Eighteen’s Bed - Bölüm 2.2
Onunla tartışmakla uğraşmadım bile. Yüzüme, şişmiş yanağıma mahcup bir şekilde dokundum. Yanaklarımın çevresi acıyordu. İşte o an, önceki hâlim için utanmaya başladım. Gerçekten aptalım. Han Junwoo beni değerli görmüyordu. Ben sadece en aptal köpekler gibi kuyruğumu sallayıp umut ediyordum.
“Al, bunu ye.”
Go Yohan bana bir dondurma uzattı. Alır almaz kapağını açıp içine baktım.
“…Matcha aromalı.”
“Bu matcha mı?”
“Boşver, senin umurunda olacak şey değil.”
“Bu sert oldu.”
“Neden buradasın?”
“Ne sanıyorsun? Hasta ziyaretine geldim. İçeri girebilir miyim?”
“Ah, hey!”
Uzun bacaklarıyla hiç tereddüt etmeden eve adım attı.
“Odan nerede?”
“Hey, nereye gidiyorsun?!”
“Nereye gideyim başka? Evinde başka bir yer mi var?”
“…”
Söyleyecek sözüm yoktu. Evet, ev işte ev. Utangaç bir şekilde Go Yohan’ın peşinden gittim. Ev sahibi olmama rağmen, Go Yohan içeriye tuhaf şekilde ısrarcı bir bakışla bakıyordu. Odamı arıyor olabileceğini düşünerek, tereddütle yolu gösterdim. Odaya vardığımızda oturdum ve kaşığımı aldım, ama Go Yohan sonunda dondurmanın üçte ikisini yedi. Kahretsin.
“Tek çocuk musun?”
Go Yohan, ağzında kaşıkla etrafa bakarken aniden sordu. Bu kadar mı belli oluyordu?
“Evet. Neden?”
“Hiçbir sebep yok. Sadece öyle olabileceğini düşündüm.”
“Biliyorum, genellikle böyle bir izlenim bırakıyorum.”
“Ne gibi bir izlenim?”
“Sadece… Ailenin çok sevdiği bir çocuk gibi görünüyorsun. Tek çocuk izlenimi veriyorsun.”
“Ugh…”
“Bu surat da neyin nesi birdenbire?”
“Bazen sana alışamıyorum işte.”
“Gerçekten mi? Alışamadığı biri için garip bir ifade bu.”
“Bir nebze garip, evet.”
“Peki ya sen?”
“Ben mi?”
“Sen de tek çocuk musun?”
“Hayır, ortanca çocuğum. Üç kardeşin ikincisiyim. Bir abim, bir kız kardeşim var.”
“Sana uymamış…”
“Değil mi? İnsanlar genelde ailemdeki bütün sevgiyi ben alıyormuşum gibi durduğumu söylerler.”
“…”
Ah, demek böyle hissettiriyordu. Garip bir gerginlikle kulağımın arkasını kaşıdım.
“Güzel olmalı, yani kardeşinin olması.”
“Kardeşinin olması güzel mi olmalı?”
“Öyle derler. Duyduğum kadarıyla yani evde fazladan bir arkadaşının olması gibiymiş.”
“Siktir o salaklar. O piçler sana yalan söylemiş. Daha çok boktan hissettiriyor.”
“…Öyledir.”
“Ah, doğru. Han Junwoo yine ona vurmaya başlamış.”
Bu, Go Yohan’ın bir özelliğiydi; aniden konuyu bambaşka bir yere çekmeye bayılırdı. Gerçekten kötü bir alışkanlık.
Go Yohan duraksadı ve plastik kaşığı ağzına götürdü. Ben de dondurma kabından kafamı kaldırıp ona baktım. Go Yohan kaşığı emdi, sonra büyük bir kaşık dondurma alıp ağzına attı. Dondurmayı ağzında çevirirken kaşığı havada salladı.
“Dün, öğle yemeğinde, Han Taesan dersten sonra çantasını almak için geldi ve yüzü allak bullaktı. Ah, çok acımasızsın. Beni yüzüstü bıraktın. Han Junwoo tuhaf bir iş peşindeydi. O pislikler öğle yemeğine domuz gibi koştular. Ben de dışarıda tek başıma tteokbokki yedim.”
Öğle arasında dışarı çıkmış ve tteokbokki yemişti yani. Ama şikâyet eden sesi o kadar haksız geliyordu ki, ne diyeceğimi bilemedim.
“Han Junwoo, Han Taesan’a mı vurdu?”
“Evet. Yine.”
Go Yohan bunu söylese de, endişeli bir tonu yoktu.
Dürüst olmak gerekirse, o an biraz rahatlamış hissettim. Sadece benim dayak yemediğimi bilmek, üzerimdeki yükü bir gelgit gibi hafifletti; aynı zamanda biraz da tatmin edici geldi.
Üstelik, Han Junwoo’nun durumu kendi yaratmış olmasına rağmen şiddet kullanmasını düşünmek, hem acınası hem de garip bir şekilde onun aptallığına minnettar hissettirdi. Go Yohan’ın söylediklerini dinlemek, içimde biriken öfkeyi bir nebze olsun yatıştırıyor gibiydi.
“Komik mi?”
“Hayır. Han Taesan’ın dayak yemesinin neyi komik olsun?”
“Komik göründü.”
“Gülmüyordum ki.”
“Ama sen güldün işte. Neden böyle yapıyorsun? Çok zalimsin. Birinin dayak yemesine gülmek, beni yüzüstü bırakıp tek başına kaçmak…”
“Bana kaçtı demeyi bırak. Sen de okulu asabilirdin.”
“Bu saçmalık. Eğer notlarım ve devamsızlığım kötü olursa, hayatıma da veda edeyim bari.”
Go Yohan’ın son sözüne istemsizce güldüm.
“Kabul et, son kısmı komikti, değil mi?”
Gülümseyip onay bekleyen Go Yohan’a kafamı sallayarak karşılık verdim.
“Pek değil. Notların kötü değil.”
“Vay. Biri notlarımı biliyor. Ailem bile bilmiyor.”
“Duygulandın mı?”
“Evet. Neredeyse ağlayacaktım. Gözlerim dolacaktı. Bak? Hepsi nemli.”
Go Yohan’ın gözlerine eğildim. Dış görünüşüne rağmen kirpikleri uzun ve sıktı. O kadar uzundu ki sanki birbirine dolanmış gibiydi ve nemli görünmek yerine kuru duruyordu, muhtemelen Go Yohan’ın doğal soğuk tavrı yüzündendi.
“Hayır, hiçbir şey göremiyorum.”
“Vay, gerçekten kalpsizsin.”
Go Yohan gözlerini kısmış, kirpiklerini sergiliyor, sonra alt dudağını şişirerek üzgün numarası yapıyordu.
“Bizim Jun’un beni bu kadar önemsediğini bilmiyordum.”
Go Yohan alaycı bir tonla tekrar konuştu.
“Senin kendi başına evime kadar geleceğini bilmiyordum.”
Tonundan rahatsız olup karşılık verdim; Go Yohan ise sadece çenesini dayadığı parmakla yanağını tıklattı. Parmakları baş parmaktan serçe parmağa kadar hızlıca tıklatır gibi davrandı, yaklaşık on iki kez tekrar ettikten sonra nihayet konuştu:
“Bu biraz acıttı.”
“Ne acıttı?”
Go Yohan sahte üzgün bir surat yapmaya çalıştı, sonra aniden:
“Elini ver.” dedi.
Sağ elimi uzattım, o da bir parmağını koydu. Sorun şu ki, beş parmağı da değildi, sadece orta parmağı.
“Siktir git lan.”
“Ah, lanet olsun, bu da ne böyle…”
Böyle saçma sapan bir işe kalkışıp dondurmasını da bitirdikten sonra, “Sen olmayınca okul çok sıkıcı geçiyor” diye başımın etini yiyen Go Yohan sonunda yorgunluk belirtileri göstermeye başladı. Tam “Hadi artık gider,” diye umutlanmışken, hiç çekinmeden benim yatağa uzanıp kestirmeye başladı.
“…Oraya ne ara çıktı bu?”
Tam gidip şu baş belasını uyandıracaktım ki, uyurkenki hâlini görünce kıyamadım; yatağın yanındaki koltuğa ilişip vaktin geçmesini bekledim. Onu uyandırmamak en iyisiydi galiba. Her ne kadar bu durumdan pek hoşlanmasam da, bana destek oluşunun ödülü sayalım artık.
Go Yohan iki saat sonra uyandı. Gözlerini açar açmaz bir hışımla fırladı, “Dizi izlemem lazım,” gibi saçma sapan bir bahane uydurup koştura koştura eve gitti. Hâlâ bıraktığım gibi; sağı solu hiç belli olmuyor.
Onu apar topar yolcu ettikten sonra yüzüme bolca merhem sürüp yatağa uzandım.
Yanağım tam iyileşmemiş olsa bile, yarın okula gidebilecek gibi hissediyordum.
•
Artık ilahi bir müdahale miydi yoksa merhemin mucizesi mi, orasını pek kestiremiyordum ama sabah uyandığımda yanağım epey yatışmıştı. Hâlâ hafif bir şişlik ve morluk vardı ama en azından dışarıdan bakan biri “Herhâlde bir yere çarpmış,” deyip geçerdi.
Okula keyfim yerinde gittim. Ancak sınıfın havası tam tersine, oldukça kasvetliydi. Sebebi de Han Junwoo’ydu.
İçgüdüsel bir hareketle gözlerim Han Taesan’ı aradı. İlk dersin başlamasına saniyeler kala, geç kalmaktan kıl payı kurtularak sınıfa girdi.
“…….”
Han Taesan’ın suratını gördüğüm an şoktan gözlerimi kırpmayı unuttum. Daha önce “Keşke o da benim gibi darbe alsaydı,” diye içimden geçirdiğim için bir an kendimden utandım; çünkü çocuğun yüzü darmadağındı. Dudakları patlamış, bir gözü ise neredeyse benim yanağım kadar şişmişti. Göğsüme çöken o ağır suçluluk duygusu nefes almamı zorlaştırıyordu. Kendi kendime böyle çocukça şeyler düşündüğüm için kendimden iğrendim.
“Bu kadarı da fazla artık…”
Han Taesan sınıfa girdi, şöyle bir etrafa bakındı ve gözleri benim sırama takıldı. Esen rüzgârın arasında bakışlarımız kesişti. Uzun uzun bana baktı, sonra birden bir şey hatırlamış gibi donup kaldı. Olduğu yerde durdu, başını hızla başka yöne çevirip yerine oturdu.
“…Ne oldu lan şimdi?”
Bu tuhaf tavrı içimde garip bir his bıraktı. İster istemez etrafa bakındım ve sebebini o an anladım. Han Junwoo, sanki beni oracıkta öldürmek istiyormuş gibi dik dik bakıyordu.
“Hadi buyur, kahretsin.”
Okula geldiğime geleceğime pişman olmuştum.
O andan sonra, eskiden bana hep yakın davranan Han Taesan teneffüslerde bile benimle tek kelime etmedi. Öğle yemeğinde de Han Junwoo ile birlikte bir yerlere kayboldular.
Yine tek başıma kalınca yemeğimi Go Yohan ile yedim. İçimde gidip onları bulmaya dair dayanılmaz bir istek vardı ama bir yandan da bunu asla yapmayacağımı biliyordum.
Han Junwoo, Han Taesan’a gerçekten el kaldırmış olamazdı, değil mi? Aslında beni pek ilgilendirmezdi ama o yüzünü gördükten sonra endişelenmemek elde değildi. Diğer yanda ise her zamanki gamsızlığıyla Go Yohan, “Dünya varmış be,” diyerek şaka yapıyordu.
“Gördün mü havayı? Ortam o kadar gergindi ki az kalsın hazımsızlık çekecektim.”
“Dün dondurmayı mideye indirirken hiç öyle görünmüyordun ama.”
“Ona ‘mideye indirmek’ demeyelim de, afiyetle yedim diyelim.”
Go Yohan göz kırpıp kahkaha attı.
“Dondurmayı bile çekerek yiyorsun resmen.”
Yaptığı espri üzerine yemeğimi böldüm ve Go Yohan’ın kaval kemiğine hafifçe vurdum. Kıkırdayıp çenesini kaşıdı, nedense biraz mahcup bir hâli vardı. Gerçi onun mahcup olması pek mümkün değildi ya, neyse.
Hayat gerçekten öngörülemez bir şey. İlk tanıştığımızda Go Yohan ile yakınlaşmak gibi bir niyetim yoktu, hatta ondan pek haz etmezdim bile. Ama şu an gelinen noktada, en yakın olduğum kişi oydu.
Onun bu bitmek bilmeyen rahat tavrı ve konuşma tarzı, olayların içinde boğulmamı engelliyordu.
Eskiden Go Yohan beni sinir ettiğinde, her şeyi bu kadar hafife almasından ve ciddiyetsizliğinden nefret ederdim. Şimdiyse tam da bu özellikleri sayesinde kendimi biraz olsun toparlayabiliyordum. Han Junwoo ile aramız her zaman iyi olsaydı, muhtemelen bunun asla farkına varamazdım.
O günden sonra Han Junwoo, bazen gruptakileri geride bırakıp Han Taesan ile bir yerlere kaybolmaya başladı. Bazen yanına birkaç kişiyi daha alıyordu. Aralarında bu duruma sıcak bakmayıp, yüzlerinde huzursuz bir ifadeyle onları takip etmeyi reddedenler de vardı.
Özellikle, disiplin hocasından kaçmak için duvardan atlarken rastladığım Park Dongcheol ile karşılaştığımda durum netleşti. Bana, Han Junwoo’nun “Şu Han Taesan’a bir tane patlatsak mı?” dediğini anlattı. İnanamayarak kaşlarımı çattığımda, Park Dongcheol rahat bir tavırla bu yüzden son zamanlarda onlardan uzak durduğunu söyledi. Choi Juhwan ile internet kafeye gitmek üzere olduğunu, yanlış anlamamam gerektiğini de ekledi.
Choi Juhwan, birinci sınıftayken Han Junwoo ile yakın olan biriydi ama farklı sınıflara düştükten sonra araları biraz açılmıştı.
Öğle yemeğinde bahçeye çıkıp Go Yohan ile kantinden aldığımız dondurmaları yedik. O soğuk, ferahlatıcı his dilime yayılıyordu. Dondurmanın serinliğinin aksine, kalbimi sıkıştıran o acı kıvranış hâlâ oradaydı ama istifimi bozmadan dik durmaya çalıştım.
“Güzel mi o da?”
“Bir ısırık ister misin?”
Kendi renkli dondurmasını iştahla mideye indiren Go Yohan, benimkine aç gözlerle bakıyordu. Yarı şaka yollu, üzerinde salyamın olduğu dondurmayı ağzına yaklaştırdım. Her zamanki gibi, dudağının kenarını yukarı kıvırıp dondurmadan kocaman bir ısırık aldı.
“Ah! Cidden yedin mi?”
“E ye dedin.”
“İğrenç… Ayrıca neden bu kadar çok yiyorsun?”
“Sadece bir ısırıktı.”
Gerçekten de sadece tek bir ısırıktı. Go Yohan, muzip bir gülümsemeyle tek omzunu silkti. Orası gerçekten huzur verici. Benim paramparça kalbimin aksine, sonbaharı karşılayan hava oldukça açıktı.
Han Junwoo ve Han Taesan’ın şu an nerede olduklarını merak ettim. Aklıma birkaç yer geldi ama onları aramaya gitmedim. Belki de gerçekten oradaydılar. Bunu bildiğim için gitmeye kendimi ikna edemedim.
Han Junwoo’yu düşünmemeye çalıştım çünkü bu çok can yakıcıydı. Sonra, başından beri onu ne kadar çok düşünmekte olduğumu fark ettim.
Bu düşüncenin, bir gazetedeki mürekkebin buharlaşıp uçması gibi ne kadar zamanda veya ne kadar çabayla silineceğini, seni sevmeyi ne zaman bırakacağımı hiç bilmiyorum. Bu his, artık üzücü ya da sinir bozucu olmaktan çıkmış; uçsuz bucaksız bir çölde mahsur kalmak gibi dehşet verici ve boktan bir hâl almıştı.
Bu yüzden bazen bir adım geri çekildim.
Tıpkı önündeki ayak izlerini görmekte zorlanan Auston Blue gibi. Ve bazen, her şey çok ağır geldiğinde Go Yohan ile dertleşirdim. İşte, durumlar böyle.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR