Eighteen’s Bed - Bölüm 1.8
Daha başka şeyler de değişmişti. Her hafta sonunu çılgınca eğlencelerin peşinde geçiren Han Junwoo, sonunda bu hobisinden vazgeçmişti. Han Junwoo ve Go Yohan’ın grubundan duyduğum kadarıyla bu işleri tamamen bırakmış sayılmazdı ama en azından artık sınıfta maceralarıyla övünmüyor ya da kendini sergileyip durmuyordu.
Benim için bu da bir şeydi. En azından kendi kirli ve karmaşık ilişkilerimin izlerinin kokusunu her an burnumun dibinde duymak zorunda kalmıyordum.
“Hey, Han Junwoo. Bir daha böyle şeyler yapmayacaksın yani? Tam olarak böyle şeyler?”
Hong Huijun, Han Junwoo’nun önünde kalçalarını sallayarak elini kasıklarına yaklaştırdı ve müstehcen hareketler yapmaya başladı. Han Junwoo’nun az önceki sakin yüzü bu bayağı gösteri karşısında aniden buruştu; hızla Han Taesan’a bir bakış fırlattı ve ardından bağırmaya başladı.
“Lan piç, sana insanların içinde şöyle hareketler yapma dedim!”
“Ah şu çocuk.. Niye utanıyormuşsun gibi davranıyorsun oğlum? Ha?”
“Bundan sonra eğer bir daha böyle bir şey yaparsan, öldün bil. Hon Huijun.”
“Lan, Junwoo.”
“Sana o siktiğimin çenesini kapatmanı söyledim.”
“Tamam ulan tamam..”
Arkadaşları hayal kırıklığına uğradı, çünkü çoğu yetişkinden uzun boylu ve daha olgun bir havası olan Han Junwoo; her zaman bu cinselliğe olan ilgileri tavan olan çocukların seks meraklarını dindirmişti. Han Junwoo ve Go Yohan’ın grubundaki çocuklar, en az bir kez kendi ‘kasıkları’ ile ilgili acemice deneyimler yaşamışlardı. Bu yüzden, seksle ilgili konuya tamamen yabancı olanlardan çok daha fazla ilgililerdi. Han Junwoo kızlarla olan ilişkileri hakkında konuşmayı kesince, çocuklar umut dolu gözlerini bu kez Go Yohan’a çevirdiler. Ancak Go Yohan, sadece iğrenmiş bir ifadeyle dişlerini göstermekle yetiniyordu.
“Sizi aşağılık, iğrenç herifler.”
”Hah, yine başladı! Go Yohan yine boş konuşuyor.”
“Bu boş konuşmak değil. O tam bir dindar.”
”Mal herif. Hepiniz döl israfısınız.”
Sınıfta bir kahkaha patlaması koptu.
Gruptakilerin çoğu en az bir kez “yasaklı bölgeye” adım atmıştı ama garip bir şekilde Go Yohan bunu yapmamıştı. Onunla “bakir” diyerek dalga geçerlerdi ama kimse onu küçümsemeye cüret edemezdi.
Çünkü o, Go Yohan’dı. Aynı zamanda Go Yohan, her şeyi hafife alan, gamsız bir tipti. İnsanlar ya göründüğünden farklı olduğu için ondan hoşlanıyor ya da ona karşı samimi davranıyorlardı
(Ç/N: Burada yasaklı bölge olarak asıl bahsedilmek istenen şey: Grubun cinselliğe ve erken deneyimlere bakışını çevirmek, o yaştaki çocukların bu durumu hem bir “yasak” hem de bir “başarı” olarak görmesidir.)
“Hey siktir Go Yohan, öyle bakıp durma. Sen dik dik bakınca altıma kaçıracak gibi oluyorum.”
“Aynen, bu herif acayip korkunç görünüyor.”
“Ölmek mi istiyorsunuz lan siz geri zekalılar?”
Go Yohan’ın kaşlarını çatarak savurduğu bu tehdit, grubu kahkahalara boğdu. O kadar komik bile değildi aslında.
Go Yohan’ın arkadaşlarının —ya da sınıfın arkasında her kimlerse onlar— incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler üzerine nasıl bu kadar gülüp eğlenebildiklerini düşünürken, kendimi boş boş kendi bacaklarıma, vücudumun alt kısmına bakarken buldum.
“…”
Hatırladığım tüm anılarıma göre, vücudumun alt kısmı bir kadına karşı asla tepki vermemişti. Belki de bu yüzden, doğuştan eşcinseldim. Kadın ve erkeğin olduğu müstehcen videolar izlediğimde uyarılıyordum ama mastürbasyon yaparken bir kadının vücudunu hayal ettiğim hiç olmamıştı. İlki sadece tahrik edici durumun yarattığı bir heyecandı, ikincisi ise bende hiçbir arzu uyandırmıyordu.
Bir keresinde Han Junwoo tarafından zorla bir kulübe sürüklenmiştim ama kapıdan geri çevrildim.
Ne de olsa sahte bir kimliğim yoktu. Bu yüzden Han Junwoo çıkana kadar dışarıda beklemek zorunda kalmıştım. Genelev mahallelerine gelince…
Oraları iğrenç ve nefret uyandırıcı buluyorum. Öyle bir yere neden gitmem gerektiğini gerçekten hayal bile edemiyorum.
Bizimkiler bana “İffetli Kang Jun” diyorlar ama dürüst olmak gerekirse, benim bu iffetim neredeyse bana zorla dayatılmış bir durum.
Hafifçe iç çektim.
Çocuklar Go Yohan hakkında konuşmaya kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki, bu iç çekişimi duymadılar bile. O an, sessizliğe gömülmüş olan Han Junwoo’ya gözüm kaydı.
Uzakta ders çalışan Han Taesan’ın sırtına, öylece, sessizce bakıyordu.
Ve hemen ardından pişman oldum. Neden merakıma yenik düşüp Han Junwoo’ya tekrar bakmıştım ki? Gerçeklikten kaçmak, o görüntüyü zihnimden silmek için Go Yohan’a öylesine, anlamsız bir soru fırlattım.
“Yani o işi evlenene kadar cidden yapmayacak mısın?”
Sandalyesinde yayılmış olan Go Yohan, aniden bakışlarını kasık bölgeme dikti. Bakışları şaşırtıcı derecede ısrarcıydı, kendimi korumak için içgüdüsel olarak bacak bacak üstüne attım. Ne oluyordu be?
“Karım sen olmayacaksın, o yüzden neden umursuyorsun ki? Yoksa bir şey mi teklif ediyorsun?”
“….”
Tabiki. Bu piç her zaman arsız şakalar yapardı, etraftakiler onun sözlerine güldüler ve bende Go Yohan’ın baldırına vurdum. Günler böyle tekrarlayıp geçti.
***
Odama çekildiğimde sık sık yalnız kalıyorum ve bu da beni türlü türlü senaryolar üzerine düşünmeye itiyor. Bazen kendimi tamamen mantıksız, garip fantezilerin içinde kaybolmuş buluyorum.
Bugün, Han Junwoo yerine Go Yohan’a aşık olsaydım her şey nasıl olurdu diye merak ettim. Mevcut durumumdan çok daha iyi bir seçenek gibi göründü gözüme. Eğer Go Yohan’ı sevseydim, Han Junwoo’nun kadınlarla olan o leş gibi, karmaşık ilişkilerinin yarattığı acıyı çekmek zorunda kalmazdım.
Fakat sonucunda yine kalbim kırılırdı.
Ne Han Junwoo ne de Go Yohan bana hiçbir zaman aşık olamazlardı. Yine de Han Taesan ile uğraşmak zorunda da kalmazdım.
Bu düşünceler sonunda kaçınılmaz bir şekilde aşağılık kompleksine ve öfkeye evrildi. Sonunda şu karara vardım. Sadece bir an önce mezun olmak ve Han Junwoo için tamamen bir yabancı haline gelmek istiyordum.
***
Ortaokul ikinci sınıftan beri bu böyleydi; ne zaman masamın başına otursam, ellerim bir süre sonra kontrolüm dışında aşağıya kayıyordu.
Sebep hep aynıydı: erkekler. Pantolonumun kemer tokasıyla oynarken derin düşüncelere daldım. Yapsam mı, yapmasam mı? Tırnaklarımın metale sürtünmesiyle çıkan o tiz tık sesi sessizlikte yankılandı. Tam kemeri çözecekken kapı aniden çalındı.
”Jun! Ders mi çalışıyorsun?”
“…Ah, hayır! Hayır. Evet! Çalışıyorum!”
Öyle bir sıçradım ki neredeyse bayılacaktım. Bugünlük bu iş yatmıştı. Utançtan kıpkırmızı kesilerek kafamı kollarımın arasına gömdüm. Kahretsin.
***
Son zamanlarda Han Junwoo sinirlerimi iyice bozmaya başlamıştı.
Bazı zamanlarda, ne zaman Han Taesan bana bakacak olsa Han Junwoo kasıtlı olarak onunla konuşmaya başlıyordu. Han Taesan gözlerini deviriyor, sanki bana bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıyor ama sonra vazgeçip tekrar kapatıyordu.
Ardından, Han Junwoo’dan çekiniyormuş gibi başını eğiyor ve ona çok kısık bir sesle karşılık veriyordu.
“Hmhm, evet.”
Bunun gibi.
Han Taesan bazen alttan altta beni çağırıyor ve bunu bana “Jun” diye seslenerek yapıyordu. Büyükler dışında neredeyse hiç kimse bana Jun demezdi, bu yüzden bu değişiklik fazlasıyla dikkat çekiciydi. Gizli kapaklı davrandığını sanıyordu ama aslında hiç de öyle değildi. En kötü kısmı ise, Han Junwoo’nun, Han Taesan’ın yaptığı her şeyden duyduğu o huzursuzluğu bir türlü gizleyememesiydi.
“Han Taesan, Kang Jun’u ders çalışırken rahatsız etme.”
“Ne?”
“Dedim ki, Kang Jun’u rahatsız etme. Duymuyor musun?”
“A.. Evet, tamam.”
Han Taesan ağzının içinde mırıldanarak bakışlarını kaçırdı Han Junwoo ise çocukça bir tavırla yanındaki sıranın ayağına sert bir tekme attı.
Duymamazlıktan geldim. Sinir bozucu olan şuydu ki, dünyadan habersiz Han Taesan, artık bana “Jun” demesini kimsenin umursamadığını falan sanıyordu herhalde. O kadar cüretkârlaşmıştı ki, artık herkesin içinde açık açık bana “Jun” diye sesleniyordu.
“A Jun. Seni ders çalışırken rahatsız ettiğim için özür dilerim.”
Kaskatı kesilip Han Taesan’a baktım. Çıldırmış olmalıydı. Han Junwoo tam oradaydı, burnunun dibindeydi ve tam da beklediğim gibi oldu. Han Junwoo yumruğunu sıraya güm diye indirdi. Siktir.
“Hey! Han Taesan!”
“Ne…?”
Ortam yine gerilmişti.
“Sana söyledim.”
Han Junwoo sinirliydi. Oldukça bariz bir şekilde hemde.
“Sana ona Jun dememeni söyledim, söylemedim mi?”
“…Yani, sadece öylesine.”
“Kang Jun diyeceksin, onun adı Kang Jun.”
Han Junwoo’nun gözleri, sanki beni canlı canlı yutmak istiyormuş gibi üzerimde şimşekler çaktı. O bakıştan nefret ediyordum, bu yüzden hemen başımı öne eğdim. Tam o anda, yanımda oturan Go Yohan kolunu omzuma attı. O kadar yakındı ki, kalın sesi tam kulağımın dibinde yankılandı.
”Han Junwoo. Böyle devam edersen fena sıçacaksın, benden söylemesi.”
“Sen ne diyorsun amına koyayım?”
“Sen. Pişman olacaksın.”
Go Yohan güldü. Aynı zamanda, içimde bir öfke dalgasının kabardığını hissettim. Bunun tek bir sebebi vardı.
”Han Junwoo, Go Yohan bana Jun dediğinde neden tek kelime etmiyorsun?”
“Eee, siz ikiniz yakınsınız, değil mi?”
İnanamazca hayret dolu bir iç çektim.
“Aynen. Go Yohan ve ben inanılmaz yakınız.”
Hiç daha önce Go Yohan’la yalnız takıldım mı? Hayır. Han Junwoo belli ki bunu bilmiyordu bile. Söylediği bu sözler yüzünden, çoğu zaman farkına bile varmadan yavaş yavaş öldüğümü hissediyordum.
Can çekişen ruhum yeni bir hayat için yanıp tutuşuyordu. Ama benim için bir uyuşturucu gibi olan senden kaçmak çok zordu, bu yüzden ruhumun fısıltılarına kulaklarımı tıkadım.
Bunun yerine, kurtuluşu yeni bir yönde aramaya başladım.
Bu kurtuluş çoğu zaman zavallı Han Taesan’a yardım etmek şeklinde vücut buluyordu; Tanrı’ya “Bak ne kadar iyiyim, dileğimi gerçekleştir.” demeyi umuyordum. Bir nevi hizmet etme içgüdüsüydü bu. Nefret ettiğim biri için iyilik yaptığımı avazım çıktığı kadar haykırıyordum. Ama zaten dindar biri değildim ve bu “hizmet” anlayışım öylesine kirli, öylesine bencilceydi ki, belki de bu yüzden Tanrı dileğimi kabul etmiyordu. Belki de beni iğrenç buluyordu.
***
Han Junwoo, Han Taesan’ın peşine takılmaya başladığında, ben de doğal olarak Go Yohan’ın yanına sürüklenmiş oldum. Bir bakıma Han Junwoo, beni Go Yohan ile arkadaş olmaya bizzat zorluyordu.
Ne Junwoo’nun ne de Yohan’ın çevresine dahil olmayan başka arkadaşlarım da vardı elbet ama onların çoğu “inek” tiplerdi. O tuhaf arkadaşlarımın başı her zaman ders kitaplarına gömülüydü. Buna karşılık, Go Yohan’ın arkadaşları ya okul bitene kadar sıralarında uyuyan ya da öğle yemeğinde ortadan kaybolan tiplerdi; bu yüzden ikimizin baş başa kalması kaçınılmaz bir hal almıştı.
Son zamanlarda, elimde olmadan “hayır işlerine” (Taesan’a yardım etmeye) kendimi adamıştım. Go Yohan’ın bileğindeki boncuk bilekliği gördüğümde dudaklarımı büzdüm.
Temizlik saatiydi.
Açık pencerelerden içeri dolan rüzgârdan kaçmak için mi, yoksa sadece yerleri süpürmekten kaytarmak için mi bilinmez; Go Yohan sütunların arasına gizlenmişti. Bileğinden sarkan tespihi görebiliyordum. Bir anlık bir büyüye kapılmış olmalıyım ki, aniden yanına yaklaşıp omzuna dokundum.
“Go Yohan, Sence Tanrı dilekleri gerçekleştiriyor mu?”
Go Yohan, başı hâlâ öne eğik bir şekilde, dalgınca cevap verdi.
“Neden dua etmeyi denemiyorsun?”
“Sen hiç dilek diledin mi?”
“Tabii ki, her gece dua ederim.”
“Ne tür şeyler için dua ediyorsun?”
”Huzur ve mutluluk? Başarı? Geleceğim ve aşk?”
“Vay canına, bu hiç sana göre değil.”
“‘Bana göre’ derken neyi kastediyorsun?”
Birden ciddileşip bana bakan Go Yohan, çok geçmeden yüzüne parlak bir gülümseme yaydı.
”Havalı mı geliyor?”
”Hayır.”
“Zevkin berbat. Bunun neresini havalı bulmazsın ki? Kafan taştan mı yapıldı senin?”
Go Yohan üniformasının düğmelerini ilikledi. Üniforması ile bileği arasında sallanan bilekliği görebiliyordum. Haç, havada asılı kalmış bir sarkaç gibi gidip geliyordu.
“Yani dileklerin kabul oldu mu?
“Hayır, henüz değil.”
Bunu söylerken Go Yohan konuşmaktan yorulmuş gibi kendini sınıf pencerisinin yanına, yere bıraktı. Ne yapacağımı bilemeden bir süre tereddüt ettim ve sonunda yanına oturdum.
İçeri sızan o sinsi soğuktan kaçmaya çalışırken, Han Junwoo ve Han Taesan’ın boş sıralarına diktim gözlerimi. Tam o anda, Go Yohan’ın duvara yasladığı süpürge büyük bir gürültüyle, küt diye ahşap zemine devrildi.
“Onu kaldırmayacak mısın?”
“Bunun için fazla tembelim.”
Dizlerimi birbirine kenetleyip devrilen süpürgeye bakakaldım, sonra Go Yohan’a bir işaret vermek için kaçamak bir bakış fırlattım. Beklemediğim şekilde göz göze geldiğimiz an, irkilerek bakışlarımı kaçırdım. Hiç istifimi bozmamaya çalışarak ayağa kalktım, süpürgeyi yerden aldım ve onun yerine yerleri süpürmeye başladım.
“Çok naziksin, Jun.”
“Öğretmen bir şey yapmamı söylüyorsa, yaparım.”
“Doğru. O zaman benimkini de yapar mısın?”
Süpürmeyi bırakıp Go Yohan’a baktım. Hafifçe omuz silkti ve güldü.
“Madem naziksin, başkalarına gönüllü olarak hizmet etmelisin.”
“…”
Haklıydı. Ben tam olarak böyle biriydim. Ailemin önünde iyi evlat, öğretmenlerin önünde güvenilir öğrenci, sınıf arkadaşlarımın önünde ise gayet düzgün bir çocuk olmuştum. Tüm hayatımı böyle, bir maskeyle yaşadığım için Han Junwoo’nun önünde “yakın arkadaş” rolü yapmak benim için çocuk oyuncağıydı.
Han Junwoo ile bir ilişki yaşamayı ya da onun duygularımı anlamasını falan istemiyordum. Sadece bu hislerimin, sabah kırağısı gibi yavaşça yok olup gitmesini bekliyordum.
Biraz da sinirle yerleri süpürdüm.
Belki de dua etmeyi bırakmalıydım. Zaten muhtemelen kabul edilmeyecekti. Belki de dileğim çok bencilce olduğu içindi bu. Ama ben onun gerçekleşmesini bile istememiştim ki.
Süpürgeyi temizlik dolabına geri koyup kapağını kapattım. Ellerim kir kokuyordu.
Sorun şu ki, gerçekliği çok iyi biliyorum. Oysa birazcık hayal kurmanın kimseye zararı olmazdı.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR