Eighteen’s Bed - Bölüm 1.5
Bugün ise her zamankinden biraz farklıydı.
“Ah, berbat hissediyorum. Hong Hwijun ve Choi Donghwan, bu ikisi gerçekten..”
Dördüncü dersin sonuna doğru Han Junwoo başını tutarak küfretti, Junwoo’nun sesini duyar duymaz arkama dönerek kızarmış bir yüzle sordum: “Yine mi kaçtılar?”
“O orospu çocukları.”
“Yazık olmuş, o zaman kiminle yiyeceksin?”
Bazı beklentilerim vardı, sandalyenin arkasını tutan elim istemsizce titredi. Han Junwoo bir iç çekti ve yanında oturan Go Yohan’a bakıp: “Hey bugün sizinle yiyeceğim” dedi.
“Yok kalsın, kendini zorla davet ettirme.”
“Dayak yemek istiyorsan böyle konuşmaya devam et.”
“Bugün Han Junwoo’nun ağzına bir tane çakacak gibi hissediyorum.”
“İşte o zaman o dayağı yiyen sen olursun.”
“Tek başına tıkınacak olan eziğinde söyleyecek ne çok şeyi varmış.”
“Tamam, hadi Junwoo ile yiyelim.”
O kadar çaresizdim ki aniden aralarında geçen konuşmaya atladım.
“Junwoo’nun tek başına yemesine izin veremeyiz.”
Benim bu çaresziliğim sayesinde Han Junwoo’nun zaferi ilan edilmiş oldu. Sonunda muzaffer bir edayla Yohan’a baktı ve hafifçe sırıttı.
“Siktir, ne kadar iyi bir dost edinmişim.”
“……”
“Ne düşünüyorsun? Kang Jun o kadar da fena değil sanki ha?”
O an Go Yohan Han Junwoo’nun kalemliğini masadan aşağı itti. Kalemlik büyük bir gürültü ile masadan aşağı düştü ama Go Yohan’ın hoşuna gidip gitmemesi benim umurumda bile değildi.
Benim için önemli olan Han Junwoo’nun bizim bu garip öğle yemeğimize katılacak olmasıydı, uzun zaman olmuştu ve ben sevmediğim o meze tarzı yiyecekleri bile yiyecek kadar çok mutluydum.
Ancak Han Junwoo av peşindeymiş gibi sessizce kafeteryayı süzmeye devam ediyordu, o an ona o kadar odaklanmıştım ki Go Yohan’ın tabağımdan yemek aşırdığını fark etmemişim bile. Han Junwoo birden kaşığını bıraktı ve boşta kalan eliyle yanımızdan geçen bir öğrencinin kolunu tuttu, başımı kaldırdığımda onun Han Taesan olduğunu gördüm.
“Neden burada oturmuyorsun?”
Han Junwoo çenesi ile yanındaki boş sandalyeyi çenesiyle gösterdi.
“Zaten beraber yiyecek başka kimsen yok.”
Han Taesanın yüzü aniden kıpkırmızı oldu. Gözlerini kaçırdı ve bir anlığına bakışlarını bana çevirdi, sonra dudaklarını ısırdı ve yavaşça Junwoo’nun gösterdiği yere oturdu. Şaşkınlıktan donakalmıştım, çok saçmaydı. Han Taesanın arkadaşının olup olmaması ne zamandan beri onun umurundaydı? Üstelik Han Taesanın arkadaşının olmamasının sebebi de Han Junwooydu, Han Junwoo Han Taesana yakın olan herkesten nefret ediyordu.
Yakıcı bir his tekrardan sanki boğazıma doldu.
Ne yaptığımın farkına varamadan elimdeki çatal ve çubukları tepsiye bıraktım. Çıkarttığım sese tepki veren sadece Han Taesan oldu, Han Junwoo ise ona dik dik bakmaya devam ediyordu.
Kahretsin. O an uzun zamandır inşaa ettiğim o sert kabuğun çatlamaya başladığını fark ettim ve ne kadar denesemde bunu durduramadım.. Belki de farkına bile varmadan artık limite ulaşmıştım, ama gerçekliği Han Taesanın yüzüne vurmaya çalışmak için döndüm.
“Han Taesan gidebilirsin.”
“N-ne?”
“Junwoo’yu dinlemene gerek yok, gidebilirsin. Sorun yok.”
“Hey Kang Jun.”
Han Taesana bunu söyledikten sonra bilerek çıkarttığım seslerde bile dönüp bana bakmayan Han Junwoo sonunda dişlerini gıcırdatarak bana ters bir bakış attı. Bu beni daha kararlı hale getirdi ve direkt olarak Han Taesanın gözlerinin içine bakarak konuştum.
“Ben hallederim, gidebilirsin.”
“T-tamam.”
“Ve sen Han Junwoo, kes şunu artık.”
“Evet, bence de.”
Go Yohan ağzı dolu kelimeleri hafifçe birbirine karışacak bir şekilde söze atladı. Beklenmedik bir müdahaleydi, yemeğini yavaşça çiğneyip yuttu ve tekrar konuşmaya başlamadan önce bir bana birde Han Joonwooya baktı.
“Ne bakıp duruyorsunuz? İştahım kaçıyor.”
Go Yohan yine durduk yere kavga çıkartıyordu. O salak her seferinde benim damarıma basmayı başarıyordu, yine de sakince başımı çevirip Junwooya baktım.
“Han Taesanı rahatsız etmeyi bırak.”
“Siktir ordan ya, seni ne ilgilendirir?”
“İzlemesi rahatsız edici.”
Han Junwooya bakarken gözümü bile kırpmadım, o ise masaya yumruğunu sertçe geçirdi. Masada rahatsız bir şekilde oturan Han Taesan gözlerini gerginlikle yumarken Go Yohan kıkırdayarak elini kaldırdı.
“Ben karışmam”
Ardından dudağındaki suyu yalayıp devam etti.
“Hadi adil bir oylama yapalım. Ben tarafsızım, Jun gitmesini söylüyor ve Junwoo ise kalmasını.”
Şunu belirtmeliyim ki Go Yohan bana Jun diyen birkaç kişiden biri ve bu beni sinir ediyor. Bu his bazen konuşmama da yansıyor.. Tıpkı şu an olduğu gibi, “Burnunu sokmayı kes, sayılar tutmuyor.”
“Neden tutmasın şurada biri daha var ya.”
Go Yohan dudağının bir kenarı havalanacak şekilde sırıttı ve bir eli cebindeyken diğer eliyle Han Taesanı gösterdi.
“Ne? Han Taesan insan değil mi?”
“Sen kafayı yemişsin.”
“Neden bir şey söylemiyorsun? Ne yapmak istediğini söylesene.”
Sanki bu ortamda bir şey söyleyebilecekmiş gibi.. Go Yohanın bu düşüncesizce hareketine gözlerimi devirerek kaşığımı yeniden elime aldım ve pilavımı karıştırmaya başladım. O an Han Junwoo bir parmağı ile masaya vurmaya başladı.
“Gideceğini söylersen bugünden itibaren öldü sayılırsın.”
Han Taesanın büyük gözlerine yaşlar dolmaya başladı, o yaşlarla dolu gözler bana kurtarılmak ister gibi yalvarırcasına bana baktı. Kahretsin.
“Sorun yok, senin için onu durduracağım.”
“Hey Kang Jun.”
Dişlerinin arasından süzülen beni çağıran bir ses duydum. Sakin görünmeye çalışarak Han Junwoo’ya baktım ama sanki o an duygularım sanki kontrolsüzce dışarı çıkacakmış gibi hissettim. Hislerimi kontrol altına almak amacıyla bakışlarımı tavana çevirip yavaşça geri indirdim ve yeniden sakince konuştum.
“Ne var?”
“Sen..”
Han Junwoo yumruklarını sıktı, dik dik bana bakıyordu. Bakışlarındaki o yakıcı hissi hissedebiliyordum ama dayanmak zorundaydım, içgüdülerim bana Han Taesanın Han Junwoonun yanında kalmasına izin veremeyeceğimi söylüyordu. Ancak Han Junwoo’nun bakışları tekrar Han Taesana kaydı.
“B-ben gideceğim.”
“…”
“K-kang Jun-ah, teşekkür ederim.”
Han Taesan acele ile ayrıldığında Han Junwoo bedenini sertçe çevirdi. Bakışları ve dikkati her zaman Han Taesanın üzerindeydi, Lanet olsun fark etmeden ağzımdan bir küfür kaçtı.
Han Junwoo ayağa kalkarken kaşığını ve çubuklarını yere fırlattı, tepsisini de bana doğru itti ve tepemden bana doğru baktı. Zihnimden umutsuzca hiçbir huzursuzluk belirtisi göstermemeye çalışmak geçerken kaşığımla biraz çorba içmeye çalıştım. Kaşık dudaklarıma değdiği an ise kolumun hafifçe titrediğini hissettim.
“İşime burnunu sokmayı kes Kang Jun.”
“…”
“Benim tepemi attırmayı bırak.”
“…”
Yemek tepsisine sabitlenmiş bakışlarımın dışında, Han Junwoo’nun gövdesini hayal meyal görebiliyordum. Bana yöneltilen o şiddetli bakışlar, Go Yohan’ın uzun kolu tarafından engellenmişti. Öyle büyük bir amacı varmış gibi görünmüyordu; muhtemelen sadece Han Junwoo’nun dokunmadığı tabağı istiyordu. Şuna bak, yine ağzının bir kenarını kıvırarak sırıtmış konuşuyor..
“Hey Han Junwoo, yiyeceklerinin hepsini alıyorum.”
“Sikerler, ye hepsini seni orospu çocuğu.”
“Mhmmm.”
Han Junwoo’nun kaba konuşmalarının karşısında Go Yohan hafifçe kıkırdadı, Han Junwoo ise masaya bir tekme atıp kafeteryayı terk etti.Yerimde çakılıp kaldım. O her ne gururuysa… Hayır, hayır. Bu gurur, beni şimdiye kadar ayakta tutan yegane itici güçtü. O kıymetli gururumu koruyarak, her zamanki tavrımla yemeğimi yemeye devam ettim. Fakat zihnim tamamen Han Junwoo ve Han Taesan’la ilgili düşüncelerle doluydu.
Başımı kaldırıp Han Taesan’ın oturduğu yöne doğru baktım. Tiksindirici bir şekilde, Han Taesan da bana bakıyordu. Göz göze geldiğimizde bana doğru kafa salladı. Başını eğerek selam verdiğini görünce, ben de kafamı kendi yemek tepsime gömdüm.
Onu koruyacağımı söylemiş olsam da işin aslı, Han Taesan’a ne olduğu pek de umurumda değil. Sadece Han Junwoo’nun ona karşı ne tür hisler beslediği ve neler yapabileceği konusundaki o merak, beni yiyip bitiriyordu.
Dürüst olmak gerekirse, şu an yerimden fırlayıp Han Junwoo’nun peşinden gidesim var. Terliğimin ucuyla yere hafifçe vurdum, alışkanlıkla etrafa göz gezdirdim; bizi izleyen çok fazla göz vardı.
O an “Eyvah,” diye düşündüm. Han Junwoo çok dikkat çeken biri, bu yüzden burada kesinlikle gözünü üzerinden ayırmayan öğrenciler vardır. Eğer göze batacak bir şey yaparsam, sadece gereksiz şüphe uyandırırdım. Dudaklarımı ısırdım, o korkunç ve dehşet verici “gay” kelimesinin hayatımı bulanık bir renge boyamasını istemiyorum. Kalbim küt küt atıyordu ama vücudum hareket etmiyordu. Ağzım kurumuştu, hiçbir şeyin tadını alamıyordum ama yine de yemeye devam ettim. Gözlerim yanmaya, boğazım düğümlenmeye başladı.
İçimde kabaran bu nafile duyguları kimsenin fark etmesini istemiyordum. Bir şeyler yapmak zorunda hissediyordum, bu yüzden elime ne geçerse ağzıma tıkıştırmaya devam ettim. Öylece, düşünmeden yemek yerken biri hafifçe omzuma dokundu.
Kafamı çevirdiğimde Go Yohan’ın elini ağzına kapatmış, çok kısık bir sesle konuştuğunu gördüm.
“Jun-ah.”
“…Ne var?”
“Açıkçası sosislerinin beşini az önce almıştım, ama Han Junwoo’nunda tabağını aşırınca sana üçünü geri verdim.”
Sanki bana bir lütuf bağışlıyormuş gibi bir hali vardı. Tavrı o kadar gülünçtü ki, şaşkınlık ve inanmazlıkla dışarıya bir nefes verdim.
“Ne?”
“İyi biriyim değil mi? Kesinlikle cennete gideceğim, sen ne düşünüyorsun?”
Her neyse.
Durumum o kadar mide bulandırıcı ve rahatsız ediciydi ki daha fazla buna katlanamadım. Aniden ayağa kalktım ve Go Yohan’a, yemeğini bitirip dışarı gelmesi için gelişigüzel bir laf attım. Kalan tüm yemeği çöpe döktüm ve yemekhanenin önündeki lavaboda yüzüme soğuk su çarptım. Elimin tersiyle yüzümü silerken, yemeğini bitirmiş, ağır adımlarla yanıma gelen Go Yohan ile karşılaştım, “Beni nasıl geride bırakırsın, insan mısın acaba?”
“Sadece biraz sıcakladım.”
”Hayırdır? Nedir bu agresif yüz yıkama hali?”
”…Hiç.”
”Iyy. Sırılsıklam olmuşsun.”
Go Yohan dudaklarını büktü.
”Ah, doğru ya. Islandıysan, birinin onu yalaması gerekir, değil mi?”
(Ç/N: İngilizcede “washed/suck” kelime oyunu yıkamaktan>yalamak olarakta kullanılır.)
“Ne!”
Bu kaba şakasına gülüp geçtim. O sırada, sanki aceleyle peşimden çıkmış gibi görünen Han Taesan ile göz göze geldim. Elbette sırf ben çıktım diye çıkmış olamazdı ama o an ayak tabanlarımdan yukarı doğru sinsi bir rahatsızlık hissi tırmandı. Hemen Go Yohan’ın sataşmasına karşılık veriyormuş gibi yaptım ve Han Taesan’ın bakışlarını görmezden geldim.
“B-böyle kirli şakalar yapmayı kes.”
”Islaklık kirli bir şey mi ki? Jun, senin aklından yaramaz düşünceler geçiyor, değil mi?”
”Ulan bilerek öyle söyledin.”
”Ne zaman söylemişim? Senin hayal gücünde o.”
Go Yohan, gözlerini kısarak nadir görülen bir şekilde güldü. Benim bu telaşlı mırıldanmalarımdan zevk alıyor gibiydi. Hâlâ sinir bozucu bir herif…
”Zaten her zaman o örnek çocuk tiplemelerinin perde arkasında kirli düşünceleri olur.”
”Hayır, öyle bir şey yok!”
Ama hayat sık sık beklenmedik virajlar alır. Ben Han Junwoo’nun Han Taesan’a zorbalık yapmasını engellemekle meşgulken, öngörülemeyen bir şey oldu.
Okuldan sonraydı.
“Jun. Merhaba, şey. Hocanın söylediği şeyi bana söyleyebilir misin?”
“Ne?”
”Junwoo aniden beni bir ayak işine gönderdi, o yüzden… kaçırdım.”
”…”
Garip bir şekilde, Han Taesan’ın sığınağı haline gelmiştim. Gerçi tek bir arkadaşı bile olmadığı düşünülürse, ona düzgün davranan tek kişi olan bana sorması mantıklıydı.
”Proje değerlendirmesi haftaya.”
”Öyle mi? Üf, berbatmış.”
Sana sormadı ama Go Yohan, bunu gayet iyi bildiği halde sanki ben sormuşum gibi cevap verdi. Ona sinirli bir bakış fırlatıp tekrar Han Taesan’a döndüm.
”Teşekkürler Jun-ah.”
”Önemli değil.”
İkinci sinir bozucu şey ise, Han Taesan’ın da bana “Jun” demeye başlamasıydı.
”Jun-ah, gerçekten, çok teşekkür ederim.”
Hafifçe kaşlarımı çattım.
Bunu Han Junwoo ile konuşmak için bir bahane olarak kullanmanı istememiştim sadece. Sinir bozucu velet. Han Junwoo da ayrı bir pislik. Muhtemelen sırf onunla konuşasın diye seni o ayak işine bilerek gönderdi. Ama dünyadan haberi olmayan Han Taesan, gitti onun yerine bana sordu.
Biliyorum. Her şeyi biliyorum. Çünkü bir yıldan uzun süredir Han Junwoo’yu yakından izleyen kişi Han Taesan değil, bendim.
Han Taesan’dan nefret ediyorum. Han Taesan’a yardım etmemin karşılığında, tamamen görmezden gelindim. Aslında Han Junwoo’ya hiçbir sorun yokmuş gibi selam vermeye çalıştım ama aldığım tek şey buz gibi bir bakıştı. Ondan sonra inat edip ona selam vermeyi tamamen kestim. İlk kez böyle bir şey oluyordu.
Evet, eğer ben ipin ucunu bırakırsam, bağımız zaten kopacaktı. İlişkimiz sadece lise arkadaşlığından ibaretti, üstünü örtmeye çalıştığım o gerçek şimdi tüm çıplaklığıyla karşımdaydı ve bu dehşet vericiydi.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR