Eighteen’s Bed - Bölüm 4.1
Han Junwoo ölmüştü.
Kelimenin tam anlamıyla değil ama Han Junwoo’nun varlığı bu piramidin içinde can vermişti.
Okul tam bir kaos içindeydi. Yüzlerce spor ayakkabının ayak izi ve kaldırdıkları toz bulutu onları çoktan silmiş olsa da, sadece birkaç saat önce okul bahçesinde kavisli lastik izleri vardı.
O kulak tırmalayan siren sesi duyulduğunda, bütün öğrenciler pencerelere üşüştü. Balık pazarında asılı duran kuru balıklar gibi, aptallaşmış ve cansız gözlerle pencereleri doldurdular. Okul o kadar gürültülüydü ki yan sınıfın bağırışları pencerelerden bizim sınıfa sızıyordu.
“Neler oluyor, ne bu tantana?”
”Bilmiyor musun? Salak, yan sınıfta kavga çıkmış.”
”Ne! Kim?”
”O herifler işte, Han Junwoo ve Go Yohan.”
”Vay anasını… Şaka mı bu? Ben bunu nasıl kaçırdım?”
Bizler lise öğrencileriyiz. Ergenliğin son demlerindeyiz. Geçmişteki halimizden sonsuz utanç duyduğumuz o narin ve aşırı benmerkezci duygulardan uzaklaşıp; basit, şiddet dolu ve patlamaya hazır duygulardan zevk aldığımız bir dönemdeyiz. Bu yüzden bu tepkiler gayet doğal.
“Hey, yan sınıfta tanıdığı olan var mı? Bu ikisi yakın değil miydi ya? Nasıl dövüşmüşler?”
”Sen Han Junwoo hakkındaki dedikoduları duymadın mı hiç?”
Bizim sınıf; dedikoduların merkezinde olmanın heyecanını yaşayanlar, bir devrin çöküşünü kabullenenler ve kazanan tarafta olmanın tadını çıkaranlarla doluydu. Pencerenin dışında beyaz bir ambulans bekliyordu. Sonraki 30 dakika boyunca okulun en büyük mevzusu, o ambulansın kime geldiğiydi. Beş katlı, kapalı bir özel lisede dedikoduların ne kadar hızlı yayıldığını yaşayarak öğrenmiştik.
Peki, kim kazanmıştı?
Olayın gerçeğini öğrenenler, ambulansla götürülecek kadar ağır yaralanan o iki öğrenci için endişelenmiyorlardı. Aksine, dönemin başında öylesine ama tuhaf bir ciddiyetle diledikleri bir isteğin gerçekleşmiş olmasından keyif alıyorlardı.
Go Yohan.
Bu tür kavgalarda kazananı belirlemek her zaman zordur. Özellikle teke tek dövüşlerde bu belirsizlik daha çok artar. Ancak bu kavgada tüm şartlar Go Yohan’ın lehineydi. Ayrıca, önceden yayılan dedikodular Han Junwoo’nun yenilgisini çoktan kesinleştirmişti.
Erkek lisesinin o kirli koridorlarında şu sözler dönüyordu:
“Han Junwoo gay çıkmış.”
”Ne? Kızlar arasında popüler değil miydi o ya?”
”Siktir git oradan! Oğlum, hepsi yalanmış lan! Sırf çocukların arkasından iş çeviriyormuş. Zorbalık yaptığı bütün bebeler mahvolmuş. Çok korkunç abi. Bir de ailesi zengin, değil mi? Para olduktan sonra yapamayacağı şey mi var? Hassiktir ya… Git bir pavyona, ve bitsin.”
”Vay be. Vay anasını… Han Junwoo’nun bu kadar orospu ruhlu olduğunu düşünmemiştim.”
”Hehe. Valla zengin doğmak varmış. Gay olsan bile her yere gidersin. Ama Çin daha ucuz değil mi? Bizim okul gezisi Çin’e gidecekmiş diye duydum. Serbest zamanda sıvışabilir miyiz? Gider miyiz lan?”
Konuşma Han Junwoo’dan çıkıp Çin’deki ucuz randevu evlerine kadar uzandı. Yine de bu kısa sohbette Han Junwoo’nun itibarı onlarca kez deşildi ve sonunda resmen katledildi. Bu metaforik cinayetlerin sayısı, okuldaki öğrenci sayısıyla çarpılarak çoğaldı.
Go Yohan’a yenildikten sonra Han Junwoo, sanki herkes bu çöküşü bekliyormuş gibi yerle bir oldu.
Sınıf, buz gibi bir ilgisizlik ile cayır cayır yanan bir tutku arasında gidip geliyordu. Herkesin gözü o kırmızı işaretlerin üzerinde dönüp duruyordu. Sınıfın arka tarafındaki zemin hala koyu kırmızı bir lekeyle kaplıydı. Çoktan kurumuş olmalıydı ama üzerine bassanız sanki hala kan sızacakmış gibi duruyordu.
Kaza mahallini görünce gözyaşlarına boğulur sandığımız o ürkek sınıf öğretmenimizin tepkisi ise beklenmedikti. Bir sonraki ders etüttü ve kavga muhabbetiyle kaynayan sınıf, öğretmenin girişiyle bir an sessizliğe gömüldü. Öğretmen içeri girer girmez elindekileri yere fırlatıp parçaladı ve kulaklarımızı tırmalayan tiz bir çığlık attı,
“Sizin neyiniz var böyle! Sizi gidi, sizi gidi aşağılık herifler! Benim şaka yaptığımı mı sanıyorsunuz? Neden hayatınızı böyle yaşıyorsunuz? Kesin şunu artık! Yeter! Etüt saatinde bu gürültü ne? Şimdi sohbet etmenin sırası mı? Gelecek yıl son sınıf olacaksınız! Son sınıf! Yalvarırım beni dinleyin ve bela çıkarmayı kesin artık! Yaptığınız her şeyin sorumluluğunu benim aldığımı biliyor musunuz? Şu erkek lisesine hiç gelmemeliydim. Böyle bir yere gelmeyi hiç istememiştim. Kafayı yiyeceğim artık. Böyle yaşamaya devam ederseniz hayatınız bir çöpten farksız olacak! Ailenizden de mi utanmıyorsunuz? Size kaç kere etüt saatinde konuşmayın demem gerekiyor?”
Aklı başında olan çoğu insan, bizim öğretmenimiz kadar nazik ve narin birinin böyle aniden parladığını görünce çenesini kapatır. Ama burası bir erkek lisesi; her türlü “insan numunesinin” olduğu, ortaokul ergenliğinden çıkamamış, aynı şeyi okuyup da zekası yetmediği için salak gibi davranan tiplerle dolu bir yer. Bizim sınıfımız da bir istisna değildi.
“Ooo, ooo… Hoca kızdı. Cidden kızdı! Kızmayın be hocam!”
”Hoca kızınca çok komik oluyor ya.”
Koridor tarafında, arkada oturan çocuk bunu söyledi; önümdeki de kısık sesle fısıldadı.
“Seni gidi velet! Ne? Şaka yaptığımı mı sanıyorsun? Öne gel. Çabuk tahtaya gel!”
”Aman hocam, nedir bu gerginliğiniz?”
”Öne çık dedim sana!”
Öğretmen yoklama defterini fırlattı. Defter sıraların arasından süzülüp üçüncü sıradaki bir masanın köşesine çarptı ve yere düştü. Yerçekimine yenik düşen defterden tok bir ses çıktı.
“Özür dilerim hocam. Bir daha yapmam. Lütfen bu seferlik görmezden gelin, olur mu?”
Hala sırıtıyordu, zerre pişmanlık yoktu. Bu tür numaraları hep o “ortalama” tipler yapar. Şu sahte kabadayılığı hep o beceriksizler dener. Kendi havasının ne kadar zavallıca ve gülünç olduğunu fark etmeyen tek kişi de yine kendisidir.
”Öne doğru çık. Yoksa ben mi geleyim oraya?”
”Ah hocam! Bu çok fazla ama! Cidden!”
”Hey!”
”Kapa çeneni, hoca öne gel diyor işte.”
Daha fazla dayanamadım. Kendimi tutamayarak araya girdim. Sınıfın gözleri bana döndü ama umurumda bile değildi, bu zavallı gösteriyi şöyle bir süzdüm. Dürüst olmak gerekirse, şu maymunluklar o kadar eğlenceliydi ki neredeyse kıkırdayacaktım. Bu tür durumları izlemekten oldukça keyif alırım.
Dövüşmekte pek iyi değilimdir, öyle sahte kabadayılıklarla da işim olmaz ama bu ormanda nispeten yüksek bir konumda oturabilmemin sebebi, bu tür veletlerle besleniyor olmamdır.
“Hey, Kang Jun. Ne diye birden ciddileştin böyle?”
”Asıl ortamın ciddiyetini okuyamayan sensin.”
Tabii bu konuma bir gecede gelmedim. İlk yıl, hiyerarşinin kurulduğu o ilk dönemlerde her zaman bir direniş olurdu ama şimdi “sessizlik sarmalı” teorisi kadar huzur vericiydi ortalık.
“Aynen, kes artık yaygarayı da dışarı çık. Cidden ortamı hiç mi okuyamıyorsun? Durumun ne kadar ciddi olduğunu görmüyor musun?”
”Pişmansan siktir git dışarı işte. Hepimizi yakacaksın. Gerizekalı herif.”
”Nesi var bunun ya? Cidden derdi ne?”
Kim Minho’nun sonuna kadar mırıldanan o kısık sesini duyabiliyordum. Öğretmenle dalga geçerken takındığı o özgüvenli ifade, sönen bir köz gibi yavaş yavaş kayboldu. Tüm sınıfın baskısına dayanamayarak sonunda ayağa kalktı ve öğretmenin önüne kadar yürüdü. Bak şuna, ölü bir fare gibi…
İçten içe çarpık bir gülümseme bıraktım. Han Junwoo devrilmişti. Ve bundan daha mutlu olamazdım. Belki de bir zamanlar bana yumruk salladığı içindir.
Hayır, eminim; bunun verdiği o tatmin duygusunu hissedebiliyordum. Dürüst olmak gerekirse biraz şaşırtıcıydı. Gücün bana geri döndüğünü hissetmenin o heyecanını duyuyordum.
“Hemen koridora çık!”
”……”
Öğretmen sonunda o gürültücü salağı koridora kovalamayı başardı, sonra elini kürsüye koyup bir süre sessizce öfkesini bastırmaya çalıştı. Düşüncelerini toplamış gibi ses tonunun çok daha sakinleşmesi bir rahatlamaydı. Sonra olayı sormak için her öğrenciyi tek tek çağıracağını söyledi.
“Sır tutacağıma söz veriyorum. O yüzden lütfen bana doğruyu anlatın. Beni hayal kırıklığına uğratmayın. Yalvarırım size.”
Adil bir ifade almaya çalışıyor gibiydi ama kadın sınıf öğretmenimiz hala o erkek egemen piramit dünyasını tam kavrayamamış görünüyordu. Etüt saati bitip, yüzü kızarık halde nefeslenen öğretmen sınıftan çıkınca; Lee Seokhyeon pencereleri ve sınıf kapısını kapatıp herkesi uyardı:
“Hey, okulda kimin daha uzun süre kalacağını iyi bilin; Go Yohan mı yoksa şu gay şerefsiz mi?”
”İlk Han Junwoo vurdu, bunu biliyorsunuz değil mi?”
Kim Minho da araya girdi. Cidden, onların “arkadaşlığı” görülmeye değerdi.
Ve Go Yohan’ın okula dönmesi bir hafta bile sürmedi.
Geri geldiğinde, şişmiş çenesini gururla sergiliyordu. Burnu resmen parçalanmış gibiydi; her yerinde kare kesim yara bantları yapışılıydı. Yine de, o dayak yemiş yüzüne rağmen yaydığı aura her zamankinden daha küstah ve özgüvenliydi. Genişçe sırıttı, şimdi tamamen yerine takılmış olan o köpek dişine işaret parmağıyla hafifçe vurdu. Karşılık olarak hafifçe gülümsemeden edemedim.
Dövüşten hemen sonra Go Yohan sakin bir şekilde ayağa kalkmış ve ambulansa yürümüştü. Tuhaftı ama bu günlerce konuşulacak bir gösteriydi. Peşinden hızla koşmuştum. Ambulansa binmeden hemen önce ona bir kutu süt uzatmıştım.
“Bu senin. Onlara bunun yere düştüğünü söyle ve her ihtimale karşı, tetanos falan olmamak için dezenfekte etmelerini iste.”
O an Go Yohan sol eliyle yüzünü sildi ve bana baktı. Ama kurumuş kan lekesi çıkmıyordu. Dürüst olmak gerekirse, yüzünün yarısının sertleşmiş kıpkırmızı kanla kaplı olması pek de hoş bir manzara değildi. Alışılmadık derecede küçük olan göz bebeklerinin elime kilitlenmiş olması dikkatimi dağıtmıştı. Go Yohan o haldeyken konuştu; hazırlıksız yakalanmıştım, pürdikkat dinledim.
“…Seni arayacağım.”
Kurumuş kanla sertleşmiş olan eli yanağıma değip geçti. Gerçekten beklenmedik bir hareketti.
“…Ha?”
Olduğum yerde kalakaldım, nutkum tutulmuştu.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Han Junwoo ölmüştü.
Kelimenin tam anlamıyla değil ama Han Junwoo’nun varlığı bu piramidin içinde can vermişti.
Okul tam bir kaos içindeydi. Yüzlerce spor ayakkabının ayak izi ve kaldırdıkları toz bulutu onları çoktan silmiş olsa da, sadece birkaç saat önce okul bahçesinde kavisli lastik izleri vardı.
O kulak tırmalayan siren sesi duyulduğunda, bütün öğrenciler pencerelere üşüştü. Balık pazarında asılı duran kuru balıklar gibi, aptallaşmış ve cansız gözlerle pencereleri doldurdular. Okul o kadar gürültülüydü ki yan sınıfın bağırışları pencerelerden bizim sınıfa sızıyordu.
“Neler oluyor, ne bu tantana?”
”Bilmiyor musun? Salak, yan sınıfta kavga çıkmış.”
”Ne! Kim?”
”O herifler işte, Han Junwoo ve Go Yohan.”
”Vay anasını… Şaka mı bu? Ben bunu nasıl kaçırdım?”
Bizler lise öğrencileriyiz. Ergenliğin son demlerindeyiz. Geçmişteki halimizden sonsuz utanç duyduğumuz o narin ve aşırı benmerkezci duygulardan uzaklaşıp; basit, şiddet dolu ve patlamaya hazır duygulardan zevk aldığımız bir dönemdeyiz. Bu yüzden bu tepkiler gayet doğal.
“Hey, yan sınıfta tanıdığı olan var mı? Bu ikisi yakın değil miydi ya? Nasıl dövüşmüşler?”
”Sen Han Junwoo hakkındaki dedikoduları duymadın mı hiç?”
Bizim sınıf; dedikoduların merkezinde olmanın heyecanını yaşayanlar, bir devrin çöküşünü kabullenenler ve kazanan tarafta olmanın tadını çıkaranlarla doluydu. Pencerenin dışında beyaz bir ambulans bekliyordu. Sonraki 30 dakika boyunca okulun en büyük mevzusu, o ambulansın kime geldiğiydi. Beş katlı, kapalı bir özel lisede dedikoduların ne kadar hızlı yayıldığını yaşayarak öğrenmiştik.
Peki, kim kazanmıştı?
Olayın gerçeğini öğrenenler, ambulansla götürülecek kadar ağır yaralanan o iki öğrenci için endişelenmiyorlardı. Aksine, dönemin başında öylesine ama tuhaf bir ciddiyetle diledikleri bir isteğin gerçekleşmiş olmasından keyif alıyorlardı.
Go Yohan.
Bu tür kavgalarda kazananı belirlemek her zaman zordur. Özellikle teke tek dövüşlerde bu belirsizlik daha çok artar. Ancak bu kavgada tüm şartlar Go Yohan’ın lehineydi. Ayrıca, önceden yayılan dedikodular Han Junwoo’nun yenilgisini çoktan kesinleştirmişti.
Erkek lisesinin o kirli koridorlarında şu sözler dönüyordu:
“Han Junwoo gay çıkmış.”
”Ne? Kızlar arasında popüler değil miydi o ya?”
”Siktir git oradan! Oğlum, hepsi yalanmış lan! Sırf çocukların arkasından iş çeviriyormuş. Zorbalık yaptığı bütün bebeler mahvolmuş. Çok korkunç abi. Bir de ailesi zengin, değil mi? Para olduktan sonra yapamayacağı şey mi var? Hassiktir ya… Git bir pavyona, ve bitsin.”
”Vay be. Vay anasını… Han Junwoo’nun bu kadar orospu ruhlu olduğunu düşünmemiştim.”
”Hehe. Valla zengin doğmak varmış. Gay olsan bile her yere gidersin. Ama Çin daha ucuz değil mi? Bizim okul gezisi Çin’e gidecekmiş diye duydum. Serbest zamanda sıvışabilir miyiz? Gider miyiz lan?”
Konuşma Han Junwoo’dan çıkıp Çin’deki ucuz randevu evlerine kadar uzandı. Yine de bu kısa sohbette Han Junwoo’nun itibarı onlarca kez deşildi ve sonunda resmen katledildi. Bu metaforik cinayetlerin sayısı, okuldaki öğrenci sayısıyla çarpılarak çoğaldı.
Go Yohan’a yenildikten sonra Han Junwoo, sanki herkes bu çöküşü bekliyormuş gibi yerle bir oldu.
Sınıf, buz gibi bir ilgisizlik ile cayır cayır yanan bir tutku arasında gidip geliyordu. Herkesin gözü o kırmızı işaretlerin üzerinde dönüp duruyordu. Sınıfın arka tarafındaki zemin hala koyu kırmızı bir lekeyle kaplıydı. Çoktan kurumuş olmalıydı ama üzerine bassanız sanki hala kan sızacakmış gibi duruyordu.
Kaza mahallini görünce gözyaşlarına boğulur sandığımız o ürkek sınıf öğretmenimizin tepkisi ise beklenmedikti. Bir sonraki ders etüttü ve kavga muhabbetiyle kaynayan sınıf, öğretmenin girişiyle bir an sessizliğe gömüldü. Öğretmen içeri girer girmez elindekileri yere fırlatıp parçaladı ve kulaklarımızı tırmalayan tiz bir çığlık attı,
“Sizin neyiniz var böyle! Sizi gidi, sizi gidi aşağılık herifler! Benim şaka yaptığımı mı sanıyorsunuz? Neden hayatınızı böyle yaşıyorsunuz? Kesin şunu artık! Yeter! Etüt saatinde bu gürültü ne? Şimdi sohbet etmenin sırası mı? Gelecek yıl son sınıf olacaksınız! Son sınıf! Yalvarırım beni dinleyin ve bela çıkarmayı kesin artık! Yaptığınız her şeyin sorumluluğunu benim aldığımı biliyor musunuz? Şu erkek lisesine hiç gelmemeliydim. Böyle bir yere gelmeyi hiç istememiştim. Kafayı yiyeceğim artık. Böyle yaşamaya devam ederseniz hayatınız bir çöpten farksız olacak! Ailenizden de mi utanmıyorsunuz? Size kaç kere etüt saatinde konuşmayın demem gerekiyor?”
Aklı başında olan çoğu insan, bizim öğretmenimiz kadar nazik ve narin birinin böyle aniden parladığını görünce çenesini kapatır. Ama burası bir erkek lisesi; her türlü “insan numunesinin” olduğu, ortaokul ergenliğinden çıkamamış, aynı şeyi okuyup da zekası yetmediği için salak gibi davranan tiplerle dolu bir yer. Bizim sınıfımız da bir istisna değildi.
“Ooo, ooo… Hoca kızdı. Cidden kızdı! Kızma be hocam!”
”Hoca kızınca çok komik oluyor ya.”
Koridor tarafında, arkada oturan çocuk bunu söyledi; önümdeki de kısık sesle fısıldadı.
“Seni gidi velet! Ne? Beni şaka yapıyor mu sanıyorsun? Öne gel. Çabuk tahtaya gel!”
”Aman hocam, nedir bu gerginliğiniz?”
”Öne çık dedim sana!”
Öğretmen yoklama defterini fırlattı. Defter sıraların arasından süzülüp üçüncü sıradaki bir masanın köşesine çarptı ve yere düştü. Yerçekimine yenik düşen defterden tok bir ses çıktı.
“Özür dilerim hocam. Bir daha yapmam. Lütfen bu seferlik görmezden gelin, olur mu?”
Hala sırıtıyordu, zerre pişmanlık yoktu. Bu tür numaraları hep o “ortalama” tipler yapar. Şu sahte kabadayılığı hep o beceriksizler dener. Kendi havasının ne kadar zavallıca ve gülünç olduğunu fark etmeyen tek kişi de yine kendisidir.
”Öne doğru çık. Yoksa ben mi geleyim oraya?”
”Ah hocam! Bu çok fazla ama! Cidden!”
”Hey!”
”Kapa çeneni, hoca dışarı gel diyor işte.”
Daha fazla dayanamadım. Kendimi tutamayarak araya girdim. Sınıfın gözleri bana döndü ama umurumda bile değildi, bu zavallı gösteriyi şöyle bir süzdüm. Dürüst olmak gerekirse, şu maymunluklar o kadar eğlenceliydi ki neredeyse kıkırdayacaktım. Bu tür durumları izlemekten oldukça keyif alırım.
Dövüşmekte pek iyi değilimdir, öyle sahte kabadayılıklarla da işim olmaz ama bu ormanda nispeten yüksek bir konumda oturabilmemin sebebi, bu tür veletlerle besleniyor olmamdır.
“Hey, Kang Jun. Ne diye birden ciddileştin böyle?”
”Asıl ortamın ciddiyetini okuyamayan sensin.”
Tabii bu konuma bir gecede gelmedim. İlk yıl, hiyerarşinin kurulduğu o ilk dönemlerde her zaman bir direniş olurdu ama şimdi “sessizlik sarmalı” teorisi kadar huzur vericiydi ortalık.
“Aynen, kes artık yaygarayı da dışarı çık. Cidden ortamı hiç mi okuyamıyorsun? Durumun ne kadar ciddi olduğunu görmüyor musun?”
”Pişmansan siktir git dışarı işte. Hepimizi yakacaksın. Gerizekalı herif.”
”Nesi var bunun ya? Cidden derdi ne?”
Kim Minho’nun sonuna kadar mırıldanan o kısık sesini duyabiliyordum. Öğretmenle dalga geçerken takındığı o özgüvenli ifade, sönen bir köz gibi yavaş yavaş kayboldu. Tüm sınıfın baskısına dayanamayarak sonunda ayağa kalktı ve öğretmenin önüne kadar yürüdü. Bak şuna, ölü bir fare gibi…
İçten içe çarpık bir gülümseme bıraktım. Han Junwoo devrilmişti. Ve bundan daha mutlu olamazdım. Belki de bir zamanlar bana yumruk salladığı içindir.
Hayır, eminim; bunun verdiği o tatmin duygusunu hissedebiliyordum. Dürüst olmak gerekirse biraz şaşırtıcıydı. Gücün bana geri döndüğünü hissetmenin o heyecanını duyuyordum.
“Hemen koridora çık!”
”……”
Öğretmen sonunda o gürültücü salağı koridora kovalamayı başardı, sonra elini kürsüye koyup bir süre sessizce öfkesini bastırmaya çalıştı. Düşüncelerini toplamış gibi ses tonunun çok daha sakinleşmesi bir rahatlamaydı. Sonra olayı sormak için her öğrenciyi tek tek çağıracağını söyledi.
“Sır tutacağıma söz veriyorum. O yüzden lütfen bana doğruyu anlatın. Beni hayal kırıklığına uğratmayın. Yalvarırım size.”
Adil bir ifade almaya çalışıyor gibiydi ama kadın sınıf öğretmenimiz hala o erkek egemen piramit dünyasını tam kavrayamamış görünüyordu. Etüt saati bitip, yüzü kızarık halde nefeslenen öğretmen sınıftan çıkınca; Lee Seokhyeon pencereleri ve sınıf kapısını kapatıp herkesi uyardı:
“Hey, okulda kimin daha uzun süre kalacağını iyi bilin; Go Yohan mı yoksa şu gay şerefsiz mi?”
”İlk Han Junwoo vurdu, bunu biliyorsunuz değil mi?”
Kim Minho da araya girdi. Cidden, onların “arkadaşlığı” görülmeye değerdi.
Ve Go Yohan’ın okula dönmesi bir hafta bile sürmedi.
Geri geldiğinde, şişmiş çenesini gururla sergiliyordu. Burnu resmen parçalanmış gibiydi; her yerinde kare kesim yara bantları yapışılıydı. Yine de, o dayak yemiş yüzüne rağmen yaydığı aura her zamankinden daha küstah ve özgüvenliydi. Genişçe sırıttı, şimdi tamamen yerine takılmış olan o köpek dişine işaret parmağıyla hafifçe vurdu. Karşılık olarak hafifçe gülümsemeden edemedim.
Dövüşten hemen sonra Go Yohan sakin bir şekilde ayağa kalkmış ve ambulansa yürümüştü. Tuhaftı ama bu günlerce konuşulacak bir gösteriydi. Peşinden hızla koşmuştum. Ambulansa binmeden hemen önce ona bir kutu süt uzatmıştım.
“Bu senin. Onlara bunun yere düştüğünü söyle ve her ihtimale karşı, tetanos falan olmamak için dezenfekte etmelerini iste.”
O an Go Yohan sol eliyle yüzünü sildi ve bana baktı. Ama kurumuş kan lekesi çıkmıyordu. Dürüst olmak gerekirse, yüzünün yarısının sertleşmiş kıpkırmızı kanla kaplı olması pek de hoş bir manzara değildi. Alışılmadık derecede küçük olan göz bebeklerinin elime kilitlenmiş olması dikkatimi dağıtmıştı. Go Yohan o haldeyken konuştu; hazırlıksız yakalanmıştım, pürdikkat dinledim.
“…Seni arayacağım.”
Kurumuş kanla sertleşmiş olan eli yanağıma değip geçti. Gerçekten beklenmedik bir hareketti.
“…Ha?”
Olduğum yerde kalakaldım, nutkum tutulmuştu.
[Çeviren: Nkys⭐️]
Ben Bu psikopatları okumam abi 😨
Oku oku..
novel icin tesekkurler ama manhwasi guncel var mi biliyo musunuz
manhwasi 1. sezon bitti diye biliyorum, sitemize eklemeyi dusunuyoruz 🫶🏻
Bölüm ne zaman geleck
Bu taesan salak bildiğin Junwoo zaten malın teki sen kalk bide çocun evine git herkes mi mal olur bi seride o matchalı dondurmayı alnıma basıp şimdi kendimi beyin felci edecem yeter ya yeter
YENİ BÖLÜM GELSİN PLS YOHAN GELİP JUNA BAKICAK MI MERAK EDİYORUM SPOİ DE KABULÜMDÜR