Eighteen’s Bed - Bölüm 2.7
“Jun-ah? Sorun ne?”
Annemin sorusu ile irkilerek hızla cevap verdim.
“Evet, yakınız.”
Annem ondan sonra ne dedi? Hatırlayamıyorum çünkü o an hissettiğim korku beni yere çivilemiş gibiydi. Net bir şekilde hissettiğim tek şey annem Han Junwoo’nun adını açtığında, bana sanki bir şeyler ima ediyormuş gibi bakmasıydı.
Neden?
Bu farkındalık beni korkunun daha da derinlerine itti. Parmak uçlarım buz kesti. Hayır, duymuş olmasına imkan yoktu. Hizmetli ağır uyurdu ve kaldığı yer konağın ücra bir köşesindeydi. Duymuş olamazdı. Ama o zaman neden? Neden böyleydi? Yine de yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Tek yapabildiğim, inanmadığım bir tanrıya dua etmekti.
Üç gün daha geçtikten sonra, okula dönmem için nazikçe teşvik edildim. Kesinlikle gitmek istemiyordum. Ama okulu ekmeye devam edersem, annem kesinlikle bir arkadaşla edilen ufak bir kavgadan çok daha büyük bir sorun olduğunu düşünecekt ve bu, olabileceklerin en kötüsüydü. Bu yüzden yüzüme mutlu bir maske takıp her şey yolundaymış gibi davranmak zorundaydım.
O andan okula gidene kadar günlerimi Han Junwoo ya da Han Taesan ile karşılaşırsam ne yapacağımı düşünerek, endişe içinde geçirdim. Han Junwoo beni yine döver miydi? Sınıfın ortasında ya da belki Han Taesan’ın gözleri önünde? Beni yine görmezden gelip üzerimden mi geçecekti?
Mideme kramplar giriyordu.
Okula varır varmaz çantamı sıramın kenarına astım ve rastgele bir kitabı masanın üzerine fırlattım. Öylece oturup boş boş boşluğa bakarken, koridor yavaş yavaş gürültüyle dolmaya başladı. Birinin yaklaştığını hisseder hissetmez başımı sıraya gömdüm.
“……”
Eğer uyuyor numarası yaparsam, belki darmadağın olmuş yüzümü fark etmezlerdi yani en azından bir süreliğine. Yalnızca hesaba katmadığım şey, Go Yohan’ın arkamda oturuyor olmasıydı. O, bir şeyleri fark etse bile fark etmemiş gibi davranan türde bir adamdı.
Go Yohan gelir gelmez sıramın yanında durdu, elini omzumla boynumun arasına kaydırdı ve parmaklarıyla yüzümü yukarı kaldırdı. Bu ani hareketine direnemedim bile. Yüzümü göstermek zorunda kaldım. Go Yohan, yüzümü gördükten sonra tek kaşını kaldırdı ve bana sordu.
“Yüzüne ne oldu?”
“….Sadece, öyle.”
“Yine mi düştüün?”
“Mmm, sayılır.”
“Cidden mi?”
Go Yohan “cık cık” edip kafasını salladı, sonra da elini bir anda yüzümden çekiverdi. Az kalsın kafa üstü sıraya yapışıyordum.
“Ah, siktir.”
Bir anlık refleksle Go Yohan’a ters ters baktım. Ama o, bu tepkime belli belirsiz, çarpık bir gülümsemeyle karşılık verip derin düşüncelere daldı. Aklından neler geçiyordu, en ufak bir fikrim yoktu.
Han Junwoo ve Han Taesan o gün okula hiç gelmemişlerdi.
Ve ben yokken, okulda dedikodular alıp başını gitmişti.
”Şşşt, duydun mu? Han Junwoo… o şerefsiz sonunda…”
Kimse yaralarımı sormuyordu bile, her şey arkamdan dönüyordu. İnsanların bana neden öyle meraklı gözlerle baktığı şimdi anlaşılmıştı. Dedikodu çoktan koridorun her köşesine ulaşmıştı.
Sandığımdan daha şanslıydım.
*
Dedikodular ben ve Han Junwoo hakkındaydı. Söylentiler başladıktan kısa süre sonra ikimiz de okula gitmeyi bırakınca, üstüne bir de Han Taesan ortadan kaybolunca dedikoduların önü alınamaz oldu; her şey iyice alevlendi. Üstelik okula bu darmadağın yüzle gelince, dedikoduları kendi ellerimle doğrulamış oldum.
Söylentiler şöyledi: “Kang Jun ve Han Junwoo bozuşmuş.” Ve… “Han Junwoo gaymiş.”
“Duydun mu? Herif meğer şu pirinç keki kılıklı çocuğa yanıkmış.”
“Pirinç keki mi? Ha, anladım. Hassiktir… Dur bir dakika. Lan, şaka mı bu? Gülmekten öleceğim şimdi.”
“Aynen patlamış bir pirinç kekine benzemiyor mu zaten?”
“Harbiden ya, baksana şuna, pamuk şeker gibi tipi var.”
Bu muhabbetler yüzünden sınıf resmen yıkılıyordu.
“Han Junwoo ile takılan elemanların hepsi fena kazık yedi.”
Konu dönüp dolaşıp bana geliyordu. Bakışların üzerimde olduğunu bilsem de hiçbir şey fark etmemiş gibi davranmaya devam ettim.
Dedikoduya göre, Kang Jun artık Han Junwoo’nun gay tavırlarına dayanamamış ve bu yüzden birbirlerine girmişlerdi. Han Junwoo daha güçlü olduğu için Kang Jun’u evire çevire dövmüş ve sonunda yolları ayrılmıştı. Peşinden koşmadığım halde gelip beni bulan bu söylentiler karşısında nutkum tutulmuştu.
“İnanılır gibi değil…”
İkinci dersin teneffüsünde bile, Go Yohan’ın tayfasından Kim Minho elinde sıcak bir hamburgerle yanıma gelip ağzı dolu dolu şöyle dedi:
“Şşt, Kang Jun, Kang Jun! Oğlum, bir şey soracağım bak. Sen şu mevzuyu duydun mu?”
Birkaç kez konuşmuşluğumuz vardı ama yakın değildik, o yüzden ortam iyice gerilmişti. Sadece Kim Minho değil, önüme gelen herkes yanıma sokulup çoğu saçmalıktan ibaret olan “şu hikayeyi” anlatıyordu; ben de sessizce kulak mememi kaşımakla yetiniyordum. Ne demem gerekiyordu ki?
“5. sınıftan bir çocuk, o iki gay herifin öpüştüğünü görmüş. Doğru mu lan?”
“Ha… Nerede?”
“Yani, bilmiyorum? Her neyse, sokağın ortasında öpüşüp işi pişiriyorlarmış. Belki de ıssız bir yere kendilerini çekmeye ya da başka şeyler yapmaya gitmişlerdir?”
Aynen, tabii. Bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu; dinlesem de hiç oralı olmuyordum.
“Iyyyyy, eğer yaptılarsa. Çok ürkünç.”
“Değil mi? Siktir şu şerefsizler. Okula geldikleri an, ıskalamadan suratlarına asit dökmeliyiz. Öğkk.”
Diğer tüm dedikodularda olduğu gibi bunun da kaynağı belirsizdi; ama bu “ballı” konuya bayılan lise öğrencileri, böyle ufak tefek ayrıntıları zerre umursamıyordu.
Oradaki çocuklar bir yandan, “Gerçekten doğru olduğunu mu düşünüyorsun? Hassiktir oradan!” diye küfrediyor; bir yandan da gözleri parlayarak, “Ee, harbi nerede olmuş bu olay?” diye sormaktan geri kalmıyorlardı.
Ezildikçe büzülüyorlar, harbi inanıyorlar mı buna? Yine de kendimi o ikisinin öpüştüğü sahneyi hayal ederken ve Kim Minho’nun ağzının içine bakarken buldum.
“Düşününce, Han Junwoo bu aralar pek karı kız peşinde koşmuyordu.”
“Belki de yapmaktan artık aleti düşmüştür, ha?”
Bir anda, sırasına çökmüş olan Go Yohan lafa girdi. Elindeki boş dondurma çubuğunu havada çeviriyordu. Dudaklarında geniş bir gülümseme vardı.
“Belliydi zaten. Biraz yavaştan satsaydı ya kendini, gerizekâlı.”
Go Yohan hâlâ bu durumu bir şaka gibi görüyor gibiydi. Ona bir bakış atıp hafifçe iç çektim.
Sınıfı bir anda ele geçiren o ağzı bozuk muhabbet, öğrencilerde çeşit çeşit tepkilere yol açıyordu.
Go Yohan’ın yanındaki tayfa masaları yumrukluyor, gülmekten yerleri tekmeliyordu. Aralarında eskiden Han Junwoo’nun grubunda olanlar bile vardı. Go Yohan parmaklarının arasındaki dondurma çubuğunu yere bıraktı ve sırıttı.
“Ya da belki pislik bir deliğin içine sürtünürken siki çürümüştür.”
O an herkes donup kaldı. Go Yohan’ın sesinde keskin bir nefret vardı.
“……”
Ben de Go Yohan’a tuhaf bir bakış attım. Sınıfın o köşesine rahatsız edici bir sessizlik çöktü.
Otuz öğrencinin gürültüsü arasında, odayı garip bir atmosfer kaplamaya başladı. Grupla alakası olmayan çocukların sesleri daha çok duyulur oldu.
Aklımdan geçen tek şey; şaka mı yapıyor yoksa ciddi mi, bir türlü kestiremediğimdi. Eminim diğerleri de aynı şeyi düşünüyordu. Ama Go Yohan, başparmağıyla çenesini kaşırken o çarpık gülümsemesiyle konuşmaya devam etti; dünya umurunda değil gibiydi.
“Siktiğimin ibnesi, öğk.”
Go Yohan masasından atladı. Uzun bacakları sayesinde ayaklarının yere değmesi oldukça hızlı olmuştu. Sonra, ne olduğu belirsiz bir melodi mırıldanarak sıraların arasından rahat tavırlarla geçti. Hepimiz sadece onu izliyorduk. Birden, bir sırayı işaret edip sordu:
“Bu… Han Junwoo’nun sırası mı?”
Sanki bilmiyormuş gibi.
Go Yohan, bir cevap bekliyormuş gibi kafasını hafifçe yana eğdi. Hepimiz o tarif edilemez baskıyı iliklerimize kadar hissettik. Aramızdan birkaçı cevap niyetine başını salladı.
“Güzel, tamam o zaman.”
Sesi, hedefine ulaşmış birinin tatminiyle doluydu.
“Ah, biliyor musunuz; şu herifin artistlik taslamayı bırakacağı günü iple çekiyordum.”
Go Yohan bacağını kaldırdı. Alaycı kahkahaların arasında boğuk bir küt sesi yankılandı. Bir şeyin devrilmesinin yarattığı ağırlık tüm zeminde hissedildi. Pozisyonuna, sesine ve o kütleye bakılırsa, devrilen kesinlikle bir sıraydı. Ve az önce o sıranın kime ait olduğunu teyit etmiştik.
Evet, Go Yohan kimi hedef aldığını açıkça belli etmek için bunu bilerek sormuştu.
“Yohan, seni şerefsiz! Harbi pisliksin ya!”
“Vay be, şu herifin boktan kişiliğine bak.”
O ölüm sessizliği, sanki hiç var olmamış gibi bir anda dağıldı. Sınıfı yeniden kahkahalar doldurdu. Etrafa, neredeyse gıcır gıcır görünen ders kitapları saçılmıştı. Kitapların üzerinde, alelacele karalanmış o isim açıkça okunabiliyordu.
[Han Junwoo]
Olan biteni izleyen ve Go Yohan’ın yaptıklarını sessizce takip edenler, sonunda dillerini çözmeye başladılar.
“Go Yohan tam bir pislik ya. Harbi şerefsiz ama neden bu kadar rahatlatıcı hissettiriyor? Bir tek bana mı öyle geliyor?”
“Hassiktir… Bir tek sana öyle geliyor.”
“Hayır, gelmiyor! Gelmiyor mu yoksa?”
“Ah, bizim Minho’nun konuşma tarzı da iyice iğrençleşti. Tıpkı… Han Junwoo gibi?”
“Siktir git!”
Kim Minho ve Lee Seokhyeon’un bu şakalaşmaları aslında tamamen Go Yohan’a yaranmak için yaptıkları bir şovdu. Şu an sınıftaki herkes, Go Yohan için gülmek zorundaydı.
Evet, ben hayatım boyunca ailemin önünde hayırlı bir evlat, öğretmenlerimin gözünde güvenilir bir öğrenci ve arkadaşlarımın yanında da gayet düzgün bir çocuk oldum. Tüm hayatımı böyle yaşadım; bu yüzden biraz zor olsa da, Han Junwoo ile yakın arkadaş olmayı bir şekilde başarmıştım.
Benim gibi insanların en çok korktuğu şey, hayatlarının sonuna kadar böyle yaşamak zorunda kalacakları gerçeği değildir; aksine, tek bir hatanın o özenle inşa ettikleri hayat kulelerini yerle bir edebileceği düşüncesidir.
Peki, ben nasıl mı tepki verdim? Sadece, yüzümde güller açarak gülümsedim.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR