Eighteen’s Bed - Bölüm 1.4
“Bu da oldukça iyidir.”
Bu sözlerin ardından Han Taesan sanki bunu bekliyormuş gibi parıldayan gözleri ile yanıtladı.
“Bu kitabı da mı okudun?”
“Evet.”
“Vay canına..”
“Beklediğimden kısaydı bu yüzden hemen okudum.”
Bir şeyleri biliyormuş gibi davranmak istedim o an. Kibirli davranmak.. Her zaman böyle biriydim.
“Bunu bitirdiğimde gelip seni görebilir miyim? Aslına bakarsan bitirmek üzereyim. Okumam gereken çok az bir kısım kaldı, seninle kitap hakkında tartışmak istiyorum.”
“Pek fark etmez, herhangi bir zaman benim için uygun.”
Neden böyle söyledim? Bu benim en büyük hatamdı. Gelecek eğlenceli vakit için heyecanlı olan Han Taesan’ı geride bırakarak Han Junwoo’yu aramakta bir hataydı.
Han Junwoo demişken, o ahlaksız şeyleri severdi. Aynı zamanda karşı gelmeyi ve zevki de seven biriydi.
Aslına bakılırsa Han Junwoo sadece ailesinin sevmediği şeyleri severdi. Bir buçuk senedir onunla aynı sınıfta olan ben bunun sadece ailesine karşı bir isyan mı yoksa aslında böyle şeyleri gerçekten seven biri mi olduğunu bilmiyordum. Ancak Han Junwoo diğer çocuklardan daha çok ahlaksızca davranmayı aktif olarak tercih eden biriydi, bu yüzden muhtemelen herkes böyle bir durumu olduğunu söylerdi.
Han Junwoo tahmin edilesi ve doğal olarak sigara içiyordu.
Günde yarım paket sigara içen serserinin tekiydi, bu yüzden geri dönmeden önce neredeyse üç saatte bir sigara içerdi. Bu zamanlama genelde ilk dersin sonunda ve öğle molasının hemen sonrasına denk gelirdi. İlk dersin sonunda huzursuz olurdum, her seferinde zil çalar çalmaz arkamı döner ve sorardım, “Han Junwoo, yine mi sigara içmeye çıkıyorsun?”
“Evet, ellerim titreyecek kadar deliriyorum.”
“O zaman ben de seninle geliyorum.”
“Sigara bile içmeyen bir herif neden benim peşimden geliyor anlamıyorum?”
“Sigara kokusu şu sınıftaki iğrenç ter kokusundan iyidir. Gerçekten buraya kusacakmış gibi hissediyorum.”
“Çok hassassın.”
“Çöp fırınına mı gidiyorsun?”
(Ç/N: Okulun arkasında sigara içilem yer, çöp fırını olarak geçiyor.)
“Evet gelmek istiyorsan gel.”
“Bir dakika.”
Ancak Han Junwoo beni neredeyse hiç beklemezdi. Ben üzerime bir şey alamadan elinde çakmakla çekip giderdi. Doğrusunu söylemek gerekirse sigara kokusunu pek sevmezdim. Hatta kokusunu aldığım an öğürecek kadar nefret ederdim.
Şimdiyse biliyorum ki Han Junwoo’nun yanında onun dudaklarını aralayarak sigarasını içişini izlemek için buna katlanabilirdim. Han Junwoo’nun o mahmur-baygın gözlerini ve hemen ardındaki burnunun yumuşak ucunu seviyordum. Bu anı yaşayabilmek için bu kokuya dayandım çünkü bu Han Junwoo’ya bakabildiğim tek andı.
Ben Han Junwoo’ya bakarken Han Taesan geldi.
“Kang Jun-ah!”
Şimdi ne vardı? Birisi beni bu büyülü ve duygulu andan zorla çekip çıkartmış gibi hissettim. Biraz utanarak başımı kaldırıp sordum,
“Burada ne yapıyorsun…?”
“Kitabı bitirdim.”
Sırf beni aramak için elinde bir kitapla orada burada dolaştığını belli edercesine neşeli bir ifade takındı. Herkesin sempati duyduğu o yüz.. Benimle konuşmak üzere olan Han Taesan aniden Han Junwoo’yu fark ederek şöyle söyledi, “Öğrenciler sigara içmemeli, üstelik arkadaşının yanında.”
Han Taesan’ın kendine has iyi niyetli ve kimseye kin beslemeyen konuşma tarzıyla ekledi:
“Arkadaşın bundan hoşlanmıyordur bence.”
Bu sözlerin ardından Han Junwoo kaşlarını kaldırdı ve iki parmağının arasındaki sigarasını Han Taesan’ın ayaklarının dibine fırlattı.
“Kimsin sen?”
“Yine de, havalısın.”
Han Taesan gülümsedi. Ona bakarak hareketsiz duran Han Junwoo ise sadece bir parmağını oynattı. Yerden yükselen sıcak bir hava dalgası vardı ve o an, o tuhaf dalgaya kısa bir süreliğine kapılıp gitmiştim. Sanırım Han Junwoo’nun Han Taesan adlı varlığın farkına varması tam da o andan itibaren oldu.
Berbat bir kokuyla dolu sınıfın köşesinde sessizce duran, varlığı neredeyse hissedilmeyen bir serseri.
O andan sonra Han Junwoo’nun bakışları sürekli Han Taesan’ın ensesine takılıp kalmaya başladı. Yani evet… belki de düşündüğüm şey doğruydu.
Ancak başından beri sessiz olan ve insan ilişkileri konusunda pek hevesli olmayan Han Taesan, Han Junwoo ile hiç ilgilenmiyor ve ona yakınlaşmayı aklından bile geçirmiyordu. Han Taesan’ın bu tavrı Han Junwoo’nun gururunu daha da incittiği oldukça ortadaydı.
Bunun kanıtı ise şuydu, yaklaşık geçen 15 günün ardından Han Junwoo sınıfın ortasında yürüyen Han Taesan’a çelme taktı.
“A-ah..!”
Han Taesan yere düştü ve acıyla yüzünü buruşturdu ama daha da kötüsü yerden kalkıp pantolonundaki tozları çırparken gülümseyerek özür dilemesiydi.
Han Taesan’a böyle davranılması beni utandırmıştı, neden bir anda böyle olmuştu? Olduğum yerde öylece donakaldım ve olan biteni öylece izledim. Benim utanmamı umursamayan Han Junwoo, açık renkli saçlarını geriye atarak sakinlikle konuştu.
O sözler hala aklımda ve oldukça canlılar.
“Siktir, yürürken önüne baksana. Adam akıllı bakmadan yürüdüğün için böyle oldu.”
Şimdi o sözleri düşündüğümde, tam olarak Taesan’ın kendisini fark etmemesine kızıp mızmızlanması gibi duruyor. Han Junwoo’nun bu çocuksuluğuna sık sık burun kıvırmadan edemiyorum..
Buna karşılık, ben öz denetimi yüksek olan biriydim. Bunun nedeni, ailem tarafından dikkatle kontrol edilen bir hayat yaşamamdı. Bu durum karakterim için de geçerliydi, başkalarına zayıflık göstermekten ölümden bile daha çok nefret ederdim. Bu yüzden büyük bir duygusal karmaşanın içinde kaldığımda bile bunu son derece ağırbaşlı bir şekilde atlatırdım.
Bu sebeplerden ötürü sık sık kolay sinirlenmeyen sıkıcı bir tip olarak görülürdüm ama bu çabuk sinirlenmediğimden değil, şimdiye kadar hissettiğim tüm duygusal sarsıntıların yara kabuğu gibi sertleşmesinden ve katlanılabilir olaylar karşısında kışkırtılamayan bir kişiliğe dönüşmesinden kaynaklanıyordu.
Han Junwoo ile ilgili tüm durumlar için de bu geçerliydi.
Onun arkadaşı olarak kalabilmemin sebebi de buydu. Ailesinin benim hakkımda endişelenmesi için neden olmayacak kadar iyi bir çocuktum. Okuldaki başarım da oldukça iyiydi, sahip olduğum bu konumu, canla başla yarattığım bu yeri korumak istiyordum.
“Hey Go Yohan.”
“Buyur.”
“Neden böyle konuşuyorsun? İğrenç.”
“Aynen, senin yüzün gibi mi?”
“Siktir git.”
Bu salağın suratına çirkin olduğunu söylemelisin, eğer onu incitmek istiyorsan tabii.
Han Junwoo sadece Go Yohan’ın suratına bakarak bütün arsızlığı ile güldü.
“Go Yohan, birilerini tanıyor musun?”
“Kimi tanıyor muyum?”
“Düzgün birini.”
“Nasıl düzgün biri?”
“Biliyorsun, sikerler şimdi bilmiyormuş gibi yapma.”
Bu esnada Go Yohan elindeki lastik topla oynayıp sırıttı ancak konuşmaya devam etmedi. Han Junwoo da Go Yohan’ın vereceği cevabı pek de duymak için can atmıyor gibiydi çünkü gözleri sabırlı bir şekilde hırpani görünümlü birine takılmıştı.
“…Bence biraz bebek yüzlü ve tatlı bir kız olsa güzel olurdu.”
Han Junwoo düşüncesiz, vahşi ve şiddet yanlısı biriydi bu yüzden derinlemesine düşünmezdi. Bunu kanıtlamama gerek yoktu çünkü o ergenliğinden beri cinsel arzularına göre yaşayan serserinin tekiydi. Bu yüzden bunu nasıl saklayacağını bilemeyen ve aptal olan Han Junwoo’nun yaptığı zorbalıklar daha belirgin ve yüzsüz bir hale geldi..
Ve böylece tatil bittikten sonraki Ağustos ayına kadar Han Taesan tamamen yalnız kalmamıştı, ancak ne yazık ki Han Junwoo bu seviyeyle tatmin olmamıştı.
Benzer seviyedeki gruplarda bile süreğen gelen davranışlar farklıdır. Han Junwoo’nun yanında takılan Choi Donghwan, Hong Hwijun ve Park Dongcheol zil çaldıktan sonra onu beklerken birkaç dakika sohbet ederlerdi; Kim Minho, Go Yohan ile birlikte batı tarafındaki binadan gelirdi, Lee Seokhyeon ve Kim Seokmin ise öğle yemeği zili çalar çalmaz dışarı fırlardı.
İlk yılımızda ben de Junwoo’nun grubundaydım ama ikinci yılımıza geçtiğimizde her şey mahvoldu. Bunun sebebi ise o pislik Hong Hwijun’un “Kang Jun, öğle yemeğini Go Yohanla ye. Çok yavaş yiyorsun lan.” demesiydi. Ve fikrim hiç önemsenmeden gruptan dışlandım.
En aşağılayıcı kısım ise Han Junwoo’nun Hong Hwijun ile benim aramdaki konuşmayla zerre ilgilenmemesiydi, gidip gitmemem umurunda bile değildi kahretsin. Junwoo’ya bakarak sordum, “Gerçekten o kadar yavaş mı yiyorum?”
“Siktir, tabii ki. Her seferinde ağzını sıkıca kapatıp uzunca çiğniyorsun. Öğle yemeğini beş dakikada bitirmenin bir görgü kuralı olduğunu bilmiyor musun?”
“Evet, her defasında senin yüzünden maça geç kalıyoruz.”
“…Ah.”
“Bugün yan sınıftaki şerefsizlerle maçımız var bu yüzden gidip Go Yohan ile ye.”
“…..”
Dürüst olmak gerekirse, gururu bırakıp onlarla kalmak istediğimi söyleseydim bile sonuç değişmeyecekti, ayrıca ilk sene çektiğim hazımsızlığın bu hızlı yeme alışkanlığı olduğunu düşünüyordum. Üstelik ve son olarak Han Junwoo’nun peşine yapışıp kalmış gibi görünmenin kelimelerle tarif edilemeyecek kadar iğrenç olduğunu düşündüğüm için ne yalvardım ne de itiraz ettim.
En nihayetinde grup tarafından böylece geride bırakıldım, benim isteğimin bir önemi yoktu.
Bunun beni etkilediğini belli etmemek için elimden geleni yaptım ve sonunda benimle yalnız kalan Go Yohan ile göz göze geldim. Sırasına uzanmış lastik bir top sektiren Go Yohan, hareketsizce bana dönerek sordu.
“Sen saat kaçta yiyorsun?”
“….”
“Genelde ben bi’ on dakika sonra falan yerim.”
“Benim için de o saatte yemek iyi oluyor.”
Doğrusu, o saatte daha önce bir kez bile yemek yemedim, öyle söyledim çünkü içgüdülerim Yohan’ın grubunda kalma konusunda beni tetikte tutuyordu.
Go Yohan ile ilk kez yemek yediğimde yemeğimin yarısını iştahımın olmadığı bahanesi ile bırakmıştım. Go Yohan kaşlarını kaldırdı ve şöyle söyledi, “On sekiz yaşında olmana rağmen hâlâ yemekte seçici misin?”
“Ne fark edecek?”
“Çocuk gibisin.”
“Bazı yetişkinler bile balığı tartar sos ile yemez.”
Huysuz bir bahane uydurmuştum, o an üzgün hissettiğimden dik dik ona baktım, onu ne ilgilendirirdi ki? Çok sinir olmuştum.
İlk yılımızın büyük bir kısmında Han Junwoo ile beraberdim ama ikinci yılımıza geldiğimizde ikimizin bir arada bulunduğu anlar ciddi oranda azalmıştı. Tüm bu olanlar Go Yohan yüzündendi, yine de bir şey söylemeye hakkım yoktu çünkü ondan daha düşük bir rütbedeydim.
Go Yohan ve Han Junwoo’nun arkadaş çevresi birbirine çok benziyordu, genellikle hepsi etrafta boş boş dolaşan ve notları berbat olan öğrencilerdi. Sahte izin belgeleri imzalayarak okuldan kaçarlardı; hatta revire gitseler bile onlar durumun üstüne düşmeyen üşengeç hocaların sınıflarına sızacak tiplerdi.
Han Junwoo ebeveynlerinin sıkı denetimi yüzünden derslerin çoğunda sonuna dek kalmak zorundaydı, ama her zaman Han Junwoo ile birlikte okulun eşsiz ikiz yıldızları olarak bilinen Go Yohan’ın neden yerinden kalkmadığını merak ediyordum. Bir gün bunu Go Yohan’a üstü kapalı bir şekilde sordum, Yohan ise kaşlarını çatarak şöyle söyledi: “Hayal kırıklığına uğradım, beni cidden bu kadar acınası bir salak olarak mı görüyorsun?”
“Hayır ama arkadaşlarının hepsi öyle.”
“Arkadaşlarım? Bu nasıl bir saçmalık böyle? O salaklar benim asla arkadaşım olamaz, hepsi çöp.”
“Ne?”
“Öğrenci dediğin okulda dersini dinler, yanlış mı?”
“…Doğru.”
“Beni o çöplerle karıştırma. Bok gibi hissetmeme sebep oluyor.”
“Tamam özür dilerim.”
“Sana özür dilemeni söylemedim.”
Elbette, benim için oldukça açık. Ama Go Yohan’ın söyledikleri gerçekten garipti, çünkü bu tip serseriler haftada en az bir kez okulda olmazdı.
Her neyse, bunun gibi ikinci senemin çoğunu bu şekilde Han Junwoo ve Go Yohan ile geçirdim. Bunu sadece bize ait ve kimsenin istila edemeyeceği bir sığınak gibi düşündüm. Yohan dışlansaydı her şey daha da mükemmel olurdu ama onunla beklediğimden daha iyi anlaştım, bu yüzden fırlayıp kaçacak gibi huzursuz veya üzgün hissetmedim. Sadece onu sevmiyordum ve onu gün geçtikçe biraz daha fazla sevmiyordum işte.
Üstelik Han Taesan o günleri biraz daha katlanılmaz hâle getiriyordu.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR