Eighteen’s Bed - Bölüm 1.3
Han Junwoo’nun yüzü tüm gece uyanık kaldığı için balon balığı gibi şişmişti. Ben de sinirli gibi davranıp kutu sodayı masasına fırlattım. Onun saçma sapan aktivitelerinden sonra her zaman ona soğuk içecek verirdim. Tuhaf bir şekilde komik olan şey ise Han Junwoo’nun yüzü hemen şişiyordu.
“Orada mal mal oturma, yüzündeki şişi indir.”
“Sağ ol.”
“Bu sabah baban seni azarlamadı mı?”
“Senin sayende hayır.”
Han Junwoo omuz silkip gururlu gururlu konuştu. Hareketine sessiz kalıp gülümsedim. Sonra kafamı sırama oturmak için çevirirken Han Junwoo’nun yanındaki sırayı kaplayan kocaman gazeteyi gördüm. Sıraya boş boş baktım.
Han Junwoo’nun yanında ben değil Go Yohan oturuyordu. Han Junwoo’dan bir kafa kadar kısaydım ve Go Yohan da Han Junwoo’dan bir kafa kadar uzundu, o yüzden de Go Yohan Han Junwoo’nun yanına oturmuştu. Bazen kendime kızıyordum kısa olduğum için ve inatla da Han Junwoo’nun önü diye arkadan 2. sıraya oturuyordum. Tam onun önüne oturmak istiyordum, bu benim kendimi avutma yöntemimdi.
Kıskançlığımı saklayarak umursamaz bir tavır ile Go Yohan’ı işaret ettim.
“O ne zaman geldi?”
“Bilmem. Geldiğimde buradaydı.”
“Neden böyle? Akşam evine gitmeliydi.”
Konuşmamı bitirdiğim an bir hışırtı sesi ile Go Yohan’ın yüzündeki gazete aşağı indi ve onun uykulu gözlerini açığa çıkardı. Kısık gözleri beni ve Han Junwoo’yu taradıktan sonra kocaman esnedi.
“…sadece uyumadan önce biraz daha oynamak istemiştim.”
Esneme bulaşıcıdır lafı doğruymuş. Han Junwoo da esnedi ve sonra da kaşlarını çatıp mırıldandı.
“Pezevenk. Benden daha oturaklı gözüküyor ama Ahn Jisoo’dan bile daha abartı davranıyor.”
“Of, siktir git.”
“He he. Mal.”
Han Junwoo’nun onunla dalga geçtiğini bilerek kafasını arkaya atıp gülmeye başladı. Gülerken ona bakıyordum ve göz göze geldik. Kafasını çevirip camdan dışarı baktı, sonea da yine bana baktı. Ona dik dik baktıktan sonra bakışlarımı Han Junwoo’ya çevirdim. Bir şey kaşındırıyordu beni. Omzumu kaşıdım.
Sabahın erken saatinde sınıftaki atmosfer şaşırtıcı biçimde iyiydi. Biz konuşurken Choi Donghwan ve Park Dongchul gibi elemanlar yanımıza gelip Han Junwoo’nun hikayelerini imrenir şekilde dinlediler. Hocanın geldiğini görünce yavaşça sıralarına geri dönüp hocaya selam verdiler.
Popüler çocuklar için gayet güzel bir sabahtı.
Sonuçta onsekizinde popüler olmak çok da bir anlam ifade etmiyordu. Bundan önceki gecede yaşadıkları azgınlıkları benim için mide bulandırıcıydı. Han Junwoo da işin içindeyse daha da kötüsüydü. Yine de eğleniyormuş gibi davranıp gülüyordum.
Bu rutinin oldukça güzel bir sabah sağladığını düşünürdüm. Ancak, bir buçuk ay önce sabah rutinim tamamen mahvoldu. Ve bunun tek sebebi ise Han Taesan’dı.
“Hey, Han Taesan geldi.”
“Siktir. Öğğ (kusma sesi).”
“O herif o kadar dayak yedikten sonra okula gelmeye nasıl cüret ediyor?”
Choi Donghwan, Han Taesan’ı işaret ederek iğneleyici bir tavırla sırıttı. Choi Donghwan’ın parmak ucunda gösterdiği Han Taesan, sınıfa girerken tereddüt ediyordu. Yüzünü perçemleriyle gizleyip tam öğretmen masasının önündeki sıraya oturdu. Çantasını masanın üzerine koyduktan sonra hemen üzerine kapandı. Onun arkasından bakarken sinirle iç çektim.
Han Taesan gerçekten zavallı bir çocuktu. İnce sesli ve ufak tefek yapılı bir aptal. Diğer çocuklar onun arkasından konuşmaya başladığında, Han Junwoo gözlerini Han Taesan’ın sırtına dikip alçak sesle küfretti. Bu, çok nefret ettiğim bir şeydi. Onun Taesan’a karşı bu kadar hassas davranmasından nefret ediyordum.
Han Junwoo, Go Yohan’ın yüzünü örten gazeteyi kaptığı gibi çekip aldı. Sonra gazeteyi buruşturup top haline getirdi ve Han Taesan’ın kafasına fırlattı. Hafif bir pat sesiyle birlikte, Taesan’ın başı masanın üzerine düştü.
“Siktir git ya. Sabahın köründe o iğrenç suratını buralarda gezdirip durma.”
Han Taesan, tam da Han Junwoo’nun dediği gibi kollarını masaya koyup yüzünü gizledi. Ancak Junwoo, onu izlerken bir yandan da masasını tekmelemeye başladı.
“Hey! Cevap vermeyecek misin?”
Han Junwoo aniden yerinden kalkıp bağırdığında, Han Taesan yüzükoyun yatarken titreyen bir sesle hızla cevap verdi.
“E-evet.”
“Kaldır kafanı da öyle konuş.”
Han Junwoo… Bu herif ne dediğinin farkında mı acaba? Onun bu gülünç derecedeki çelişkili sözlerine acı acı gülümsemeden edemiyorum.
Buna rağmen Han Junwoo yerinden kalktı ve Han Taesan’a doğru yaklaştı. O adım attıkça, içimdeki o nahoş duygular daha da kabarıyordu.
Han Junwoo ve Han Taesan birbirine yaklaşıyordu. Sadece bu bile duygularımın karmakarışık olmasına yetiyordu.
Bu, Han Junwoo ve Go Yohan’ın yakın olmasından kaynaklanan türden bir kıskançlık değildi. Bunu içgüdüsel olarak biliyordum. Ben de en az Han Junwoo kadar sinsi ve karanlık bir şeyler besliyordum içimde. Bu yüzden, Han Junwoo ve Go Yohan arasındaki ilişkiyi gözlemledikçe endişem azalırken; Han Junwoo ve Han Taesan arasındaki ilişki beni gitgide daha fazla huzursuz ediyordu. Ellerim titremeye başladı. Titremelerini gizlemek için yumruklarımı sıkıca sıktım.
Han Junwoo, Han Taesan’ın masasını sertçe tekmeledi; masa sanki devrilecekmiş gibi şiddetle sarsıldı. Han Taesan neredeyse bayılacak gibi bir hâlde aniden doğruldu ve hâlâ titreyen bir sesle konuştu.
“Ö-özür dilerim.”
Ardından Han Junwoo, sessizce Han Taesan’ın yüzüne dikti gözlerini. Taesan’ın gözleri her an ağlayacakmış gibi dolmuştu. Ama o an asıl gözyaşlarına boğulacakmış gibi hisseden bendim.
Han Junwoo, Han Taesan’a asla ayak işleri yaptırmazdı ama onu her zaman yakından izlerdi. Teneffüslerde bile, Han Taesan lavaboya gitse, Han Junwoo bizimle konuşurken bile onun arkasını asla gözden kaçırmazdı. Bunu bilmemin sebebi, Han Junwoo’yu izlemeyi bir an bile bırakmamamdı.
Dürüst olmak gerekirse, Han Taesan hakkındaki ilk izlenimimi tarif etmem gerekirse; teni pek pürüzsüz sayılmazdı ama belki de çocuksu göründüğü için bakması huzur veren bir yüzü vardı. En önemlisi de, gülen yüzü gerçekten mutlu görünürdü ve ifadesiz hali bile insana aydınlık gelirdi.
Han Junwoo, Han Taesan’la uğraşmaya başlamadan önce ondan özellikle nefret eden kimse yoktu. Sıcak bir sevgiyle büyütülmüş bir çocuk gibi görünüyordu. Sosyalleşmekten ziyade kendi başına kalmaktan keyif almaya daha meyilliydi ama ifadesinde hiçbir endişe ya da hoşnutsuzluk bulamazdınız.
Çoğu kişi Han Taesan’ın düzgün bir çocuk olduğunu söylerdi. Sevgi gördüğünü kimsenin gözüne sokan ya da bununla hava atan bir tip değildi, bu da onun hakkında daha da iyi yorumlar yapılmasını sağlardı. Başka bir deyişle; Han Taesan alçakgönüllü, sessiz, aydınlık ve bakması sadece keyif veren biriydi.
Genel atmosferin aksine, ben Han Taesan’dan en başından beri pek hoşlanmamıştım. Daha doğrusu, ondan hoşlanmıyor değildim; sadece pek ilgimi çekmiyordu. Başlarda radarımda bile olmadığını söylemek daha doğru olurdu.
Ancak bazen arkadaşlarımla, Han Junwoo’yla ya da Go Yohan’ın grubuyla konuşurken Han Taesan’ın adı geçerdi; böyle durumlarda ben de sadece geçiştirmek için “Ha, o mu? İyidir, düzgün çocuk,” derdim.
Han Junwoo da tıpkı benim gibi, ilk başlarda Han Taesan’a pek aldırış etmezdi. Okul meseleleriyle ilgilenen biri değildi zaten. Han Taesan Mayıs ayında nakil geldikten sonra, Haziran ayına kadar Han Junwoo ile Han Taesan tek bir kelime dahi etmemişlerdi. Aralarındaki asıl ilişki buydu.
Ancak, sıradan rutinimizin içine küçük bir dikenin battığı o gün gelip çattı. Her şey öğle yemeğinden hemen sonra yaşandı ve şimdi geriye dönüp baktığımda, yaptığım hiçbir şeyden o günkü kadar pişman olduğumu sanmıyorum.
Han Taesan, her teneffüste bir köşeye çekilip kitap okumayı seven tiplerdendi. Benim ise çevremde iyi bir itibarı olan insanlara karşı dostça davranmak gibi bir alışkanlığım vardı.
Bu yüzden, Han Taesan ile tesadüfen karşılaştığımızda, okuduğu kitap hakkında bir sohbet başlattım. Ben ise gerçekten kitap okumaktansa kültürlüymüş gibi görünmeyi tercih ederdim.
”Kitapları gerçekten seviyor olmalısın.”
”Ha? Ah, evet.”
O noktada, Han Taesan ve ben hâlâ birbirimize biraz uzaktık. Belki de bu yüzden ona yaklaşmak daha kolaydı.
”Kitabı bitirdin mi?”
”Şey, aslında… bitirmek üzereyim.”
”O zaman kapat gitsin. Sonunu okursan hayal kırıklığına uğrarsın. Sonu tüm kitabı mahvediyor.”
”Okudun mu sen?”
”Evet, çok olmadı bitireli.”
Entelektüel kibrim uğruna, bir kitap okuduktan sonra ilerideki sohbetlerde kullanmak için her zaman eleştirilere veya incelemelere bakardım. O anılardan yola çıkarak tam bir eleştiri sayılmayacak bir yorumda bulundum ve Taesan, durumdan memnun kalmış gibi sırıttı. Bu şaşırtıcıydı.
”Karşılaştığım ve bu kitabı benden başka okuyan ilk kişisin.”
”Öyle mi… gerçekten mi?”
”Yine de sonuna kadar okumak istiyorum. Sonunun neden böyle bittiği üzerine düşünmek eğlenceli.”
”Yani, sanırım öyle. Herkesin farklı fikirleri olabilir.”
”Senin böyle söylediğini duymak beni daha da heyecanlandırdı.”
O gülümseme hâlâ huzursuz edici bir anı olarak zihnimde asılı duruyor. İçgüdüsel bir tedirginlik hissettiğim an o an mıydı?
O günden sonra Han Taesan sık sık yanıma gelmeye başladı. Bunu biraz sinir bozucu buluyordum ve içimden ‘Neden onca insan arasından ben?’ diye geçiriyordum. Ama Han Taesan’ın iyi itibarı göz önüne alındığında, onu yakın tutmak kötü bir fikir değildi; bu yüzden zahmetine rağmen ziyaretlerini hoş karşılıyordum.
Sonuçta bizim yaşımızdakiler arasında ders kitapları ya da test kitapları dışındaki kitaplar okunmak için değildi; vakit olsa bile en fazla yastık niyetine kullanılırdı. Bu yüzden Han Taesan’ın bu tür konularda konuşabileceği tek kişi muhtemelen bendim.
O gün de o günlerden biriydi ve o kadar gün arasından özellikle şanssız olanıydı.
Sorumlusu Go Yohan’dı. O gün neden öyle bir şey yaptım ki? Genelde başkalarını hiç umursamazken neden birdenbire burnumu başkalarının işine soktum? Go Yohan neden Korece deneme sınavı kağıdını herkesin göreceği şekilde ortalıkta bıraktı ki?
Notlarımın başkaları tarafından görülmesinden nefret eden biri olarak, doğal olarak Go Yohan’ın da aynı şeyi hissedeceğini varsaydım ve masanın üzerinde açık duran sınav kağıdını ters çevirdim. Sorun şuydu ki, bunu yaparken Go Yohan’ın puanını gördüm. 81 puan. Gözlerime inanamayıp tekrar kontrol ettim. Gerçekten de 81 puandı. Bu Korece deneme sınavının yüksek barajı göz önüne alındığında, ancak ucu ucuna 4. seviye ederdi ama yine de 4. seviyenin üst sınırındaydı.
Önyargılarım ilk kez bu şekilde yerle bir oluyordu ve bu benim için büyük bir şoktu. Go Yohan’ın sandığım kadar umutsuz vaka olmadığını fark ettim ve haliyle aklıma hemen Han Junwoo’nun notları geldi. İşte onunkiler tam anlamıyla çöptü. Baştan sona her soruyu B şıkkı olarak işaretler ve sınav bitene kadar uyurdu; bir kez bile düzgün bir puan aldığı görülmemişti.
Belki de bu yüzden, çöpte geri dönüştürülebilir bir şey bulmuşum gibi hissettim. Bir zamanlar nefret ettiğim adamın, sevdiğim kişiden daha “kurtarılabilir” çıkması beni huzursuz etmişti. Bu belirsiz ruh hali içindeyken, normalde asla yapmayacağım bir şeyi yapıverdim.
Öyle çok büyük bir şey değildi. Sadece yanında duran bir kalemle sınav kağıdının tepesine kısa bir not karaladım.
[Bilgi metni sorularını çözmeye odaklan. Rahatlıkla 3. seviyeye çıkabilirsin. Aferin. Kang Jun. Bu arada puanına izinsiz baktığım için üzgünüm. Kapatmaya çalışırken yanlışlıkla gördüm.]
Onun puanını izinsizce yargılamanın verdiği o küstahlıktan dolayı kendimi tuhaf hissettiğim için, uzun uzadıya bir özür notu yazmıştım.
Bu hislerime rağmen neden o notu yazmak zorunda hissettiğimi gerçekten bilmiyorum. O an aklımı kaçırmış olmalıyım. İşler ters gittiğinde, bunun sebebi genellikle ilk düğmenin yanlış iliklenmiş olmasıdır. Bu not da benim için o ilk düğmeydi.
Eğer o notu yazmayıp oradan ayrılsaydım, koridorda elinde bir kitapla yürüyen Han Taesan ile karşılaşmayacaktım. Sadece yanından geçip gitmeliydim. Ama bir aptal gibi yine işe burnumu soktum. Olay şuydu; Han Taesan’ın tuttuğu kitabı tanıdım ve bir yorumda bulundum.
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR