Eighteen’s Bed - Bölüm 2.5
“Okul değiştiremem.”
“Neden?”
“…Evden taşınamayız. Büyükannemle yaşıyorum.”
“Eğer mesele paraysa sana borç verebilirim. Hatta hayır, direkt veririm. Bir stüdyo dairenin depozitosu için yardım edebilirim. Ya da bunu okul şiddeti olarak bildirebilirsin. Sana yardım ederim.”
Merhem sürmeyi bıraktım ve elimi çektim. Nazikçe konuşuyordum ama meseleyi ne kadar düşünürsem düşüneyim, kelimelerimin altında bencilce bir motivasyon yatıyordu. Ancak Han Taesan bunu hiç de öyle hissetmiş gibi görünmüyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme gördüm.
“Bazen, Jun inanılmaz şeyleri o kadar sıradan bir tavırla söylüyorsun ki.”
Neden bahsediyordu bu? Ben sadece kaşlarımı çattım, Han Taesan’ın ifadesi ise hüzünlendi.
“Ama, şu an… b-büyükannem hasta.”
“……”
“Kanser olduğunu söylüyorlar… pankreas kanseri.”
“Ah. Kanser.”
Otomatik bir şekilde başımı salladım ve sempatik görünmeye çalıştım.
“Zor olmalı.”
“Tam, tam olarak değil… Hâlâ umut var ve en azından erken teşhis edildiği için umutlu olduklarını söylüyorlar.”
“……”
“Biliyor musun?”
“Evet.”
“Te-teşekkür ederim. Gerçekten.”
“Önemli değil.”
“Jun, sen gerçekten naziksin… iyi bir insansın.”
“…Pek sayılmam.”
Aniden hissettiğim suçlulukla beraber tuhaf bir şekilde mırıldandım. Bir sessizlikten sonra Han Taesan tereddüt ederek tekrar konuşmaya başladı.
“Ben, ben taşrada yaşarken, tedaviyi Seul’de almanın daha iyi olduğunu söylediler… Büyükannem gerek yok dedi ama Seul’e taşınmamız için ısrar ettim. Ailemden kalan bir mirasımız var… Şey, be-benim ailem ben küçükken bir trafik kazasında öldü… O parayı taşınmak için kullanmamızda ısrar ettim. Büyükannem paranın benim üniversite harcım için olduğunu söyleyip re-reddetti ama ona yalvardım. Üniversiteyi Seul’de okumak i-istediğimi, bu yüzden Seul’de çalışmam gerektiğini söyledim.”
“Hımm.”
“Ta-taşındıktan sonra büyükannemi geziye gidiyoruz diye kandırıp hastaneye götürdüm, onu oraya zorla soktum. Be-ben gerçekten o kadar güçlü müydüm yoksa büyükannem mi o kadar zayıftı diye merak ettim… Onu kemoterapiye başlamaya zorladım… Evet. Ba-başladık… Ama büyükannem hastaneye yattığında, her şey ta-tamamdı… Fakat Seul’e taşındığımızdan beri işlerin böyle gittiğini büyükanneme söyleyemem…”
“……”
“Yapamam…”
Han Taesan’ın sesi gözyaşlarıyla boğuldu; kanepede büzüldü, başını dizlerine yasladı. Dudaklarımı ısırdım. Lanet olsun.
Beni bu kadar gıcık eden şeyin ne olduğunu tam olarak kestiremiyordum. Üzerine çok derin düşünmekte istemiyordum. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım, sonra bıraktım.
“Büyükannen bugün evde mi?”
“Ha, evet?”
“Büyükannen evde olduğu için buraya geldin sanmıştım. Öyle değil mi?”
“…Hmhm. Özür dilerim. Gerçekten…”
“Sana bir yastık ve değiştirebileceğin birkaç kıyafet getireyim. Bu gece burada kalabilirsin.”
Tabii ki misafir odası vardı ama Han Taesan için orayı hazırlama zahmetine girmedim. Yüzündeki ifadeden her şey belliydi. Han Taesan’ın burada olmasının benim için iyi bir şeye yol açmayacağı belliydi. Ama ‘Kang Jun’ olduğum sürece onu öylece kapı dışarı edemezdim.
Belki de çağrıyı hiç görmemiş gibi yapmak daha iyi olurdu.
Yatağımdan bir yastık kaptım, karşıdaki giyinme odasından üzerine atabileceği bir battaniye ve pijama niyetine kıyafetler buldum. Onları Han Taesan’ın oturduğu kanepenin üzerine fırlattım.
“Bununla üzerini ört. Daha rahat etmen için şunları giy.”
“…Teşekkür ederim, gerçekten.”
“Teşekküre gerek yok. Sadece üzerini değiştir ve biraz uyu. Senin için kalacak bir yer bakacağım. Eğer büyükannen endişelenirse benimle ders çalıştığını söylersin. Gerekirse ben de ararım.”
“Ah, Jun derslerde çok iyisin…”
“Hıı. Öyle.”
Ben cevap verir vermez Han Taesan tuhaf bir kahkaha attı. Yüzündeki şişlikler yüzünden yüzünü buruşturuyor gibiydi. Ben bu ani kahkahaya şaşkınlıkla kaşlarımı çatınca, Han Taesan elini havada salladı. Sonra gülmesini tutmaya çalışarak, titreyen bir sesle bir bahane uydurdu.
“Hayır, ben, sadece senin biraz tuhaf olduğunu düşündüm de…”
“Bu ne demek şimdi?”
“Hayır, hayır. Bir şey değil.”
Şimdi Han Taesan yüzünü kapatacak kadar şiddetli kıkırdıyordu.
Han Taesan’ın bu kafa karıştırıcı tavırları beni giderek daha çok sinirlendiriyordu. Ama ona gülmeyi bırakmasını da söyleyemediğim için kaşlarımı çatıp arkamı döndüm ve yatağa girdim. Han Taesan bir süre daha gülmeye devam etti; kanepenin arkasından tekrar tekrar bana bakıp kıyafetlerini değiştirdi.
Onu izlemek için kendimi hafifçe doğrulttum. Mavi ve mor tonlarındaki morluklarla dolu sırtı net bir şekilde görünüyordu. Sanki benim kıyafetlerimi esnetmekten çekiniyormuş gibi dikkatlice giyindi, gömleğinin önünü düzeltti ve sonra aniden başını benim olduğum tarafa çevirdi. Ama asıl şaşıran o olmuş gibiydi; yüzü kızardı ve başını öne eğdi.
“Ne var?”
“Yok, bir şey değil…”
Bana bir bakış attı, sonra çekik gözlerinin üzerindeki kaşlarını düşürdü.
“…Yanağın iyi mi?”
Lanet olsun. İçgüdüsel olarak Han Junwoo’nun bana vurduğu yeri avcumla kapattım ve battaniyenin altına saklandım. Lanet olası Han Taesan. İçimde utanç ve aşağılanma hissinin birbirine karıştığını hissettim. Ona yardım etmemeliydim.
“Özür dilerim, gerçekten, çok ama çok özür dilerim… Sana da sorun çıkardığım için üzgünüm.”
Siktir. Sik-tir. İçimden durmadan küfrediyordum. Bildiğim tek küfürler Han Junwoo veya Go Yohan’dan duyduğum “siktir”, “aptal” ya da “bok” gibi kelimelerdi. Yükselen sinirimi yutup dışarı püskürttüm.
“Uyu sadece. Önemli değil.”
Bu sözlerimle birlikte Han Taesan’ın sesi kesildi.
Şafağın kasveti üzerime çökmüş, beni ağır bir uykuya zorlarken bir ses sessizliği bozdu. Gürültünün kaynağını bulmak için etrafı yokladım. Parlak bir ışık gözlerimi deldi, hızla gözlerimi kırpıştırdım. Telefon ekranında beni sarsan bir isim duruyordu.
‘Han Junwoo’
O ismin önünde uzun süre tereddüt ettim.
Tereddüdüm uzadıkça arama sona erdi. Ama telefon, gözlerimi ve endişelerimi bıçaklayarak tekrar çaldı. Yatakta doğruldum. Han Taesan sessizdi, muhtemelen uyuyordu. Bir Han Taesan’a bir de telefondaki numaraya baktım ve sonunda sesi kapattım.
Ancak Han Junwoo’nun rahatsız etmesi bununla sınırlı kalmadı. Alt kattan belli belirsiz kapı zilinin sesini duydum. O tanıdık, kısık sesi dinledim. Bir kez başlayan zilin ardı arkası kesilmiyor, sadece başlangıç kısmını durmadan tekrarlıyordu. Bu Han Junwoo’ydu.
Eğer ses bu kadar artarsa yardımcı uyanacaktı. Bunu fark edince yataktan fırladım, kapıyı açtım ve hızla aşağı koştum.
Gerçekten her şey mahvolmuştu.
Bahçeyi geçip dış kapıyı açar açmaz, havada uçan bir taştan kaçmak zorunda kaldım. O orospu çocuğu bizim kapıya taş atmıştı. İrkilerek donakaldım. Ama Han Junwoo, taşı neredeyse bana isabet ettirdiği için ne pişmanlık duyuyor ne de endişeleniyordu. Sadece beni itip geçti ve kafasına göre evin içine daldı.
“Hey, Han Junwoo! Nereye gittiğini sanıyorsun sen?”
Cevap vermedi ve koştu. Kapıyı kapatıp aceleyle arkasından gittim ama Han Junwoo’nun hızına yetişmemin imkanı yoktu. Kaygılıydım.
Han Junwoo buraya nasıl gelmişti? Han Taesan’ın burada olduğunu nereden biliyordu?
Zaten arkadaşı olmayan Han Taesan’ın bizim evden başka gidecek yeri yoktu. Bu beni deli ediyor. Han Taesan’ın çıkardığı sorunlar yüzünden hiçbir şey yolunda gitmiyor. Dönüp duran zihnimi sakinleştirmeye çalışarak derin nefesler aldım.
“Han Taesan nerede!”
“Sessiz ol! Han Junwoo!”
“Hey! Han Taesan!”
“Herkes duyacak, sessiz ol!”
Han Junwoo her kapıyı açıyor, yüksek sesle bağırıyordu. Sesimi alçaltmaya çalışarak ona fısıltıyla seslendim ama beni kenara itip yere düşmeme sebep oldu. Ben aşağılanmanın verdiği acıyla dudaklarımı ısırıp ayağa kalkana kadar Han Junwoo çoktan merdivenleri çıkmış ve odamın kapısını açmıştı.
“Siktir. Han Taesan’ın burada ne işi var?”
İnanılmaz olaylar dizisi zihnimi bomboş bıraktı ve vücudum baskı altında çöktü. Han Junwoo başımı yere bastırdı. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım kurtulamıyordum, başımı kaldıramıyordum.
Han Junwoo’nun tüm gücüyle başımı aşağı bastırdığını net bir şekilde hissedebiliyordum. Kurtulmak için çaresizce koluna yapıştım, kıvranmaya çalıştım ama o, sanki kafamı ezmek istiyormuş gibi daha da sert bastırdı.
“Hey! Bırak beni!”
Farkında olmadan çığlık attım. Korkunçtu. Üzerime çöken bu ani durum dayanılmaz derecede acı vericiydi. Var gücümle mücadele ettim. Sonra, odamın içinden Han Taesan’ın ismimi net bir şekilde seslendiğini duydum.
“…Jun-ah. Ju, Jun-ah!”
“Seni gidi lanet olası pislik!”
Han Junwoo, Han Taesan’ın bembeyaz yüzünü görür görmez bana sert bir tekme atıp beni savurdu.
Merdivenlerden aşağı yuvarlandım, tutunacak bir fırsatım bile olmadan başımı yere çarptım. Başım o kadar dönüyordu ki neresi yukarı, neresi aşağı ayırt edemiyordum. Tam bilincimi kaybetmek üzereyken Han Junwoo’nun sesini duydum.
“Jun-ah! Han, Junwoo, bekle, sadece dayan.”
“Siktir, iyi izle Han Taesan.”
“Jun, Junwoo, lütfen. Yalvarırım. Söylediğin her şeyi yapacağım. Her şeyi yaptım zaten, değil mi?”
“Ne yaptın? Seni lanet olası pislik. Sadece kapa çeneni ve izle. Bak! Bak senin yüzünden ne hale geldim! Bana bunu yapmaya nasıl cüret edersin? Siktir. Seni iğrenç herif. O çok sevdiğin Kang Jun’un senin yüzünden ne kadar acınası ve zavallı bir hale geldiğini iyi izle.”
“Öyle değil! Öyle değil işte, sana söyledim. L-lütfen.”
Han Taesan, Han Junwoo’nun yanında durmuş, çaresizce ağlıyordu. Eğer onu durduracaksa bunu düzgünce yapmalıydı ama sadece titreyerek orada duruyor, Han Junwoo’yu tutmayı bile beceremiyordu. Alnımı tutup yerden destek alarak doğruldum ve yüksek sesle bağırdım.
“Hey! Han Junwoo!”
Han Junwoo’nun ismini çaresizce haykırdım. Ama çok geçmeden sesim bir iniltiye dönüştü. Karnım ağrıyor, kolum ağrıyor, başım ağrıyor ve vücudum kontrolüm dışında yerde yuvarlanıyordu. Han Junwoo tarafından dövülüyordum.
“Hayır Junwoo, özür dilerim. Junwoo, Junwoo, lütfen, yalvarırım. Hepsi benim hatam.”
“Seni gidi iğrenç pislik. Geber git lanet olası herif.”
“Lütfen dur. Yalvarırım. Jun’la, hayır, Kang Jun’la bir daha konuşmayacağım bile, dediğin gibi, ona bakmayacağım bile!”
Ve sonunda, Han Junwoo’nun önünde gözyaşlarına boğuldum.
Bu çok acı. Bu çok acı. Bu dayanılmaz derecede üzücü. Han Junwoo, bana bunu nasıl yaparsın? Kalbimi böyle nasıl paramparça edersin? Ben sana ne yaptım? Sana duygularımı mı itiraf ettim ya da hislerimi sana mı dayattım?
Gözyaşlarım durmak bilmiyor, yere damlıyordu. Sersemlemiş halimle bile görebiliyordum. Sırf Han Taesan bana özel davranıyor diye bana bunu nasıl yapabilirdin? Bu haksızlık. Ben senin yakın arkadaşındım sonuçta. Bu haksızlık. Tüm bunların ortasında, yüzümü kollarımın arasına almış saklıyordum.
Karnıma darbeler almama rağmen, göğsüm acıyordu. Başkalarının dövüldüğümü öğrenmesi düşüncesi ise fiziksel acıdan daha can yakıcıydı.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR