Chi Tang ilk gruptaydı. Daha bir hafta önce nakil gelmişti ama kimseyle arkadaş olmaya niyeti yoktu. Sınıfın en arkasında, yüzünde buz gibi bir ifadeyle otururdu. Oldukça güzel bir kızdı; ince göz kapakları, zarif dudakları ve dik bir burnu vardı. Gözlerini kapattığında bile yüzünde dünyadan bezmiş bir durgunluk okunurdu.
Sınıftaki öğrencilerin çoğu uslu çocuklardı. Öğretmen telefonları yasakladığı için kimse getirmeye cesaret edemezdi ama Chi Tang her gün telefonunu getirir, vaktini kulaklıkla müzik dinleyerek geçirirdi. Derse geç kalması da artık sıradan bir durum haline gelmişti. Normalde böyle öğrencilerin notları kötü olurdu fakat Chi Tang, ilk aylık sınavda sınıf listesinde ilk 10’a, okul genelinde ise ilk 50’ye girmişti. Bu başarısı, onu diğer “serseri” ya da haylaz öğrencilerden tamamen ayırıyordu.
Sınıfta herkesin mesafeli durduğu bir kişi daha vardı: You Yu.
İlk sınavda okul genelinde ikinci olmuştu, bu sınavda ise birinciliğe yükselmişti. Ancak bu mükemmel notları, aşırı yoksulluğuyla keskin bir tezat oluşturuyordu. Sınıfta elbet fakir öğrenciler vardı ama You Yu’nun durumu bambaşkaydı. Chi Tang, etrafla hiç ilgilenmeyen biri olmasına rağmen, sıra arkadaşının dedikodularından onun hakkında pek çok şey duymuştu.
You Yu, uzak bir dağ köyünden gelmişti; bu okula kabul edilmesi bile bir mucizeydi. Tüm masraflarını karşılayan özel bir burs kazanmıştı. Üzerinde okul üniforması vardı ama altındaki tişörtü yıkanmaktan solmuş, yakaları kıvrılmıştı; yıllardır giydiği her halinden belliydi. Ayağındaki bez ayakkabılar, herkesin spor ya da deri ayakkabı giydiği bu ortamda onu tamamen dışlanmış gösteriyordu.
Üçüncü sırada, pencere kenarında otururdu. Kısa boylu değildi ama çok zayıf olduğu için olduğundan daha çelimsiz görünüyordu. Uzun siyah saçlarını her zaman sade bir örgüyle arkadan bağlardı.
“Tanrım, onunla aynı odada kalmaya dayanamıyorum!” diye fısıldıyordu yanındaki kız. “Hiç konuşmuyor. Kıyafetleri parça parça ama yine de atmıyor. O bez ayakkabıları hiç yıkamıyor bile! Şampuanı falan da yok, saçını bildiğin beyaz sabunla yıkıyor!”
“Ciddi misin? Bir insan bu kadar fakir olabilir mi?”
“Yemekhaneden aldığı lapa ve çörekleri odada saklayıp iki gün boyunca yiyor! Bozulmasına bile aldırmıyor, inanabiliyor musun?”
Chi Tang bu fısıltıları fazla gürültülü buldu. Gözlerini açıp onlara ters bir bakış attı, sonra yerinden kalkıp tuvalete gitti. Kat çok kalabalık olduğu için güney taraftaki daha sakin olan tuvalete yöneldi. İçeri girer girmez You Yu ile karşılaştı.
Daha önce onunla hiç konuşmamış, hatta yüzüne yakından bakmamıştı bile. Ama bu kez duyduklarının etkisiyle ona biraz daha dikkatli baktı. Tam o sırada You Yu da başını kaldırdı ve göz göze geldiler. Chi Tang ilk kez onu gerçekten gördüğünü hissetti.
You Yu’nun gözleri çok güzeldi; derin, koyu ve biçimliydi. Ama çok zayıf düştüğü ve iyi beslenemediği için o yaşın getirmesi gereken canlılıktan yoksundu. Sessiz bir hali vardı ama bu çekingenlikten değil, sanki kendi dünyasında yaşamasından kaynaklanıyordu. Hiç selamlaşmadan birbirlerinin yanından geçip gittiler.
Chi Tang yatılı değildi, her akşam eve dönerdi. Bir gün okulda elektrikler kesilince son sınıflar mum ışığında çalışmaya devam etti ama alt sınıfları erken bıraktılar. Chi Tang otobüse bindi. Araç tuttuğu için gözlerini kapatıp koltuğuna sindi.
O sırada yaşlı bir teyze yanına gelip yüksek sesle söylenmeye başladı:
“Şimdiki gençler hiç saygılı değil! Yaşlı başlı insan var burada, bir yer vermiyorlar!”
Chi Tang gözünü açıp kadına baktı ama yerinden kalkmadı. Hatta inat edip kendi durağında bile inmedi. Kadın indikten sonra otobüsten inip evine kadar iki durak boyunca yürüdü. Eve geldiğinde içeriden yabancı bir kadının kahkahalarını ve babasının rahatsız edici sesini duydu. Babası yine eve birini getirmişti.
Chi Tang kapıyı bile açmadan geri döndü. Gece geç saatte eve geldiğinde ev boştu ama salona tuhaf bir koku sinmişti. Bir an midesinin bulandığını hissetti. İğrenmişti; artık her şeyden bıkmıştı.
“Okul açılalı bir ay oldu, şimdi mi yurda geçmek istiyorsun?” diye sordu sınıf öğretmeni, başvuru formunu incelerken. “Bir sorun mu var? Ailenin haberi var mı, izin verdiler mi?”
Chi Tang sınıfa döndüğünde elinde 501 numaralı odanın anahtarı vardı.
“Sen de mi yurda geçtin?”
“Canım öyle istedi.”
Yanındaki kız hemen yanına yanaştı:
“501 bizim oda. Sadece tek bir boş yatak var, o da şunun üstü,” diyerek You Yu’yu işaret etti. “Dayanamazsın, benden söylemesi.”
Chi Tang cevap vermek yerine kulaklıklarını taktı. Kız homurdanarak yerine döndü: “Neymiş bu tavırlar… Parası var diye kendini prenses sanıyor herhalde.”
Artık Chi Tang de yurtta kalıyordu. Oda altı kişilikti ve gerçekten de tek boş yer You Yu’nun ranzasının üst katıydı. You Yu’nun yatağı diğerlerine göre çok sönük duruyordu, eşyaları da bir elin parmaklarını geçmezdi. Chi Tang bunları umursamadan kendi yatağını hazırlamaya başladı. Dolabında başkasına ait eşyalar olduğunu fark etti.
“Bunlar kimin?”
You Yu başını kaldırmadan cevap verdi: “Luo Zhengli’nin.”
Chi Tang eşyaları dolaptan çıkarıp masanın üzerine fırlattı. Kendi eşyalarını yerleştirip dolabı kilitledi. Akşam döndüğünde Luo Zhengli odada söylenip duruyordu: “Eşyalarımı resmen dışarı atmış! Ne sanıyor bu kendini!”
Ancak kapı açılıp Chi Tang içeri girince herkes sustu. Hemen ardından You Yu da içeri girince sessizlik iyice ağırlaştı. Gece etüdünden sonra Chi Tang okul bahçesinde biraz hava aldı. Sınıflara doğru baktığında bir odada hâlâ ışık yanıyordu. İçerideki You Yu’ydu. Başını eğmiş, hararetle ders çalışıyordu.
Chi Tang bakışlarını kaçırıp yurda döndü. İçerisi çok gürültülüydü. Luo Zhengli hemen sırayı kapmak için duşa koştu. Chi Tang yatağına oturup bir süre gözlerini kapattı. Saat 22:40 civarı duşa gitti. Kartlı sistemle sıcak su açılıyordu. Chi Tang çıktıktan hemen sonra You Yu banyoya girdi; elinde sadece eski bir tişört ve okul pantolonu vardı.
Gece bir ara Chi Tang tekrar banyoya gittiğinde her yerin ıslak olduğunu gördü. Ama musluğu kontrol ettiğinde su buz gibiydi. You Yu, bu havada soğuk suyla duş almıştı.
Işıklar söndüğünde Chi Tang yatağına çıktı. Alt katta You Yu duvara dönmüş, saçları hâlâ ıslak olmasına rağmen yorgunluktan uyuyakalmıştı. Chi Tang ise bir türlü uyuyamadı. Saat üçe doğru, kulağındaki müziğin eşliğinde sonunda kendini uykunun kollarına bıraktı.
Çevirmen: Ucube Clumfy
Vaaay, yeni seriye başladık girişi beğendim.
Redaktör : Melike