Eighteen’s Bed - Bölüm 1.2
Han Junwoo öylesine otururken bana birkaç kelime söyleyip duş almak için banyoya gitti. O sırada zamanımı düşüncelere dalmış bir şekilde geçirdim. Birkaç dakika daha geçtikten sonra Han Junwoo’nun telefonu çaldı. Duştan çıktığında telefonunu yatağın üstünden alıp bana fırlattı, ben de yakaladım. Sonra da telefonun diğer ucundan Han Junwoo’nun babasının sesini duydum.
Boğazımı temizledim. Tabii ki de iyi gözükmek için değildi.
“Alo, ben Jun.”
“Jun? Şu an Junwoo ile birlikte misin?”
“Ah, evet.”
“Gerçekten mi? Boşuna endişelenmişim sanırım. Junwoo yine dışarıda saçmalıyor sandım. Bu arada, Jun, sesin çok güzelmiş.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Nasıl gidiyor?”
“İyiyim, teşekkürler. Siz nasılsınız amca?”
“İyiyim. Nasıl da kibar konuşuyorsun. Keşke bizim Junwoo da senin gibi konuşsa. Şimdi Junwoo ile ders mi çalışıyordunuz?”
“Evet. Galiba Junwoo sizi aramayı unuttu. Sınavlar yaklaştığı için meşgulüz biraz.”
“Yani bu saate kadar çalıştınız mı?”
“Bunu duyduğuma sevindim. Sen onunlaysan içim rahat olur.”
“Ne demek, olur mu öyle şey?”
“Hayır, gerçekten. Seninleyse başı belaya girmez.”
“Gerçekten sıkıntı yok. Junwoo’nun okula güvenli bir şekilde gittiğinden emin olacağım.”
“Tamamdır. Ona göz kulak ol lütfen. Oğlumla arkadaş ol ve kavga etmeyin.”
“Tabii ki. İyi günler.”
Yalanların sonu gelmiyordu.
Kapattıktan sonra telefonu geri Han Junwoo’ya fırlattım. O da bana teşekkür edip üstünü giyindi. Ben ise arkamı dönüp hemen eve geçtim. Han Junwoo beni durdurmak için bir şey söylemedi. Sadece basit bir “görüşürüz” dedi.
Evet. Tüm ilişkimiz bundan ibaretti. Aramızdaki o mesafe çok belliydi ve belki de bu yüzden adımlarımı hızlandırdım ben de.
Öncekilerden farklı olarak yoldayken boğazım düğümlendi. Asansörden hızlıca çıkıp taksinin üstündeki gideceği yere baktım ve tereddüt etmeden bindim. Ev adresimi zar zor söyledim ve göğsüme yatıştırmak istercesine hafifçe vurdum.
“Hey, bi sıkıntı mı var?”
Dikiz aynasından bana bakan sürücü endişeli bir ifadeyle sordu. Yaralanıyormuş gibi hissettiren göğsüme vurmaya devam ederken cevap vermeyi başardım.
“Hayır, sadece hazımsızlığım bi türlü iyileşmiyor.”
“Bende biraz antacid var. İster misin?”
“Gerek yok. Yardımı dokunmuyor. Biraz kullanmıştım ama yine de böyle devam ediyor.”
Sonra da kafamı koltukta geriye yasladım.
Hasta olduğumdan beridir hayatım daha da boka sardı. Hayatım ellerimden kayıp gidiyordu. Çocuklar arasında, gay olmak hem korkunç hem de komik olduğu için birilerine “gay piç” diye seslenmek yeterliydi. Tabii ki ben de bu şakalara dahil oluyordum.
Lisenin ilk yılı gay olduğumu fark ettiğimde sanki hayatım uçurumun kıyısındaydı. Söylediğim kelimeler tarafından cezalandırılmanın ne demek olduğunu anladım. Ama bu şeyler zamanla sıradanlaştı. O cehennem gibi geçen günleri özleyeceğimi hiç düşünmemiştim.
İkinci yılımdayken her şey daha da kötü oldu, bu da beni daha çok zora soktu. Han Junwoo’ya karşı hisler beslemek, onun Go Yohan ile takıldığını görmek, aramızdaki mesafe ve yeni gelen öğrenci. Sondaki beni en çok sinir edendi.
Yeni gelen çocuk en sıkıntılı zamanda geldi, tam ikinci yılın birinci döneminin son sınavlarında. Adı Han Taesan.
En nefret ettiğim piçtir kendisi.
Han Taesan kendisini kibarca tanıtırken bir anlık açığa çıkarıp sonra geri gizlediği o tuhaf karanlık gözlere sahipti. Başka sıradan bir gün olduğunu düşünmüştüm ama yazın başından beri Ham Junwoo bu çocuğu sevmemeye başladı.
Çocuklar Han Taesan’a acıyordu. Geçici sorunlara dişini sıkıp sevmediği diğer kişileri de cehennemin dibine kadar sürükleyip onları avlanan köpek gibi parça pinçik eden bir tipti kendisi. Bazı insanlar onu zorbalamanın eğlenceli olduğunu bile söyledi.
İsminin aksine boyu kısaydı. Yıkadıktan sonra saçlarını hiç düzgün kurutmuyor gibiydi, her zaman düz bi saç stili vardı. Han Junwoo yirmili yaşların ortalarında gözüküyorsa, Han Taesan da ortaokullu gibi gözüküyordu. İkinci ayda yıpranmaktan çöp olmasına rağmen bol üniformasını titiz ve düzenli bir havayla giyiyordu.
(*Taesan büyük dağ demek.)
Sonra bir gün, bir şey fark ettim.
Sıradan bir gündü. Sorun ise Han Junwoo’nun berbat seks hayatıydı. Han Junwoo beni arkasını toparlamak için çağırdığında bazen kadınların geç saatte gittiğine tanık olurdum. Bu olayların başıydı.
Han Junwoo’dan hoşlanmadan önce böyle geç saatte çağırıldığımda sinir olurdum. Birkaç kere reddettiğim bile oldu. Denk geldiğim kadınların yüzlerini hatırlamıyordum bile. Sadece rahatsız ediciydi. Ama bir gün Han Junwoo’dan hoşlandığımı fark ettim ve sonra da her şeyi sineye çekip burnumu sızlatan o berbat kokuyla dolu odaya koştum. Kadınların görünüşüne bakıp Han Junwoo’nun tipi mi diye sorguluyordum.
Ama son zamanlarda asıl aklımı çelen ve hislerimi berbat bir yana iten şey ayda iki kere karşılaştığım kadınların yüzlerinin birisine benzemesiydi.
O tuhaf koyu gözler ve genç yüzler. Aynı Han Taesan’ınki gibi. Evet. Bir şeylerin değiştiğini fark eden kişi bir tek bendim.
O günden beri Han Taesan’dan nefret ettim. Düşüncesi bile sanki birileri karnımı parçalıyormuş gibi canımı acıtıyordu.
Hareket eden taksinin içinde göğsüme tutundum. Kafam salak gibi öne eğildi, hislerim gibi. Han Junwoo’ya gücendim. O kadınlar neden Han Taesan’a benziyordu? Han Junwoo neden sürekli Han Taesan’a zorbalık yapıyordu?
Han Taesan bir erkekti. Benim gibi onsekiz yaşındaydı. Son zamanlarda benimle konuşurken kekeleyen ve benden daha küçük olan biriydi. Ama ben derslerde daha iyiydim, daha zengindim ve Han Taesan’dan daha iyi görünüyordum. Han Junwoo için daha uygun olduğum aşikardı. O zaman neden? Ben Go Yohan’ı beğenseydim daha mantıklı olurdu. Midemi bulandırıyor olsa da.
“Hey, çocuk, iyi misin? Hastaneye gitmen gerekiyor mu?”
İtiraz etmeye hazır olan ağzımı sıkıca kapalı tuttum.
Otelden Han Taesan’a benzeyen kadınların çıktığını fark ettiğimden beridir ona olan nefretimi gizledim ve hatta onu savundum. Bu benim için şaşırtıcı bir değişimdi. Genelde insanların işlerine burnumu sokmayı sevmezdim ve Han Junwoo ne isterse yaparken onu nadiren durdururdum. Ama bu kendi iyiliğim içindi.
Değişimim Han Taesan’a olan endişemden değildi, sadece Han Junwoo’nun abartı nefretini ondan çıkarmasından nefret etmiştim. Bencilce, düşündüm ki benim bu ani rahatsızlığım Han Junwoo’nun duygularından daha önemliydi. Han Junwoo’nun Han Taesan’a olan odağını kısa bir süreliğine bile olsa dağıtmam gerekiyordu. Ancak o anlarda nefes alabiliyordum.
Bir keresinde Han Junwoo, Han Taesan’ın bir yerde gizlice zaman geçirdiğini duyduğunda onu yakasından tutup boş bir sınıfa götürdü ve karnına tekme attı. Ben de araya girdim.
“Neden onu zorbalayıp duruyorsun? Dur artık.”
Ugh. Han Junwoo’ya tutunan Han Taesan acıyla inledi ve yanımda kıvrandı. Han Junwoo Han Taesan’ın omzunu hafifçe tekmeleyip konuştu.
“Sinirimi bozup duruyor.”
“Han Taesan sana ne yaptı ki?”
“Ah, sikerim. Sinirlendiriyor işte!”
Han Junwoo bağırdı ve ben donakaldım. Han Junwoo bana kızarmış yüzüyle bakıyordu. Birden Go Yohan gelip gergin ortamı dağıttı.
“Hey, hey, hadi ama. Bırak artık. İzlerken kalbim acıyor.”
“Senin kalbin niye acıyor?”
Görünüşünün aksine Go Yohan güçsüz davranmada ustaydı. Kaşlarını indirdi ve zavallı bir yüz ifadesine bürünerek Han Junwoo’nun bana olan sinirini kendisine çekti. Han Junwoo’nun bakışı üstümden çekilirken sonunda kısa bir nefes aldım.
“Seni niye acıtıyor? Acıtması gereken kişi bu piç.”
“Bu piçin ne bir arkadaşı var ne de hiçbir şeyi.”
Go Yohan bana onaylar gibi bakıp parmaklarını şakaklarının yanında oynatmaya başladı. “Kafayı yemiş olmalı. Gerizekalı.” Bu kelimelerle Han Junwoo daha fazla öfkesini tutamadı ve Go Yohan’a doğru atıldı. Go Yohan cesurca onunla alay edip Han Junwoo’nun saldırısından kaçtı.
Alt dudağımı ısırıp Go Yohan kaçarken ve Han Junwoo onu kovalarken onları izledim. Sonra da yere düşmüş olan Han Taesan’a yaklaşıp omzundan tuttum ve kalkmasına yardım ettim.
“Teşekkür ederim…”
Yüzü Han Junwoo tarafından dövülmekten şişmiş ve morarmış olan Han Taesan bana bunu dedi. Sonra hafifçe kıyafetlerimden tuttu. Eve giderken o kadar rahatsız oldum ki Han Taesan’ın dokunduğu kıyafetlerimi direkt çöpe attım.
Kötü günleri anımsarken taksi evin önüne geldi. Şoför hala bana endişeyle bakıyordu. Yüzündeki ifadeyi gördüğümde kapıyı çıkmak için açarken konuştum.
“Bir anlık göğsüm ağrıdı. Sizi endişelendirdiğim için üzgünüm.”
“Mutlaka hastaneye gitmelisin evladım. Kronik hazımsızlık hafife alınacak bir şey değil.”
“Evet.”
Gereksiz dırdırına cevap verdim. Ancak hastaneye gitmedim. Direkt okula gittim ve Han Junwoo’yu çok mantıklı ve özgüvenli bir yüzle selamladım. Çünkü ben mantıklı bir insan olan Kang Jun’dum.
Aşk için ağlayıp ölürken başkalarına gösterdiğin yüzden daha çirkin bir yüz yoktur. Tiksindirici.
Sık sık aşk tarafından gözü kör olmuş ve iğrenç yüzlerini açığa çıkarmış insan gördüm ve kendime öyle olmak istemediğimi söyledim. Zayıflığımı birisine göstermekten nefret ediyordum ve Han Junwoo’nun bu zayıflığımı fark eden insan olmasından da nefret ederdim.
Bu yüzden yüzümde hep sarsılmaz ve utanmaz bir ifade vardı.
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR