Eighteen’s Bed - Bölüm 4.2
Daha sonra aldığım mesaj, neyse ki sinirlerin çoğunun hala canlı olduğu ve başarılı bir şekilde dikildiği yönündeydi. Go Yohan döner dönmez yanıma oturdu. Asıl sıra arkadaşım geldiğinde Go Yohan ona bakmadı bile, sadece başparmağıyla arkadaki bir yeri işaret etti. Sıra arkadaşım tek kelime etmeden boş bir yere oturdu.
Bir şekilde yanıma oturan bu herif, işaret ve orta parmağıyla omzuma iki kez hızlıca vurdu ve aniden şöyle dedi:
”Bu bir hediye.”
”Ne? Ne alaka şimdi?”
”Kes sesini ve elini aç.”
Versatil* kalemimi bıraktım ve avucumu açtım. Aynı zamanda, elime nazikçe bir şey bıraktı. Avucumun ortasındaki o çıtırtı hissi tuhaftı. Büyük eli geri çekildiğinde, biri köksüz kırık bir diş, diğeri ise kökü sağlam bir diş gördüm.
(*Uçlu kalem)
Bu da neyin nesi? Ucu tuhaf bir şekilde sararmış ve üzerinde koyu lekeler olan bu gizemli dişler karşısında şaşkınlıkla Go Yohan’a baktım. Sandalyesine yaslanmış, sırıltıyla bana bakıyordu.
”Han Junwoo… Ömrü boyunca sahte dişlerle et çiğneyeceğinden emin oldum.”
Omuzlarını sarsarak, saf kalpli bir çocuk gibi yürekten güldü.
”Gördün mü?”
”……”
”Ben kazandım.”
Bu piç, tam bir akıl hastası.
Pişmanlık belirtisi göstermeyen kişi Go Yohan’dı. Bir an için elimdeki dişleri duvara fırlatacak gibi oldum.
Go Yohan’ın dönüşü okulu bir kez daha çalkaladı. Ne de olsa o ilk ortaya çıkan ana karakterdi ve yüzü beklenenden daha sağlam durumdaydı; tavırlarında bir mağlubun kasvetinden eser yoktu.
Zafer söylentileri öncelikle ikinci sınıflar arasında yayıldı. Söylentilerin ardındaki gerçeği bilenlerin çoğu da ikinci sınıflardı. Birinci sınıflar için bu, tanıdıkları olmadan bilemeyecekleri kadar uzak bir sınıfta gerçekleşen ilginç bir mevzuydu. Üçüncü sınıflar için ise ya sıkıcı sınav hayatlarına acı bir sos ya da çalışmalarını bozan çürük bir katkı maddesiydi. Ama biz ikinci sınıflar için bu, ömür boyu hatırlanacak önemli olaylardan biriydi.
“Go Yohan, sen kafayı mı yedin? Aklını mı kaçırdın? Yani senin normal olmadığını hep biliyordum ama bu kadar kaçık olduğunu bilmiyordum.”
”Seokhyun, havlayan köpeğe yerini sopayla göstermen gerekir.”
Kim Seokmin’in sözleri üzerine Kim Minho yerinden fırladı.
“Yohan, seni gidi it herif… Evet, haklısın Seokhyun! Bir erkeğin gururu vardır. Neden bir eşcinsel pisliğin seni ezmesine izin veresin ki? Lanet olsun, eğer birisi yapacaksa bu ben olmalıydım!”
Han Junwoo’nun sırasına oturmuş olan Kim Minho, ayaklarını yere vurarak bu önemsiz yoruma güldü. Sonra Kim Seokmin bacaklarını özgüvenle ayırarak yayıldı.
”Gerçekten dövüşürlerse kim kazanır diye merak ediyordum ama tabii ki Go Yohan kazandı.”
”Hey, belliydi herhalde! Seni aptal! Yohan’ın kim olduğunu biliyor musun? Bu çocuk birinci sınıftan beri efsane!”
Kim Minho, şakacı bir şekilde yumruğunu kaldırarak bağırdı. Kim Seokmin ayağa kalktı ve Minho’nun yumruğunu avcuyla yakaladı. Böylece şakalaşarak itişmeye başladılar. Kim Seokmin’in yanında ise Park Dongcheol eğreti bir şekilde oturuyordu.
“Yohan gerçekten harika.”
Ama kimse ona cevap vermedi. Park Dongcheol’un yorumu zaten söylenmiş olanın tekrarıydı ve normalde ona biraz ilgi gösteren Kim Seokmin bile Kim Minho ile oynamakla meşguldü. Park Dongcheol başparmağıyla burnunu ovuşturdu ve tuhaf bir şekilde güldü. Kimsenin onu umursamadığını çok iyi biliyordu. Yine de yalnız olmaktan iyiydi.
Bakın öğretmenim. İşte bu, önemsiz oğlanlar piramididir.
Çenemi elime yasladım ve ön cebimden buruşmuş iki adet bin wonluk banknot çıkardım. Sonra sanki bir şeyi yeni hatırlamışım gibi davrandım.
“Doğru, Dongcheol. Sütün parasını henüz vermedim, değil mi?”
Ona bu teselli sözlerini sunduğumda, o an Park Dongcheol’un gözleri umutla doldu ve ucuz bir gülümseme takındı. Düzgünce katlanmış banknotları ona sadaka verir gibi uzattım.
“Al bakalım.”
”Ah, hmhm, teşekkürler.”
Aptal. Gerçekten teşekkür edecek ne vardı ki? Ama bu aptalın önüne bir kemik atmıştım. Minnettarlığı eğlendiriciydi. Çünkü Park Dongcheol, benim ondan üstün olduğumu kendi ağzıyla kabul etmiş oluyordu. Park Dongcheol’un sözlerini umursamayan Kim Minho ve Kim Seokmin, şakalaşmayı bırakıp sordular:
“Süt mü? Süt olayı ne?”
”Jun dişimi sütte bekletti. O olmasaydı ömrüm boyunca implantlara mahkum kalacaktım.”
Go Yohan, köpek dişinin üzerindeki üst dudağına dokunarak sırıttı. Kim Minho tekrar sordu:
“Neden süt? Sütün bir özelliği mi var?”
”Aptal mısın? Dişin düşerse süte koyman gerektiğini öğrenmedin mi?”
”Harbi mi? Hey, Kang Jun, bu çocuk gerçekten zekiymiş.”
Kim Minho omzumu sarstı. Bunu gören Go Yohan sırıttı ve sağ eliyle Kim Minho ile Kim Seokmin’in sırtına vurdu.
“Sizi işe yaramaz aptallar. Jun gibi hayatıma gerçekten faydası olan biri olmaya çalışın.”
Go Yohan’ın hareketlerini izleyip kıkırdadım ve sonra başımı çevirdim. Park Dongcheol yine dışlanmıştı. Yine de gülümsüyordu. Arkasında ise Choi Donghwan ve Hong Huijun’un çok gürültü yapıyormuşuz gibi bize baktığını gördüm. Onları izlerken Park Dongcheol’dan bile daha yüksek sesle güldüm.
Haklıydım işte, sonuçta.
Go Yohan ve Han Junwoo’nun kavga ettiği gün, çağırdıkları ilk tanık bendim. İlk başta neden beni seçtiklerini merak edip biraz şaşırsam da sonra mantıklı geldi. Sınıf öğretmeni bir süredir bana karşı özel bir sevgi besliyordu ve ben hem Han Junwoo hem de Go Yohan ile arkadaştım.
Ancak ifadem dürüst olmak gerekirse bir tarafa meyilliydi.
“Yohan ile kavgayı ilk başlatan Junwoo’ydu. İlk o vurdu.”
“Gerçekten mi? Sırf arkadaşın olduğu için Yohan’ın tarafını tutmuyorsun, değil mi?”
Şüphe ve sorgulama dolu bu ton oldukça rahatsız ediciydi, ama öğretmenle yüzleşmeden önce bile ifadem pek hoş değildi. Muhtemelen o da bunu garip bulmadı.
“Evet, gerçekten. Aniden ders kitaplarından falan bahsetmeye başladı ve sonra durup dururken Yohan’ı yumrukladı. Yohan da sadece darbe aldığı için karşılık verdi.”
”Hımm. Öyle mi?”
Öğretmen parmağıyla kulağının arkasını ovuşturdu.
”Ama Junwoo’nun sandığından daha çok yaralandığını biliyorsun, değil mi?”
”Öyle mi olmuş?”
”Ambulans geldiğinde Yohan kendi başına yürüdü ama Junwoo’yu sedyeyle götürdüler. Acil servise gitti. Burnu kırılmış, yüzünde kesikler varmış. Aradaki fark çok büyük.”
”Ama ilk Junwoo vurdu ve Yohan’ın dişi düştü.”
O sırada Han Junwoo’nun iki dişini kaybettiğini bilmiyordum.
Şimdi geriye dönüp bakınca, Go Yohan’ın o kaosun ortasında dişleri titizlikle toplaması, kurtarabileceği dişleri sırf ona kötülük olsun diye saklaması ürperticiydi. Belki de Go Yohan, Han Junwoo’dan daha kurnazdı. En azından zihinsel olarak.
“Karşılık vermiş olsa bile, Yohan ona bayağı sert vurmuş, değil mi? Birinin yüzüne bunu nasıl yapabilir?”
”…Sanırım.”
”Peki, bir grup olup Junwoo’yu falan mı sıkıştırdınız?”
Bir an irkildim, sonra sert bir cevap verdim.
“Hayır. Sadece Go Yohan ve Han Junwoo kavga ediyordu. Diğer çocuklar onları durdurmaya çalıştı.”
”Hımm…”
Öğretmen kulağının arkasını tekrar kaşımaya başladı. Şeftali rengi tenindeki ince tüyler kalkıp iniyordu. Diğer eliyle ritmik bir şekilde bir kalbin düğmesine basıp çekiyordu. Düşüncelere dalan öğretmen, yavaşça adımı seslenmeden önce dudaklarını hafifçe yaladı.
“Jun.”
”Efendim.”
”Jun, sen her zaman güven telkin eden bir şekilde davrandın. Bana da çok yardımın dokundu. Bu yüzden sana gerçekten güveniyorum Jun. Seni gerçekten seviyorum. Senin tarafındayım.”
“Evet.”
Kendimi tekrarladım
“…Gördüğüm buydu.”
Bu bir bahane.
Sadece bir kaçış yolu yaratmanın başka bir yolu. “Sadece benim fikrimdi.” Çok temel bir çıkış stratejisi ama utanmazca geri adım atmak için daha iyi bir yol yoktu. Öğretmen de bir alem. Go Yohan ile arkadaş olan birkaç öğrenciyi çağırıp sohbet etmek ne işe yarar ki? Yakından bakarsanız, öğretmenin de alttan alta Go Yohan’ın tarafını tuttuğu görülüyor.
Zaten gerçeğin öylece ortaya çıkmayacağı belliydi. Kamera kaydı falan yok.
Ve tam beklediğim gibi, Go Yohan hiçbir ceza almadı. Öyle olacağından emindim. Çok barizdi ama yine de şaşırmıştım.
Ceza almayacağına dair kesinliğim sadece okulun gevşek tutumundan değil, aynı zamanda Han Junwoo’yu bir yıl boyunca gözlemlememden kaynaklanan yargımdı. Han Junwoo’nun kararının nasıl sonuçlanacağını kabaca tahmin edebiliyordum.
Han Junwoo’nun bir dişini kaybetmeyi, bir sınıf arkadaşından dayak yemeyi ya da nihayetinde yenilmeyi asla kabul etmeyeceğini biliyordum. Kibirli gururunu çatlatacak hiçbir şeyi asla söylemezdi. Sadece Han Junwoo’nun babası hüsrana uğrar ve okulu darlardı.
“…Ama bu oldukça tuhaf.”
İşte düşüncelerimle gerçeğin biraz ayrıştığı nokta burasıydı.
Günlerdir hiçbir şey olmamış o sıradan sınıf ortamına baktım. Go Yohan’ın yüzünde en ufak bir endişe veya kaygı belirtisi yoktu. Sadece gürültülü bir şekilde etrafta dolanıyor, nereden bulduğu belli olmayan lastik bir topu zıplatıyor ve yüzünde zafer yaralarını gururla taşıyordu.
“Nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor?”
Zihnimde, şimdiye kadar Go Yohan’ın Han Junwoo’nun babasının önünde ailesiyle birlikte başını eğmiş olması gerekiyordu. Ne de olsa “Go Yohan, Han Junwoo’ya vurdu” ifadesi şüphe götürmez bir gerçekti. Go Yohan’ın, Han Junwoo’nun babasını memnun etmeyen bir sonuca yol açtığı için özür dilemesi en doğrusuydu. Dayak yiyen Han Junwoo’dan dilenen içten bir özür değil, sadece öfkeli babanın istediği türden bir özür.
“……”
Go Yohan o tuhaf özür turundan dönüp memnuniyetsizliğini dile getirdiğinde, ona katılmam ve neşesini yerine getirmem gerektiğini düşünmüştüm. Bunun benim rolüm olduğunu hissediyordum. Ancak, ne Han Junwoo’nun babasını görmeye gitti ne de Han Junwoo’nun babası okula geldi. Bu durum merakımı kamçıladı.
Öngöremediğim her şüpheli durumun derinine inme, sonra da sonucu ele geçirme ya da reddetme arasında seçim yapma gibi bir eğilimim var. Bu yüzden düşündüğüm yöntem çok basitti. Çocukça bir numara gibi, safça ve aptalca bir plan.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR