Eighteen’s Bed - Bölüm 3.1
Tahta zeminlerden oluşan bir orman. Bu sessiz ormanda yaklaşık otuz tane vahşi hayvan yaşıyor.
Vahşi hayvanlar her yerde hiyerarşi kurar ve sürüler oluşturur. Ormandaki bu hayvanların hepsi on sekiz yaşında. Bu on sekiz yaşındaki gençler, her günlerini ince bir ipi sonuna kadar geriyormuşçasına, tehlikeli ve gergin bir halde geçiriyorlar.
Benim için bu gerginlik, on iki yaşlarımda grup kurmayı öğrendiğimden beri hayatımın bir parçasıydı. Bu benim günlük rutinim, hatta herkesin rutiniydi.
İçinde bir piramit saklayan, küp şeklinde bir orman. İşte on sekiz yaşındakilerin sınıfı tam olarak buydu.
“Ah…”
Uyuşup karıncalanan kolumu salladım. Yumruğumla düğümlenmiş mideme hafifçe vurdum. Halsizce bir nefes verip öne eğilmiş kafalara baktım. Yeşil tahta ve şeftali rengi enseler… Öğretmen masasında oturan Yoonri, ikiye katlanmış buruşuk bir gazeteyi okuyor; öğrenciler ise ya Yoonri’nin verdiği sorularla boğuşuyor ya da tamamen pes edip uyuyorlardı. Yoonri gazeteyi açıp yüksek sesle bağırdı.
“Uyanın, uykucular sizi!”
Daha beşinci dersteyiz. 15. soruya kadar gelebilen ben, işaret parmağımla kafamı hafifçe kaşıyıp uçlu kalemimi masaya bıraktım. Sonra boş sıralara baktım. İki sıra hemen gözüme çarptı.
Beklendiği gibi, Han Junwoo ve Han Taesan gelmemişti. Han Junwoo fikrini değiştirmediği ya da aralarında bilmediğim bir şey geçmediği sürece muhtemelen yarın da gelmeyeceklerdi. Ama o “bir şeyin” ne olabileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu.
Kafamı eğip karmaşık soruya baktım. Kanji* dolu metinler gözlerimin önüne yığıldı.
(Notes By Nkys: Buradaki Kanji Çince harfleri belirtir.)
Bir zamanlar Han Junwoo hakkında her şeyi bildiğimi sanırdım. Bu sınıfta onu en iyi tanıyan kişinin ben olduğuma inanacak kadar kibirliydim. Bu, Go Yohan ve Han Junwoo arasındaki dostluğu bile gölgede bırakan gurur kaynağımdı benim için.
Hatta, Go Yohan ve Han Junwoo’nun bu kadar iyi anlaşmalarına katlanmamı sağlayan şeyin de bu gurur olduğunu düşünüyorum. Ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, benim hala onlardan üstün olduğum gerçeğinden gizli bir zevk alıyordum.
Çenemi elime yasladım. Böyle şeyler düşündüğüm için kendimden tiksiniyordum.
Eğer herkes bu düşüncelerimi öğrenseydi bana nasıl bakarlardı? Sonuç belliydi. Piramidin en altındaki o geniş ve ezik kısmında yerimi alırdım.
Tüyler ürpertici bir düşünce. Asla keşfedilmemeliydi. Bir lise öğrencisinin bu sinsi arzuları öyle derinlere gömülmeli ki ne arzumun nesnesi olan kişi bunu bilmeli, ne de sonunda ben hatırlamalıyım.
Ama Han Junwoo bunu başaramadı. Sınıftaki herkes onun arzularını artık biliyordu. Kafamı kaldırıp etrafa bakındım. Herkesin burnu sırasına gömülmüştü. Dudaklarımı birbirine bastırıp hafifçe önüme baktım.
Sıraların arasında, üzerinde ayak izleri olan bir ders kitabının acınası bir halde yuvarlandığını gördüm.
Bir an birinin beni izlediğini hissettim ve hızla ben de diğerleri gibi burnumu sıraya gömdüm.
Kafamı az önceki taraftan başka bir yöne çevirdim. Arka sıraya doğru… Orada, kollarını kendine sarmış uyuyan bir yüz gördüm. Sanki ölmüş gibi yatan, karanlık ama narin bir yüz.
“…….”
Go Yohan’ın yüzüne bakıp bakışlarımı yavaşça kollarına kaydırdım. Bu sırada, zaten uzun boylu olan Go Yohan, ikinci sınıfın başından beri daha da uzamış gibiydi. Eskiden üzerine tam oturan üniformanın kolları artık kısa kalıyor, bileklerini açıkta bırakıyordu. O bileklerde ise kahverengi bir boncuk bileklik tüm heybetiyle duruyordu. O ağır varlık, Go Yohan’ın sembolü ve kimliğiydi.
Aslında, Go Yohan hakkındaki söylentileri duymadan önce, onun şehrin öteki ucunda yaşadığını sanıyordum. Bilirsiniz, Han Taesan’ın yaşadığı o taraf.
Go Yohan ilk bakışta pek varlıklı görünmüyordu. Gözleri çöküktü, göz kapaklarında hep bir gölge vardı. Soluk irisleri her daim yarı açıktı ve alttaki beyazları gösteriyordu bu da onu daha bitkin ve keskin gösteriyordu.
Genel olarak, Go Yohan’ın tekinsiz bir havası vardı. Heybetli duruyordu ama yüzü asil olmaktan ziyade “yoksun” gibiydi. Sanki bir şeyler eksikti ve bu da ona melankolik bir hava katıyordu. Üstelik kalıplı vücudu onu iki kat daha korkutucu yapıyordu. Kim ne derse desin,
Go Yohan tüm okulun en uzun boylu öğrencisiydi.
Tek teselli Han Junwoo’nun aksine, Go Yohan’ın yakışıklılığının “tabii ki öyle” dedirtecek kadar çarpıcı olmasıydı. Klasik bir yakışıklılığı vardı. Eğer öyle olmasaydı, o karanlık, korkutucu ve asabi hali yüzünden herkes ondan kaçardı.
Ancak dış görünüşünün aksine, Go Yohan aşırı vurdumduymazdı.
Sadece her şeye karşı ilgisiz olması değildi mesele; sanki bazı şeyleri hafızasından bilerek ya da bilmeyerek siliyordu. Bir tür “hafıza mülkiyetsizliği” gibiydi. İronik bir şekilde, kişiliğinin bu yönü onun zenginliğini açıklıyordu. Tek belirgin özelliği buydu.
En önemlisi, paraya zerre ilgisi yoktu. Etrafında ne kadar harcandığı ya da ne kadar istendiği umurunda olmazdı, canı isterse elindeki parayı rastgele birine fırlatırdı. Sanki para kavramını hiç öğrenmemiş gibi davranırdı. Birine borç verse onu bile unuturdu. Go Yohan’dan borç alan bazı dürüst çocuklar parayı geri getirdiğinde, “Bunu bana neden veriyorsun?” diyen şaşkın bir yüzle karşılaşırlardı.
Komik olan şu ki, herkese de borç vermezdi. Sadece keyfi yerindeyse, kim olduğuna bakmaksızın yakınındakilerin isteklerini yerine getirirdi. Ama gerçekten acil paraya ihtiyacı olanları çat diye reddedebilirdi.
Arkadaşlarına karşı bile oldukça pinti olabiliyordu.
Bir keresinde şöyle duymuştum; Kim Minho, Go Yohan’ın o hep bahsettiği ama kimseye göstermediği “göz bebeği” motosikletini görüp arkasına binmek istemiş. Daha biner binmez Go Yohan’dan bir tekme yiyip ürkmüş bir kurbağa gibi yola kapaklanmış.
Erkekler arasında, zirvede olanlar başkalarının eleştirilerinden korkmazlar. Belki de bu yüzden zirveye çıkanlar ya Han Junwoo gibi başkalarını umursamayanlar ya da Go Yohan gibi her şeyi çabuk unutanlar oluyor.
Hala neden anahtarlarımızı bu kural tanımaz yırtıcılara teslim ettiğimizi anlamıyorum.
Ayrıca, Go Yohan dindar bir Katolik olduğunu iddia ediyor.
Aynı zamanda başının altına İncil koyup uyuyan bir serseriydi ama doktrinleri* takip ediyordu. İçki içmez, sigara kullanmaz, seks yapmaz ve diğer öğrencilerden para çalmazdı. Ancak takip ettiğini iddia ettiği doktrinler, herkesin anlayabileceği üzere alkol ve sigara kısımlarında hatalıydı. Katoliklikte içki ve sigaranın yasak olmadığını duymuştum.
( Notes By Nkys: Doktrin din, felsefe, hukuk gibi bilimlerin kabul gördüğü kurallar ve ilkeler bütünüdür.)
Görünüşe göre bu din eşcinselliği günah sayıyordu. Han Junwoo’nun yaptıklarının Go Yohan’ı iğrendirmesinin sebebi bu olabilir miydi?
Kurumuş dudaklarımı yaladım.
Henüz keşfedilmediğim için rahatlamıştım. Eğer yakalansaydım, “ibretlik ders kitabı” haline getirilen kişi ben olurdum. O an, birkaç ay önceki gibi yakın olsaydık Han Junwoo’nun beni koruyup korumayacağını merak ettim. Ne olurdu acaba? Bu düşünce, unutmak istediğim anıları canlandırdı. Derin bir nefes aldım. Öğlen yediğim yemek sanki geri geliyordu.
Tabii ki hayır.
Beni koruyacağını düşünmem ne kadar kibirli ve gülünçtü. Han Junwoo için ben hiçbir şeydim. Sadece takılmak için “okey” olan bir lise arkadaşı. Bunu biliyorum. Beni yerle bir eden o bakışlar tam olarak bunu söylüyordu. Gerçeği bilmek istemiyordum ama işte oradaydı.
Günah işleyen Han Junwoo. Günah işleyen Kang Jun. Ama Kang Jun bunu sakladı, Han Junwoo ise saklayamadı. Bu yüzden Han Junwoo, Tanrı tarafından cezalandırılıyor.
Dudaklarımdan sadece benim duyabileceğim bir fısıltı, küçük bir kıkırdama döküldü.
“…Pekala, yakalanmadığın sürece sorun yok.”
Belki de Tanrı’nın kişiliği Go Yohan’ınkiyle aynıdır.
Bu kez öğretmen kürsüsünün önündeki sıraya baktım. Nadirdir ama bugün Han Taesan için biraz üzüldüm. Şeytana bulaşmış zavallı bir ruhtun sen. Gücün, o korkunç ve cezbedici gücü yenmeye yetmedi. Onun aksine, sen uçsuz bucaksız derecede küçük ve zayıftın Han Taesan. Seni uyardığımda arkana bakmadan kaçmalıydın. Aptal herif.
Özellikle iyi bir insan olmadığımı biliyorum. Bencil olduğumu ve sadece kendimi düşündüğümü biliyorum. Bu yüzden cezalandırıldım. Dürüst olmak gerekirse, bunu daha önce de düşünmüştüm: Madem erkeklerden hoşlanacaksın, neden benim gibi kurnaz ve sinsi birini sevip hayatını kolaylaştırmıyorsun ki? Neden bu kadar zor ve masum bir çocuğu sevip bu kadar dert açıyorsun başına?
Şimdi ise şöyle düşünüyorum:
Evet. Kimse böyle düşünen birini sevmez. Kendimi çok iyi tanıyorum, sorun da bu zaten, dünyadaki her şeye sahip olabileceğimi düşündüğüm bir zaman vardı. Kibirli ve kendini beğenmiş Kang Jun. Dünyayı on sekiz yaşında keşfeden Kang Jun. Kötü ve rezil Kang Jun. Kederli Kang Jun. Bana acıyabilecek tek kişi yine kendimdi, bu yüzden her şeye tek başıma katlanmak zorundaydım.
O gün ders bitene kadar 15. soruyu geçemedim ve başımı sıraya koyup hasta numarası yaptım. Yine de hayatları darmadağın olan Han Junwoo ya da Han Taesan’dan daha iyi durumda olduğumu düşünüyordum.
Han Junwoo ve Han Taesan hakkındaki dedikodular orman yangını gibi yayıldı. Söylentiler abartı mıydı yoksa Han Junwoo gerçekten söylenenleri mi yapıyordu kestirmek güçtü.
Gerçeği öğrenmenin bir yolu yoktu. Okulun içinde Han Junwoo’nun grubu, kökünden sökülmüş yabani otlar gibi yok olmuş, geriye çorak bir arazi bırakmıştı. Kalan birkaç kişi ise yeni gruplar kurmaya ve bağlarını güçlendirmeye odaklanmıştı, bu da dedikoduları daha da kötüleştiriyordu.
“Jungwoo, rahatsız ettiğim için üzgünüm. Jun’a en yakın kim?”
“Han- hayır, Go Yohan.”
Dersten önce oradan geçerken kulak misafiri oldum. Sınıf öğretmeni sormuş, sınıf arkadaşlarımdan biri cevap vermişti. Duymamış gibi yapıp sınıfa girdim. Ben ve boş sıra arasında gergin bakışlar atan öğretmen, parmağıyla kürsüye vurdu. Ama sonra, aklındaki her neyse ondan vazgeçmiş gibi, kabullenmiş bir ifadeyle “Derse başlayalım,” dedi.
Ders biter bitmez kalkıp çantamı topladım. Çantayı omzuma atarken Go Yohan sırtıma vurdu.
“Hey. Çıkışta takılalım.”
Go Yohan’ın yüzüne baktım.
Biliyordum. Han Junwoo ve Go Yohan’ın her hareketini hep tetikte izlediğim için, Go Yohan’ın bu cümleyi şimdiye kadar en çok Han Junwoo’ya kurduğunu biliyordum. Bir an düşündüm, sonra elimi “boş ver” der gibi salladım.
”Gelemem, dershaneye gitmem lazım.”
“Peki ya sonra?”
“Etüt var. En iyisi sen direkt kendi arkadaşlarınla takıl.”
“İstemiyorum.”
“Nedenmiş o?”
“Hayatı darmadağın olmuş birine fazla yakın olmak tam bir karın ağrısı.”
“Ama onlar senin arkadaşların.”
“Hayatta bir şeyler kazanman lazım. Eğer çöplere tutunursan, senin hayatın da onlarla birlikte çürür.”
“Hadi ya.”
İster istemez alaycı bir şekilde burun kıvırdım. Haklıydı. Go Yohan ile sandığımdan daha iyi anlaşabilmemin sebebi buydu işte. Değer yargılarımız garip bir şekilde örtüşüyordu.
“Yani Kim Minho ve Lee Seokhyeon çöp mü? Kim Seokmin de mi?”
“Öyle diyorsan, evet. Onlar senden farklı.”
Bu tuhaf iltifat beni huzursuz etmişti. Neden böyle hissetmiştim ki?
“Acımasızsın.”
“Yo, değilim.”
“Gerçekten çok acımasızsın.”
“Eee, On Emir’de yazar: ‘Yalan söylemeyeceksin.’ Görüyorsun ya, ben yalan söylemiyorum Jun-ah.”
Dürüst olmak gerekirse, Go Yohan benden de beterdi. Ben en azından takıldığım serserilere açık açık “çöp” muamelesi yapmıyordum.
“Yani ben iyi biriyim.”
“…Evet.”
“Madem iyi biriyim, o zaman evinize gelebilir miyim?”
Go Yohan iki kez gözlerini kırpıştırdı. Yüzüne baktım, sonra bu sefer başımla onay verdim.
“Olur. Gel o zaman.”
Bana bir zararı dokunmadığı sürece reddetmeme gerek yoktu. Gruptaki yerimi sağlamlaştırmak için, zirvede olacak kişiyle düşman olmanın bir alemi yoktu.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR