Eighteen’s Bed - Bölüm 3.2
Dershaneden döndüğümde, benden önce gelen Go Yohan çoktan yatağıma yayılmış, çantasından çıkardığı bir çizgi romanı okuyordu. Kapağına bile bakmadan kaşlarımı çattım. Go Yohan’ın ağzına kadar açık çantasından birkaç soru bankası sarkıyordu. Soru bankaları ve Go Yohan… Ne tuhaf bir kombinasyon.
Go Yohan nevi şahsına münhasır biriydi.
Eskiden, Han Junwoo ne zaman Go Yohan’ın önünde önceki geceki maceralarıyla övünse, Yohan güler ve Junwoo’nun alnına ya da omzuna hafifçe vurarak, “Zina yapmayacaksın,” derdi. Bunun Han Junwoo’ya bir sitem olduğu belliydi ama ben hep aralarındaki bir şaka olduğunu düşünmüştüm.
Gelgelelim, Go Yohan şimdi apaçık bir düşmanlık sergiliyor. Elini ters çevirmek kadar kolay bir geçiş… Bir arkadaşın sırt dönmesi, bir yabancının eleştirisinden çok daha kışkırtıcıdır. Buzluktan dikkatlice iki dondurma çıkarıp birini Go Yohan’a uzattım ve temkinli bir tavırla sordum.
”Hey, bir şey soracağım.”
“Söyle.”
”Han Junwoo ile bağları tamamen koparıyor musun?”
Go Yohan, zehir gibi kafasıyla bunun sıradan bir “küslük” olmadığını anlamıştı. Hiç tereddüt etmeden paketi yırttı, dondurmayı ağzına attı ve sadece dudağının kenarıyla gülümsedi. Dondurmanın sonunu çiğneyip yuttuktan sonra, ağzı boşalınca cevap verdi.
”Hayatı bitmiş biriyle arkadaş kalmak için bir sebep var mı?”
”Gerçekten mi?”
Başka bir erkekten hoşlanmak, bir hayatı karartacak kadar ağır bir suç muydu yani? İçimde bir suçluluk duygusu kıpırdadı.
”Sen de katılıyorsun, değil mi?”
Go Yohan, gözlerini çizgi romandan ayırmadan sordu. Kelimeleri ağzındaki dondurma çubuğu yüzünden boğuk çıkıyordu. Dudak büküp cevap verdim.
”Tabii ki.”
Böylece Han Junwoo hakkında konuşmayı bıraktık. Go Yohan’dan bu konuda alabileceğim tek cevabın bu olduğunu biliyordum, bu yüzden bilerek üstelemedim. Akşam yemeğine kadar, geç vakte kadar bizde kaldı.
”Yarın görüşürüz o zaman.”
Go Yohan gitmek için ayakkabılarını giyerken, duraksayıp ona küçük bir tavsiye verdim.
”Yürüme, taksiye bin.”
Bana tuhaf bir bakış attı, sonra sanki saçma bir şey söylemişim gibi güldü ve “Tamam, anlaşıldı.” dedi.
Odama döndüğümde yatağa uzanıp Go Yohan’ın dediklerini düşündüm.
Han Junwoo’nun olayları tartma yeteneği gerçekten zayıftı. Han Taesan’ın sadece ona odaklanacağını mı sanmıştı cidden? Aşk ne kadar korkunç ve ucube bir şey… İnsana mantığını kaybettiriyor ve her şeyi kendi işine geldiği gibi yorumlatıyor. Ve bu yorumun gerçek olduğuna bir kez inandığınızda, geri dönüşü olmayan şeyler yaşanıyordu.
Aşk için yaşayıp aşk için ölünce böyle oluyordu işte. Sadece en kötüsünü düşünüp en pasif adımları atarak böyle bir kaderden kaçabilirdiniz.
Düşüncelerimi yeniden topladım. Ayın yükseldiği o gece, tam uykunun kollarına daldığımı düşündüğüm sabaha karşı Han Junwoo aradı. Yanına gelmemi söyledi. Bu kısa cümlesini duyduktan sonra derin bir nefes aldım, aklımdan onlarca şey geçti. Sonunda cevap verdim:
-Gelmiyorum.
– …….
-Beni aptal mı sandın? Cehenneme kadar yolun var, şerefsiz.
Sonunda sesim titremiş miydi? Emin değilim. Ama muhtemelen durumu iyi idare etmiştim. Platonik aşkım dışında, genelde her şeyi iyi idare ederim zaten.
Han Junwoo için asla bir seçenek olmayan bu reddedişim, ona karşı bir başkaldırı değildi. Kıskançlık ya da öfke de değildi. Belki bu duygulardan kırıntılar vardı ama beni asıl dizginleyen ve kontrol eden şey o “kübik orman”dı.
Bu saatte Han Junwoo ile buluştuğum öğrenilirse başıma neler geleceğini çok iyi biliyordum. Ben böyle biriyim işte.
Kendimi korumak için bu gerçeği bahane ediyorum. Huylu huyundan vazgeçmez. Benim aşkım, Han Junwoo’yu kendimden daha çok önemseyemeyecek kadar korkak ve hesapçıydı.
Han Junwoo’nun sırasının devrilmesinden iki gün sonra, ders kitapları çöpe atıldı.
Bunu kimin yaptığını bulmak zor olmadı. Birkaç ders sonra, Go Yohan’a zafer kazanmışçasına gülümseyen biri vardı. Diğer çocuklar, o çocuğun geçen derste tuvalette Han Junwoo’nun tüm kitaplarını çöpe attığıyla övündüğünü söylüyorlardı.
“Büyük cesaret doğrusu.”
Mavi çöp kovasının yanındaki karton kutuya baktım. Kenarları aşınmış, kağıt lifleri dışarı fırlamış o kutu, aslında Go Yohan ve Han Junwoo arasındaki o savaşın bir parçasıydı.
İki gün önce Han Junwoo, hiç haberi olmayan bir yerde Go Yohan’a yenilmişti.
Sebep netti. Başta sadece zorbalık sanmıştım ama o tuhaf “duyguyu” hissettikten sonra Han Junwoo’nun etrafındaki çocuklar bile onun bir tuhaflığını fark etmişti. Han Junwoo’nun Han Taesan’a olan hislerinin sadece basit bir nefret olmadığı ve şiddet eğiliminin sadece zorbalıktan ibaret olmadığı gitgide daha da gün yüzüne çıkıyordu. Benimle ettiği o kavga, her şeyi kesinleştirmişti. Ancak, kamuoyunun Han Junwoo’ya sırt çevirişini izlerken bile, kendimi açıklama yapma veya suçluluk hissetme ihtiyacı duymadım.
Kendi ellerimle hayatımı mahvedecek kadar aptal değilim. Eğer burada kendimi açıklamaya çalışsaydım, diğer çocukların gözünde nasıl görüneceğimi çok iyi biliyordum. Nazik veya sadık olduğumu düşünebilirlerdi belki. Ama bu kübik toplumda otuzdan fazla farklı “benlik” vardı ve o benliklerden biri mutlaka şunu sormaya başlayacaktı:
“Neden?”
Bu düşünce beni korkutuyordu.
Başımı sıraya koyup gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtığımda her şeyin istediğim gibi değişmiş olmasını diledim. Neredeyse uyuyakalacaktım. Kendi halime bırakılsam muhtemelen uyurdum da.
Kafama bir şeyin çarpmasıyla irkilerek uyandım. Başımı ovuşturup doğrularak oturduğumda,
Go Yohan’ın da alnını ovuşturduğunu gördüm.
”Ne oluyor ya, acıdı!”
”Sabahın köründe niye uyuyorsun?”
”Seni ilgilendirmez. O elindeki ne?”
”Haa, bu mu? Gelirken yolda buldum. Okulun geri dönüşüm kutusunda duruyordu.”
Go Yohan, sağ kolunun altında bir koltuk değneği tutarak muzipçe sırıttı. Onun bu tuhaflıkları her zaman kaşlarımı çatmama neden oluyordu. Hep garip işler peşindeydi.
Pek acımasa da saçım bozuldu mu diye endişelenip tepemdeki o dikleşen tutamı düzelttim. Beni uyandıran Go Yohan arkasını dönüp bacağıyla bir sandalyeye tekme attı, sonra sandalye neredeyse devrilecekken üzerine oturdu. Düşmemeyi başarmıştı. Çantasını masanın üzerine fırlatıp yastık niyetine kullanarak üzerine uzandı.
”Hem beni uyandırıyorsun, hem de kendin mi uyuyorsun?”
”Sırf uykusuz kalıp ders çalışmana gönlüm razı gelmedi de ondan. Zaten notlarım yerlerde, uyusam da bir şey değişmez.”
”Atma şimdi.”
Vücudumu ona çevirip söylendim. Nedense, söylediği her şeye karşı çıkasım geliyordu. Ayağına hafifçe bir tekme attım. Go Yohan dalga geçercesine şöyle söyledi.
”Hey, yaralı birine nasıl vurursun be, pislik,” dedi.
O alaycı ve oyunbaz ifadesi beni nutkum tutulmuş halde bıraktı, ben de bu sefer koltuk değneğine tekme attım. Değnek Go Yohan’a doğru düştü ama o, uzandığı yerden tek eliyle değneği havada yakalayıverdi. Rahatsız etmeme rağmen çenesini çantasından kaldırmadı önce sessizce güldü, sonra birdenbire şöyle dedi:
”Sana bir şey soracaktım.”
”Ne?”
”Aslında düşmedin, değil mi?”
Lanet olsun, o kadar belli mi oluyor? Yüzüm pek de yara bere içinde değildi aslında. Bir anlık panikle elimin tersiyle yüzümü sildim ve utanmazca cevap verdim.
”Yoo, düştüm.”
”Haha.”
Go Yohan, çenesini hala çantasından kaldırmadan hafifçe güldü.
”Gerçekten mi?”
Gözlerini bana çevirdi ve işaret parmağıyla beni gösterdi. Ne yapmaya çalıştığını anlayamadığım için ben de ona sordum:
”Ne oldu ki?”
”Çünkü çok utanmazsın.”
Go Yohan koltuk değneğine yaslanıp gülerken, sanki düşünme yetimi kaybetmiş gibi bakakaldım.
Neden bahsediyordu bu?
”…Nesi utanmazlık lan?”
”Bana hiç de düşmüşsün gibi gelmiyor da…”
“……”
Go Yohan’ın sözleri her zaman kafa karıştırıcıydı ama hiçbir zaman şu anki kadar korkutucu hissettirmemişti.
Gözleri sakin ve hareketsizdi. Parlak irislerinin içindeki o koyu göz bebekleri sessizce bana bakıyordu. Sanki attığı okun ucu tam beni hedef almıştı. Zihnim bir an boşaldı. Kafamda sadece iki cümle yankılanıyordu: ‘Hadi canım. Olamaz. Hadi canım. Olamaz.’
Sonunda Go Yohan’ın gözleri kısıldı.
“Sanki bir şeye çarpmışsın gibi duruyordu.”
Kısılan gözleri bir yılan gibi kıvrıldı. Ağzım kurudu, nefesim daraldı. Yutkundum. Go Yohan konuşurken gözümü bile kırpamadım.
”Çocuklar öğrenirse utanç verici olur, değil mi?”
“……”
”Merak etme, senin için sır olarak saklayacağım.”
Sonra Go Yohan, koltuk değneğini tutan elini ağzına yaklaştırıp göz kırparak fısıldadı. İçimde tuttuğum nefes bir anda göğsüme vurdu. Go Yohan bir tepki vermemi ne bekliyor ne de umursuyor gibiydi. Bu sefer az önce ağzına yakın olan eliyle kaküllerini işaret etti.
”Ama saç stilimi mi kopyaladın? Eğer öyleyse, biraz ezikçe olmuş.”
Ben hala söyleyecek söz bulamazken, Go Yohan oyunbaz bir şekilde burnunu kırıştırdı.
”Neyse, ben uyuyorum.”
Esnedi ve anında kafasını gömdü. Kafasının üzerindeki o gür saçlara bakıp net bir şekilde konuştum.
”Seni kopyalamadım, saçımı da kestirmedim.”
”Hadi ya?” Boğuk sesi çantasının içinden geliyordu.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR