Eighteen’s Bed - Bölüm 2.4
Park Dongcheol hemen ağzını kapattı.
Son zamanlarda Go Yohan ve arkadaşlarına yaranmaya çalışıyordu. Sanki Han Junwoo’nun grubundan alttan alta uzaklaşmak istiyor gibi bir hali vardı. Belki de o lafları bana, benimle arkadaş olmak istediği için söylemişti. Ve bugün, her zamanki gibi, sınıfta grubun geri kalanı dışında sadece Go Yohan ve ben kalmıştık.
Go Yohan sınıfın en arkasındaki duvara yaslanmıştı. Sessizce aşağıdan bana bakıyordu. Beni görmezden mi geliyordu yoksa başka bir şey miydi, emin değildim. Sinirlenerek, ben de onu görmezden gelmek için başımı çevirdim.
“Jun-ah.”
“Ne?”
“Okul çıkışı dondurma yemeye gidelim. Geçen sefer yediğimiz gerçekten çok iyiydi.”
Go Yohan, onu görmezden gelme çabamı sikine bile takmadı. Konuşurken elindeki lastik topu sınıfın içinde rastgele fırlatıyordu. Top her yerde zıplayarak diğer çocukları tehdit ediyordu. Çocuklar zıplayan topa bakıp kaşlarını çatsalar da Go Yohan’a bir şey demiyorlardı.
Ortamı hiç umursamıyordu. Oldukça kayıtsız ve bencil biriydi. Topun zıplayışını izlerken daha fazla dayanamayıp sonunda konuştum. Düşüncesiz tavırları, onunla nazik konuşmamı zorlaştırıyordu.
“Sen sevdiğin için almamış mıydın? Hepsini sen yedin zaten.”
“Hayır, pek öyle değil aslında. Ben sadece yeşil rengi seviyorum.”
“Ne yani, benim fikrimi hiç mi sormadın?”
“Senin fikrini nereden bilebilirdim ki? Hiç söylemedin.”
Lastik top artık hızını kaybetmiş, sınıfın zemininde bir yerlerde yuvarlanıyordu. Go Yohan elini havada salladı. Topa en yakın duran öğrenci bir an tereddüt etti, sonra topu yerden alıp çekingen bir tavırla onun eline bıraktı. Go Yohan topu hafifçe salladı ve uzaklaşan öğrenciye, “Teşekkürler ezik,” dedi.
Kişiliği gerçekten sinir bozucuydu.
İnsanlara ezik ya da inek demesi… Söylediği her şey irite ediciydi. Go Yohan gibi çekilmez bir karakterin neden sosyal hiyerarşide daha aşağıda olan benimle, Han Junwoo yerine takıldığını anlayamıyordum. Birlikte yemek yiyoruz, derslere giriyoruz, yan yana oturuyoruz. Tamam, Han Junwoo ortalıkta yok ama Go Yohan istese onunla her an iletişim kurabilirdi. Bu merak aniden zihnimi kurcaladı, ben de laf arasında öylesine sordum.
“Bu aralar neden Han Junwoo ile takılmıyorsun?”
Go Yohan lastik topu duvara fırlatmayı bıraktı ve sorum karşısında şaşırmış gibi göründü.
“Onunla kavga ettin ya.”
“Ben mi?”
“Evet. Sen ve Han Junwoo.”
“Doğru. Ben kavga ettim de, sen?”
“Tuhaf bir soru soruyorsun hani sen benim arkadaşımsın ya.”
Go Yohan beni tepeden tırnağa süzdü. Onun bu garip derecede bariz bakışlarından kaçarak tekrar sordum.
“Ama Han Junwoo’yla da arkadaşsın.”
“Vay be. Çok komiksin. O zaman sen benim arkadaşım değil misin?”
Şimdi sesi inanmıyormuş gibi geliyordu, beni işaret etti.
“Hayır, ben de arkadaşınım. Ama Han Junwoo ile yakındın. Neden benim tarafımı tutuyorsun?”
“Şey, çünkü seni daha uzun zamandır tanıyorum.”
“Ne saçmalıyorsun? Biz Han Junwoo sayesinde arkadaş olduk.”
“Hey! Ne diyorsun sen! Birinci sınıfta arkadaştık biz!”
“Ne zaman olmuşuz?”
“Siktir, harbi pisliğin tekisin. Pes yani. Vay anasını. Yemekhanede sürekli göz göze gelirdik ya!”
“Ah… o zamanlar.”
“Yani arkadaş olduğumuzu düşünen tek kişi ben miydim? Seni dolandırıcı. Aynı sınıfa düştüğümüzde seninle ilk ben bu yüzden konuşmuştum, yuh anasını ya. Bilmiyor muydun sen bunu? Gerçekten hayal kırıklığına uğradım.”
“Öyle mi?”
“Vay ulan. Kahretsin. Vay… Nasıl yaparsın… Vay.”
“Tamam. Özür dilerim. Kusura bakma.”
Birinci sınıftaki o tuhaf ama sık karşılaştığımız bakışmaları hatırlayarak aceleyle bir özür mırıldandım.
Ben o bakışları huzursuz edici bulmuştum ama onun için ‘arkadaşlık kategorisine’ giriyordu. Bu bana haksızlık. O bakışları nasıl arkadaş olma yolu olarak yorumlayabilirdim ki? Tamamen düşmancaydılar. Bir dakika, yani birlikte yemek yiyelim diyen Han Junwoo değil, o muydu?
Bildiğimi sandığım her şeyin tamamen yanlış olduğunu fark etmek beni afallattı. Bu biraz şok ediciydi. Ama zaten olaya dahil olmak istemediğimden, anlamış gibi başımı salladım.
“Tamam, anladım. Özür dilerim.”
“Az önce gerçekten çok bozuldum.”
Go Yohan bana yandan dik bir bakış attı. Bazen düşünce yapısını gerçekten anlayamıyordum.
“Ayrıca Han Junwoo çok tuhaf davranıyor, o yüzden.”
“……”
“O herif şu an tam bir deli gibi davranıyor. Zaten hep biraz çatlaktı ama şimdiki hali resmen…”
Uzun parmaklarıyla lastik topu kavradı, işaret parmağını şakağında birkaç kez döndürdü. Onu izlerken Park Dongcheol’u düşündüm. Ve benimle konuşan Han Junwoo’nun diğer arkadaşlarını da.
Tüm bunlardan çıkarabildiğim tek şey, Han Junwoo’nun itibarının şu anda yerle bir olduğuydu.
‘Eşcinsel.’
On sekiz yaşındakilerin dünyasındaki bu en korkunç damga, korkuyla hafifçe ürpermeme neden oldu. Aynı zamanda bunun keşfedilmemiş olmasına rahatladım; ki bu muhtemelen kendimi Han Junwoo’dan daha çok önemsediğim anlamına geliyordu. Go Yohan’ın yüzüne, bir tanrıdan sır saklayan günahkar bir rahip gibi, titreyen bir kaygıyla baktım.
“Aman Tanrım.”
O anda ağzımdan bir küçümseme nidası döküldü. Korku ve alayın birbirine karıştığı tuhaf bir gülüştü bu.
Diğer çocukların beni Go Yohan’ın en yakın arkadaşı olarak görmesi bir bakıma komikti. Ne de olsa ben de küfür sayılacak bir damga yemiş bir suçluydum. Ve daha sadece birkaç ay önce, Han Junwoo’nun yakın arkadaşıydım. Kirli bir tuzaktan kaçıp kendimi burada bulmam ne büyük bir ironiydi.
Bende henüz sadece yakalanmamıştım..
***
Gece vaktiydi. Aniden bilinmeyen bir numaradan bir mesaj geldi. Saat sabahın dördünde bir arama. Bir hışımla uyanırken, olan bitenin bir rüya olabileceğini düşündüm. Canım yanmasın diye Han Junwoo’yu arayıp sormamıştım ama ulaşan kişinin o olabileceği düşüncesiyle kalbim yerinden çıkacak gibi çarptı.
Mesajı kimin gönderdiğini kontrol etmek için hızlıca gözlerimi ovuşturdum. Hislerim karmakarışıktı. Bir yanım bunun sadece sıradan bir yasa dışı bahis mesajı olmasını diledi. Ancak içeriği okur okumaz,
gönderenin Han Junwoo olmadığını anladım.
(Jun-ah. Gece vakti rahatsız ettiğim için özür dilerim. Bir anlığına evinin önüne çıkabilir misin? Özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim.)
(Sadece bir kez. Sadece bu seferlik.)
Han Junwoo’nun benden özür dilemesine imkan yoktu.
Akranlarım arasında bana sadece iki kişi “Jun” der ve onlardan sadece biri bu kadar acınasıdır. Han Taesan nerede yaşadığımı nasıl öğrenmişti ki? Ekranı görür görmez kaşlarımı çattım. Han Taesan gibilerin görüntüsüne bile tahammül edemiyorum. Her zaman çok rahatsız ediciydi.
Yine de düşüncelerimin aksine yataktan kalktım, giyindim ve ayaklandım. Kapının önünde öylece durdum, alnımı kapıya yasladım; eşikten dışarı adım atamıyordum, iç çektim.
“…Lanet olsun.”
Durum karışıktı. Bir şeyler düğümlenmiş gibi hissediyorum. Mideme kramplar giriyordu. Söyleyebileceğim tek şey bu, göğsüme vurdum. Notlarım hep iyi olmasına ve çok kitap okumama rağmen, bu karmaşık ve hassas düşünceleri ifade edecek kelimeleri bulamıyordum.
Sadece çok karışıktı. Han Taesan’a duyduğum nefret, o gün yüzünün morluklar içindeki hali ve o ikisini ayırmaya çalıştığım çaresiz günler… Her şey birbirine girmişti. Dudaklarımı ısırdım, kapı koluyla birkaç kez oynadım, sonra gözlerimi kapatıp bileğimi çevirdim.
Bahçedeki soğuk sabah çiyi sonbaharın geldiğinin kanıtıydı. Çiyden kaçınmak için çimlerin arasındaki soğuk mermer taşların üzerinde yürüdüm. Şafak vakti hava oldukça serindi, bu yüzden ceketimin düğmelerini sıkıca ilikledim. Terliklerimden dışarı taşan ayak parmaklarım sonunda dış kapının önünde durdu.
Bir an duraksadım, hafifçe dilimi damağıma vurdum ve kolu kavradım. Menteşeler gıcırdayınca omuzlarımı dikleştirip kapıyı daha da yavaşça açtım. Kapı açıldığında, sokak lambasının altında okul üniformasıyla duran Han Taesan oradaydı; başı öne eğik, ayakkabısının ucuyla yere bir şeyler karalıyordu.
“…Han Taesan.”
Seslenmemle Han Taesan başını hızla kaldırdı.
“Jun, Jun-ah!”
“Burada ne yapıyorsun?”
“Ö-özür dilerim. Hayır, dışarı çıktığın için çok teşekkür ederim. Gerçekten, teşekkürler.”
Bu sözlerle birlikte Han Taesan aniden gözyaşlarına boğuldu. Tekrar iç çektim ve ona daha yakından baktım. Perişan haldeki baharlık üniforması yine paramparçaydı, sağ gözü morarmıştı ve yanağı şişmişti. Dudak ile burun arasındaki bölgede kurumuş bir kan lekesi vardı. Öylece durup Han Taesan’la ilgili her ayrıntıyı süzdüm.
Sonunda yanına yaklaştım, omzundan hafifçe iterek onu evin içine yönlendirdim.
*
Rahatsızlık hissi bir türlü geçmek bilmiyordu.
Farkında olmadan Han Taesan’ın omzunu sıkıca kavradım. Kıyafetleri ile teni arasındaki o boşlukta, Han Junwoo’nun çarpık sevgisi gizliydi. Han Taesan irkilince, elimi hızla omzundan çektim.
Dış kapıyı açarken, yerdeki ayakkabıların sayısına bakıp başımı salladım. Annem de babam da yurt dışındaydı, yatılı yardımcı ise farklı bir binayı kullanıyordu. Gece vakti eve davetsiz bir misafir sokarken yakalanma ihtimalim yoktu. Benim güvenliğim, Han Taesan’ınkinden daha önemliydi.
“Şimdilik odama geçelim.”
Omzundan hafifçe dürttüm. İttiğim yöne doğru, sessizce ağlayarak yavaş adımlarla yürüdü. Odaya vardığımızda ona kanepeye oturmasını söyledim. Önünde tuhaf bir şekilde dikildi, tereddütle bana bakındı, sonra nihayet avcuyla oturacağı yerin tozunu alıp eğreti bir şekilde kenara tünedi. Bu beni daha da sinirlendirdi.
“Düzgünce otur işte.”
“T-tamam.”
“Burada bekle biraz.”
Han Taesan’ı odada bırakıp oturma odasına, daha önce kullandığım ilaçları bulmaya gittim ve geri döndüm. Geldiğimde Han Taesan hâlâ koltuğun ucunda rahatsızca oturuyordu. Kaşlarımı çatarak yanına yaklaştım, ilaç kutusunu yanına bırakıp omzundan geriye doğru ittim.
“Ih, ah” gibi aptalca bir ses çıkarıp kaskatı kesildi. Kutudan merhemi çıkarıp Han Taesan’a fırlattım.
“Önce bunu sür.”
“Ha?”
“Evet. Yaralı yerlere sür. Dudağın hâlâ kanıyor.”
“Hmhm.”
Onun bu tereddütlü hallerine sinirlenip merhemi elinden kaptım, kapağını hızla açıp geri uzattım. O yavaşça merhemi incelerken, ben kutunun ikinci bölmesinde şişliği indirecek paketi aramaya koyuldum.
Paketi bulup ambalajını yırttım ve Han Taesan’a baktım. Yüzük parmağıyla dudağına merhem sürüyordu. Ne yapıyordu bu? İç çekerek yanağına dokundum. Öyle belirgin bir şekilde irkildi ki bu durum sinir bozucuydu, ben de hafif bir kızgınlıkla konuştum.
“Kıpırdama.”
Ve gerçekten de donup kaldı. Şaşkınlıkla başımı hafifçe yana eğdim. Ne yapmaya çalışıyordu? Her hareketi sinirime dokunuyordu. Ona merhemi sürmesini söylemiştim. Merhemi. Paketi şişmiş yanağına yerleştirdim.
“Bunu sana Han Junwoo mu yaptı?”
Sözlerim üzerine Han Taesan yavaşça başını salladı.
“Baksana.”
“E-evet?”
“Merak ettiğim bir şey var.”
“…Efendim.”
“Neden okulunu değiştirmiyorsun?”
Han Taesan küçük parmak uçlarıyla oynamayı bıraktı. Bu halleri karşısında hüsran ve acıma karışımı bir duyguya kapılıp merhemi elinden çekip aldım. İşaret parmağıma biraz sıkıp kaşının üzerindeki açılmış yere sürdüm. Parmağım ona her değdiğinde Han Taesan irkiliyordu.
Tam bir ayak bağı. Harbi söylüyorum. Şakağındaki ve alnındaki küçük yaralara da merhem sürdükten sonraydı ki Han Taesan nihayet konuştu.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR