Eighteen’s Bed - Bölüm 3.4
Gitmeden önce Park Dongcheol bana el salladı. Karşılık vermemek için bir sebep görmediğimden ben de ona el salladım. Sonra düzgünce yerime oturup sıramdan bir kitap çıkardım. Versatil kalemimle problemleri çözmeye başlamadan önce kafamı gömmeden hemen önce o kübik beton odayı şöyle bir süzdüm.
Üçüncü soruda kalemin ucunu kağıda vururken aniden başımı kaldırdım. Pencerenin dışındaki ginkgo ağaçları sararıyordu. Berrak mavi gökyüzüyle tezat oluşturan o keskin koku tüm okulu sarmıştı.
“Dürüst olmak gerekirse, kız lisesi çok daha iyidir.”
Kore tarihi dersimize giren yaşlı müdür yardımcısı bunu alışkanlık haline getirmişti, sürekli söylerdi.
“Burası bir orman evlatlarım, bir orman. Erkekler her zaman hiyerarşi kavgasıyla başlar.
Mayıs ayı geldiğinde o gagalanma sırası az çok belli olur da ortalık durulur. Ama o zamana kadar hep kavga, hep gösteriş, hep öğretmene kafa tutma… Ah başım. Gelecek yıl yeni öğrenciler geldiğinde tüm bu güç savaşlarına en baştan tanık olacağız. Bakalım, gelecek yılın çocukları hangi burçtanmış?”
Sonra avucunu açar, parmak eklemlerini sayarak kendi kendine mırıldanırdı.
“Fare, Öküz, Kaplan, Tavşan, Ejderha, Yılan, At, Keçi… Bakalım… sonra…”
Ben de onu taklit ederek avucumu açtım ve parmak eklemlerimi saymaya başladım. Ama kısa süre sonra nasıl yapılacağını bilmediğim için vazgeçtim ve elimi ters çevirip dışarı çıkan kemikleri saymaya başladım. 1, 31, 2, 28, 3, 31, 4, 30, 5, 31, 6, 30, 7, 31, 8, 31… 9.
Eylül sonundaydık ama Mart ayının o gergin atmosferini hissetmeyi beklemiyordum.
“Erkekler vahşi varlıklardan başka bir şey değil. Mantıksızlar, duygusallar ve hep düşüncesizler.”
Sıranın üzerinde parmaklarımı piyano çalar gibi tıkırdatırken orta parmağımın o belirgin kemiğine bakıyordum. Öğretmenin muhtemelen soğuk algınlığından dolayı kısılan sesi, kara tahtaya vuran tebeşir sesiyle kesiliyordu. Sınıfın önündeki boş sıraya gözüm kaydı. Bir an için bir tarafı yatık, diğer tarafı dikilmiş bir kafa görür gibi oldum ve parmaklarım tıkırdamayı bıraktı.
“……”
Huzursuz hissederek kafamı çevirdim. Bakışlarım, başını soru bankasına gömmüş, pürdikkat odaklanmış Go Yohan’a takıldı. Gözleri yarı kapalıydı sanki soruyu gözleriyle yutmaya çalışıyormuş gibi bakıyor, sonra alnını tekrar kitaba yaslıyordu. Kafasıyla kitap arasına sıkışmış burnunu görünce bakışlarımı kaçırdım.
“…Bir an daldım mı ben?”
Aklım başımda olmalı. Üçüncü soruya bir yıldız koyup dördüncüye geçtim.
Öğle yemeğinde köri ve yoğurt vardı. Yoğurdunu ilk bitiren Go Yohan aniden notlarımı sordu.
“Sahi, sen sınıfta ikinciydin, değil mi?”
“Ha? Evet, öyle.”
“Peki ya okul genelinde?”
“İkinci.”
“Çüş.”
“Neden?”
“Yani bizim sınıfın birincisi aynı zamanda okul birincisi mi?”
“Bilmiyor muydun? Ahn Jisoo yüzünden sınıfta hiç birinci olamadım.”
“O senden daha meşgul ama, değil mi?”
“Evet. Özel dersleri gece saat 1’de bitiyor.”
“Vay be, amma kastırmış.”
“Çok çalışıyor işte.”
Konuşmayı orada bitirmeye niyetliydim, kaşığımla pirinçleri sıkıştırdım. Neyse ki Go Yohan daha fazla sormadı, sadece başıyla onayladı.
“Aaa—”
Konuşmanın kesilmesi tuhaf bir sessizlik yaratmıştı. Devam edip etmeme konusunda tereddüt ettim ama bu garipliğe davetiye çıkarmak istemediğim için bir anda ağzımı açtım:
“Eee, senin sıralaman kaç?”
Elimdeki yemek çubukları aniden durdu. Elini süzdüm. Şaşırtıcı bir şekilde çubuk kullanmakta oldukça ustaydı. Eğer Go Yohan’ın iyi yaptığı bir şey varsa, o da muhtemelen buydu.
“Sınıfta…”
“Evet.”
“Dokuzuncuyum.”
“…Ne?”
“Niye öyle bakıyorsun?”
Bakışlarımı hemen Go Yohan’ın elinden kaçırdım.
Ciddi mi bu? Şaka yapmıyor herhalde? O kadar şaşırmıştım ki neredeyse “Hadi be!” diyecektim ama neyse ki sadece gözlerimi fal taşı gibi açmakla yetindim. Kahretsin, az kalsın çuvallıyordum. Ya gururu incinirse ve benden soğursa?
Düşündüm. Go Yohan övülmek mi isterdi yoksa bu durumu çok normalmiş, zaten bekliyormuşum gibi mi davranmalıydım? Sosyal içgüdülerim her zaman böyle çalışır.
Go Yohan arkadaşlarını pek sevmiyor gibi duruyor. O yüzden ikinci seçenekten ilerleyelim.
“Beklediğimden daha iyiymişsin.”
“Ne? Beklediğinden daha iyi mi? Beni ne kadar geri zekalı sanıyordun ki?”
“Hayır, geri zekalı olduğunu düşündüğümden değil… Korece dersinde zorlanmıyor muydun sen?”
“Sadece Korecede zorlanıyorum. Sadece o.”
“Dershaneye bile gitmiyorsun ama.”
“Dershaneye gitmiyorum diye ders çalışamıyor muyum yani? Beni harbi kapıdaki köpek gibi mi görüyordun?”
“Hayır, hayır, asla.”
Hızla kafamı salladım.
“Dershaneye gitmeyip de bu kadar iyi yapmak etkileyici, onu diyorum.”
“…Sahiden mi?”
“Evet, etkileyici.”
Nedense Go Yohan kaşığını pirince bastırdı. Belki de utanmıştı, kulaklarının kızardığını görür gibi oldum.
Düşününce, Han Junwoo 32. sıradaydı. O da sadece diğerleri ondan daha kötü olduğu için… 36 kişi arasından 32. Geriye dönüp baktığımda, Han Junwoo’ya körkütük aşıkken onunla ilgili şeyler dışındaki hiçbir şeyi fark etmediğimi anladım.
Ve o an dank etti; nefret ettiğim o aptalca davranışın, yani umutsuz bir aşkın pençesine ben de düşmüştüm. Utanç vericiydi.
Öte yandan, Go Yohan sözlerimden beklenmedik şekilde memnun kalmış gibiydi. Az önce sıralamasını söylerkenki o tereddütlü sesinden eser kalmamıştı. Bu sefer dişlerini göstererek, gururlu bir tonla konuştu:
“Aynen öyle. Sen bilmiyorsun tabii, İngilizcem zehir gibidir.”
“Gerçekten mi? Ne kadar iyi?”
“Full. İngilizceden hiç puan kaybetmedim.”
“Püff!”
Beklemediğim bir şey duyunca içtiğim suyu püskürttüm. Go Yohan kaşlarını çatıp tepsisini kendine doğru çekti.
“Hey, ne bu tepki şimdi?”
“Şey, sadece şaşırdım.”
“O kadar şaşırılacak bir şey mi?”
Go Yohan bir kaşını kaldırıp memnuniyetsizce dudak büktü.
“Evet, çünkü Korece notum 4. seviye.”
Onun bu kendini yerer gibi yaptığı yorumuna şakayla karşılık verdim:
“Kitap oku biraz.”
“Neden bahsediyorsun sen? Ben tam bir edebiyat adamıyım.”
“Edebiyat adamı mı? Elinde hiç kitap görmedim senin.”
“Çünkü evde gizli gizli okuyorum.”
“Gizli gizli okumaya ne gerek var ki?”
Sözlerim üzerine Go Yohan gözlerini kıstı ve ağzına koca bir kaşık yemek attı. Sonra kaşığın ucunu dudaklarıyla hafifçe örttü. Onu izlerken biraz huzursuz hissettim ve yanağımın içini ısırdım. Go Yohan yüzüme baktı, sonra kafasını eğip kaşığın ucuna dudaklarıyla dokundu.
“Erotik romanlar da birer romandır sonuçta.”
Resmen şaka yapıyordu. Kahretsin. Kızaran yüzümü gizlemek için tepsimin yanındaki peçeteyi kaptım. Sonra peçeteyi buruşturup Go Yohan’ın suratına fırlattım. Peçete o uzun gözlerinin hemen altına hafifçe çarptı, o taraftaki gözü hafifçe kısıldı.
Tabii ki pek umurumda değildi ama Go Yohan sinirlenir diye her ihtimale karşı üzgünmüş gibi yaptım.
“Şöyle garip şeyler yapma. Hele bir erkek lisesinde… İğrenç.”
“Garip şeyler mi? Ha, bu mu? Han Junwoo’nun olayı mı?”
“Han Junwoo ya da her kimse, yapma işte.”
“Bugünlerde aramızdaki trend bu değil mi?”
“……”
Go Yohan’ın gözlerine baktım; dalga mı geçiyor yoksa ciddi mi, emin olamadım.
Daha az uyuyordum. Bu, vücudumun huzurlu olduğunun açık bir işaretiydi. Eskiden gözlerimde çapak varmış gibi hissettiren o pütürlü sabahlar, artık oldukça ferah ve neşeli sabahlara dönüşmüştü. Bu değişim çok hoşuma gidiyordu; çünkü en çok kaçınmak istediğim günahlar tembellik ve uykuculuktu. On sekiz yaşında, uyumak bile bazen bir günah gibi hissettirebiliyordu.
“Ah, siktir…”
Dişlerimi fırçalarken çenemin “tık” diye ses çıkarmasıyla yüzümü buruşturdum. Han Junwoo’dan yediğim o darbeden beri, ağzımı her açışımda çenem bazen ses yapıyordu. Bunun dışında genelde dertsiz tasasız bir gündü. Ancak bu huzurlu hayatta bile aniden gelen huzursuzluk anları oluyordu. Sebep her zaman Han Junwoo’ydu. Daha doğrusu, Han Junwoo’nun neden olduğu olaylar.
Bu olayların çoğu okulda yaşanıyordu.
“Doğru ya. Dün gece Han Junwoo’yu gördüm.”
Tavuk kafasından mı yoksa artık etlerden mi yapıldığı belli olmayan o meşhur kantin hamburgerini yiyen Lee Seokhyeon söyledi bunu. Elinin tersiyle Lee Seokhyeon’un bileğine vurur gibi yapan Kim Minho aniden canlandı:
“Hassiktir— doğru ya. Hatırlattın Seokhyeon. Ben de bundan bahsedecektim. Kulağıma bir şeyler çalındı. Siz Seungwan abiyi tanıyorsunuz, değil mi? Hani şu gezgin gay… Görünüşe göre Han Junwoo onun evinde kalıyormuş?”
“Seungwan abi mi? Şu kasıntı Park Seungwan mı?”
Go Yohan çantayı karıştırırken sordu. Elinde iki küçük lolipop vardı. Nedense birini bana uzattı.
“…?”
Aniden gelen şeker karşısında şaşırmıştım.
“…Bu ne?”
Şaşkın bir ifadeyle Go Yohan’a baktım ama o sadece hafifçe başını salladı. Atıştırmalık paketi elinden alınan Kim Minho daha sert tepki verdi:
“Sikeyim ya. Ben aldım bunları, hepsini siz yiyorsunuz. Şerefsizler sizi.”
“Sen de benimkileri kapıp yemedin mi lan ayı?”
Bu sefer Lee Seokhyeon, Kim Minho’nun boynuna elinin tersiyle vurur gibi yaptı. Kim Minho hemen dönüp Lee Seokhyeon’un yakasına yapıştı, vuracakmış gibi yaptı. Ama asla birbirlerine gerçekten vurmazlardı. Lee Seokhyeon ve Kim Minho’nun ilişkisi böyleydi işte.
Onların bu anlamsız didişmelerinden gözlerimi kaçırıp elimdeki lolipopa baktım.
Paketin üzerinde ikiye bölünmüş küçük bir limon resmi vardı. Hiç düşünmeden paketin ucundan tutup yırttım ve şekeri ağzıma attım. Dilimle çevirip kafamı kaldırdığımda,
“Nasıl? İlk aşkın tadı gibi mi?”
Go Yohan kıkırdadı.
“Limon aromalı sevmem.”
Cevabım Go Yohan’ın şakasına bir eleştiri niteliğindeydi. Zaten “ilk aşk” fikrine de pek bayılmıyordum. O huzursuz ve nahoş his zihnimde asılı kaldı, hatta iştahımı bile kaçırdı. Sonunda şekeri bitiremedim ve çöpe attım.
“Ziyan oldu.”
Go Yohan iki eliyle yanaklarını avuçladı. Onun bu pek de komik olmayan şakasını görmezden gelip Kim Minho’nun siyah poşetini yeni bir şeker için karıştırdım. Hepsi ya limonlu ya da misket limonluydu. Misket limonu, limondan bir tık daha iyi olduğu için bir tane seçtim. Paketini açıp ağzıma atarken şöyle dedim:
“Bu arada, Seungwan abiyle takılmak tam Han Junwoo’luk bir hareket değil mi?”
“Neden? İkisi de fahişe olduğu için mi?”
Go Yohan yine o sivri yorumlarından birini patlattı. Huzursuz hissederek ona sessizce baktım; o ise boş bir ifadeyle ağzındaki şekeri evirip çeviriyordu. Lolipopun beyaz çubuğu dudaklarının arasından bir girip bir çıkıyordu. Emdiğim şekeri bir anlığına ağzımdan çıkardım. Gerçekten çok tekinsiz hissettiriyordu. Ama Go Yohan hiç oralı olmadı ve lolipopu havada sallamaya başladı.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR