Creating Hidden Endings - Bölüm 6
Düşüncelere dalmış gibi kıpırdamadan duran rakibime bakarken nefesimi tuttum ve kendi durumumu değerlendirdim.
Kendini yenileme yeteneğim sayesinde manam yavaş yavaş doluyor, gücüm azar azar geri geliyordu. Mana tamamen sıfıra indiğinde böyle bir sorun yaşayacağımı hiç beklememiştim; bu da beni biraz afallatmıştı.
Zaten bir aydır bu işi yapan bir çaylaktan ne beklenir ki?
Bu dersi zihnime kazıdım:
Mana tehlikeli seviyeye düşmeden asla yetenek kullanma.
Tam duruşumu düzeltirken, Lee Jehee her zamanki o uykulu tonuyla sordu:
“Ne kadar zaman geçti?”
Bileğimdeki saate baktım. Camı darbeden dolayı çatlaklarla doluydu ama hâlâ çalışıyordu. Yine de bunun için tazminat isteyecektim.
“Yaklaşık bir buçuk saat.”
Tavana bakan Lee Jehee gözlerini bana çevirdi. Yüzünde en ufak bir duygu yoktu—sanki önemsiz bir şeyi yeni hatırlamış gibiydi. Hayattan bıkmış gibi duran o boş gözler beni huzursuz etti. Dayanamayarak bakışlarımı keskin çene hattına kaydırdım.
Bu… yaşayan birinin gözleri mi?
Omurgamdan aşağı bir ürperti indi.
Uzun bir sessizlikten sonra, merakla sordu:
“yetenek kullanmayı neden bıraktın?”
Hâlâ uykulu olduğundan konuşması her zamankinden de ağırdı. Ben ise zayıf görünmemek için kayıtsız bir tavır takınıp kendimden emin cevap verdim:
“Manam bitti.”
“Ha… 50. seviyedeydin, değil mi?”
52, gerizekâlı.
İki seviye fark ne kadar büyük olabilir ki?
Lee Jehee’nin seviyemi kafasına göre düşürmesine yan gözle baktım. Loş ışığın hareketlerimi gizleyeceğini hesaplamıştım.
“52.”
“Ha, 52.”
Bu… dalga geçmek miydi?
…Kesinlikle dalga geçiyordu.
Şüpheyle bakarken Lee Jehee aniden hafifçe güldü, sonra yavaşça doğruldu. Gerinip ayağa kalktı.
Niye hareket ediyor bu?
Dikkatle onu izledim. Birkaç adımda yanıma gelip durdu. Işığın gölgesi yüzüne vurunca tehditkâr görünüyordu. İstemeden yutkundum.
Ama ağzından çıkan söz, tüm gerilimi yerle bir etti:
“Böyle ayakta durmayı seviyor gibisin.”
Yerde oturuyorum lan ben… dalga mı geçiyor?
O an fark ettim—öfke, korkuyu çok kolay bastırabiliyormuş.
“Hayır. Bir buçuk saat ayakta duracak gücüm yok. Ama oturacak yer yok. Az önce kullandığım yeteneğin menzili de sınırlı, o yüzden mecbur kaldım.”
Etrafa bir bak! Oturacak başka neresi var? Madem bu kadar düşüncelisin, gidip bana bir sandalye bulsaydın ya?
Sözlerimi hafifçe bükerek iğneleyici bir cevap verdim. Ama Lee Jehee, her zamanki gibi alakasız bir noktaya takıldı.
“Alan yeteneği mi? Az önceki yetenek alan etkiliyse, neden başıma dokundun?”
Bunu duyan biri sanki kötü niyetim varmış sanır. Sanki dokunmadan yapamazmışım gibi…
Bu herif ilgiye fazla alışmış.
Benim kimsenin alnında gözüm yok!
“Aktifleştirme şartı fiziksel temas. Aktif olduktan sonra sadece alan içinde kalması yetiyor. Tabii illa alın olması gerekmiyordu ama elini ayağını tutmak garip olurdu, değil mi?”
Yanağını ya da boynunu tutmak daha mı normal olacaktı?
“Menzi̇li ne kadar?”
“Hmm… bu oda kadar.”
Altı metrekarelik küçük oda yeteneği sürdürebildiğim sınırdı.
Etrafa bakınan Lee Jehee bir anda dönüp dışarı çıktı. Ben de kalkıp peşinden gittim.
“Diğer skill’ler de böyle mi?”
“Menzil benzer ama aktivasyon şartları değişiyor…”
Vay be! Herif resmen gizli bilgileri sökmeye çalışıyor.
Bu dünyada yetenek bilgileri son derece gizliydi. Yakın dostlar dışında kimseyle paylaşılmazdı. Klinikte bile sadece lisansıma bakmışlardı.
Neredeyse her şeyi anlatıyordum ki kendimi zor tuttum.
Lee Jehee duraksamamı fark etmiş olacak ki hafifçe güldü:
“Çizgiyi aşmayacaksın, değil mi?”
“…Yok. Neyse ki aşmadım. Haha.”
Lanet olsun… böyle mi yaşayacağım ben?
Normalde ağzıma geleni sayardım ama karşımdaki Lee Jehee olunca sadece aptal gibi sırıtmakla yetindim. Köşede duran Chorok’un bana mal mal baktığını hissedebiliyordum.
Ne bakıyorsun lan? Gözlerini indir desem… benim gözlerim gider zaten.
“Otur. Yerde rahat ediyorsan oraya da oturabilirsin.” dedi, koltuğun yanındaki çıplak zemini işaret ederek.
Gücün olmasa çoktan öldürmüştüm seni.
“Haha, düşüncen için sağ ol ama koltuk daha iyi.”
“Sen bilirsin.”
Sanki bana lütuf yapıyormuş gibi konuştu.
İçimden söylenirken yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim. Şimdi işin aslına geçme zamanıydı—ödül.
Dudaklarımı toparlayıp hazırlanırken Lee Jehee aniden havaya uzandı, bir şey çekip çıkardı ve şeffaf bir şişeyi kucağıma attı.
Envanterden mi çıkardı?
Refleksle yakaladım.
“İç.”
Bu ne şimdi?
Şişeyi inceledim, sonra sağ elimle üstünden geçer gibi yaptım.
Değer Biçme Skill’i aktif.
Şeffaf sarı bir pencere açıldı.
Sonuç:
Yüksek seviye tek kullanımlık Mana İksiri. Tüm manayı anında yeniler.
Üretici: Yeom Dongmae
Ciddi mi? Bunu şimdi mi içeyim?
“Şey… bunu neden bana veriyorsunuz…?”
“Manan bitmiş dedin. Loncamızdan biri yaptı. İç, zehir değil.”
“…Teşekkürler.”
Bu cevap nedense beni daha da tedirgin etti.
Yoksa… gerçekten zehir mi?
Şüpheyle şişeye baktım. Üstümdeki baskıyı hissedince mantarı açıp kokladım.
Hafif şeftali kokusu vardı.
İçtim.
Tadı… su gibiydi.
Boş şişeye bakarken:
[Mananız tamamen yenilendi.]
Vücudumdan hafif bir ışık geçti. Mana doluşunu açıkça hissettim. Kanım parmak uçlarıma kadar dolaşmaya başladı.
“Vay…”
“Konuşmaya devam edelim mi?”
Bu söz… şimdiye kadar duyduğum en güzel şeydi.
Acaba ne kadar verecek? Lonca ustası sonuçta, cimri davranmaz.
Belki para yerine reklam isterim… “Mo Loncası liderinin tercih ettiği klinik” falan…
Dikkatle dudaklarına odaklandım.
Ve—
“Bay Yeon, sizi resmi olarak davet ediyorum. Yeolmu Loncası’na katılın.”
“Bu kadarını kabul edemem—… Bir dakika, ne?!”
Hazırladığım cevap boğazımda kaldı.
Ne dedi bu şimdi?
…Lonca mı?
Ben mi?