Creating Hidden Endings - Bölüm 2
Bakışlarının bir anda değişmesi, bana sürüsünü yöneten bir aslanı hatırlattı. Hani savanada bir kayanın üzerinde tembelce uzanırken, bir tehlike sezer sezmez saniyeler içinde vahşi bir avcıya dönüşür ya…
Karşımda duran adam da tam olarak öyleydi; bir an gülümsüyor, bir sonraki an ise pençelerini çıkarmaya hazır bekliyordu. Görünürdeki sakinliğinin altında dizginlenemez bir vahşilik saklıydı.
Lütfen, yanımda bu kadar ciddi durma. Kalbim duracak şimdi.
“Bu biraz zor olabilir. Bak, şuradaki adamın durumuna düşebilirsin.”
Gördün mü bak! Şerefsiz! Onu bana bilerek gösterdi, değil mi?
Onunla zıtlaşma isteğimi yutkunarak bastırdım. Olabildiğince acınası ve zavallı bir gülümseme takındım. Biliyorum, kendimin bu halinden ben de nefret ediyorum ama el mahkum.
“Lütfen… beni bağışlayamaz mısınız?”
“Elbette, seni hayatta tutmamız lazım. Ne de olsa onurlu misafirimizsin. Bak, şu adam da hâlâ nefes alıyor.”
Nefes alıyordu almasına da, sadece teknik olarak yaşıyordu. Bu duruma gerçekten “yaşıyor” denebilir miydi?
Dünyadaki her şeyden çok acı çekmekten nefret eden biri olarak, bu sözleri duyunca istemsizce yüzümü buruşturdum ve hemen başımı öne eğdim. Artık tek amacım öfkemi bastırmak, dayak yememek ve buradan sağ salim çıkabilmek için suyuna gitmekti.
“Bay Yeon.”
“E-evet?”
Cevap verirken sesimi bilerek titrettim, hafif bir hıçkırık ekledim. Belki ağladığımı sanır da bana acırlar diye düşündüm.
Tam o sırada bir el ensemden kavrayıp çenemi zorla yukarı kaldırdı. Bu ani temasla irkildim, afallamış bir halde adama baktım. Göz göze geldik. Yüzümü dikkatle incelerken dudaklarında ince, yumuşak bir gülümseme belirdi.
Normalde, aynı cinsiyetten olsak bile bu kadar yakışıklı birinin size böyle bakması insanı heyecanlandırırdı. Ama benim omurgamdan aşağı buz gibi bir ürperti indi.
“Sahte ağlamalardan pek haz etmem, biliyor musun?”
“B-ben… sahte ağlamıyordum! Gerçekten ağlıyordum…”
Şu durumda ağlamayacak birini tanıyorsanız getirin buraya!
Gözlerimden yaş çıkarmaya çalışırken adam hâlâ çenemi tutuyordu. Garip bir ifadeyle yüzüme bakıp, “Resmiyeti bırak, samimi konuş,” dedi.
“……”
Tam bir pislik. Canı istediğinde kendisi “sizli bizli” konuşuyor, canı istediğinde bozuyor.
Korku ve öfke karışımı bir bakış fırlattım ama göz göze gelir gelmez hemen bakışlarımı kaçırıp uslu bir çocuk gibi başımı salladım. Ancak o zaman memnun olmuş olacak ki çenemi bıraktı.
Derler ya, ağlamak kaybetmektir. O mantıkla ben çoktan darmadağın olmuştum. Gerçekten oturup ağlamak istiyordum.
“Güzel. Şimdi soruma cevap ver. Bay Yeon, beni tanıyorsun, değil mi?”
Bu yüzü kim tanımaz? Televizyonun her kanalında o var. Üstelik ben, onun kimsenin bilmediği sırlarını bile biliyorum.
Temkinli bir şekilde başımı salladım. Adamın soğuk gözleri hafifçe yumuşadı ama o buz gibi parıltı hâlâ oradaydı.
“Ben kimim?”
Ben kimim mi?
Yüzüne karşı haykırmak istedim: Sen bu lanet oyun dünyasının ana karakterisin!
“Avcı Lee Jehee…”
Lee Jehee, duygularımı gizlemeye çalıştığım bu sakin cevabımdan memnun kalmış gibi parladı. O gülümsemeyi oyun boyunca yüzlerce kez görmüştüm. Ama nedense şimdi o sima bana çok yabancı geliyordu. Bakışlarımı tekrar kaçırdım.
Lanet olsun, galiba korkudan altıma kaçırmak üzereydim.
Lee Jehee’nin beni yakalamasından bir ay önce, bir sabah garip bir manzaraya uyandım. Şaşkınlıkla yataktan yuvarlandım. Burası benim alıştığım o küçük ev değildi. Sanki uykumda beni başka bir yere taşımışlardı.
“N-ne oluyor? Neredeyim ben?”
Panikle ayağa fırlayıp salona koştum. Evin her köşesine baktım ama tektim. Çok mu içtim de yanlış eve girdim? Ama dün gece ağzıma içki sürmemiştim ki!
Aslında işten erken çıkıp eve dönmüş, bir haftadır uğraştığım oyunu sonunda bitirmiştim. Huzur içinde uykuya dalmıştım. Peki, neden şimdi buradaydım?
“Şaka mı bu…”
Evi incelemeye devam ettim. Yaklaşık 60-70 metrekarelik, gayet sıradan bir daireydi. Bir süre salonun ortasında öylece dikildikten sonra hırsız sanılma korkusuyla toparlandım. Bir an önce buradan gitmeliydim. Ya ev sahibi gelip tepeme binerse?
Hemen telefonumu ve cüzdanımı aramaya başladım. En azından eve dönecek yol param olmalıydı. Uzun arayışlar sonunda kime ait olduğunu bilmediğim bir cüzdan buldum. İçindeki paraları sayarken gördüğüm bir kart kanımı dondurdu.
Avcı Lisansı
İsim: Yeon Seonwoo
Avcı No: SP9002-B7853MH5801
Uyruk: Güney Kore
Adres: Sadang-dong, Dongjak-gu, Seul
Bu belge, yukarıda adı geçen kişinin Kore Avcı Birliği’ne kayıtlı resmi bir Avcı olduğunu onaylar.
“…Bu da ne?”
Üzerinde “Avcı Lisansı” yazan bu kartta resmen benim fotoğrafım vardı. İsim de benimdi; yirmi dokuz yıldır kullandığım isim. Ama geri kalan her şey saçmalıktan ibaretti.
Avcı mı? Fantastik romanlarda olurdu bunlar.
Bu saçmalığa güleyim mi ağlayayım mı bilemeyerek kendimi koltuğa bıraktım. O sırada kalçamın altında kalan kumanda televizyonu açtı. Haberler başlamıştı.
“Yeolmu Loncası lideri Avcı Lee Jehee ile Shin Sora’nın ayrılığı ülke gündemine bomba gibi düştü…”
“Dalga mı geçiyorlar? Yeni bir şaka programı falan mı?”
Spiker o kadar ciddiydi ki durum komik gelmeye başlamıştı. Loncalar, avcılar, liderler… Çocuk oyuncağı gibi.
Ama o isimleri duyunca buz kestim.
“Bir dakika… Yeolmu Loncası? Lee Jehee mi?”
Ensemden aşağı bir ürperti indi. Lee Jehee ismini, “Geri Dönen D-Sınıfı Avcı” oyununda kim bilir kaç kez görmüştüm.
Titreyen ellerimle lisansa, sonra da televizyona baktım.
“Durum penceresi!” diye fısıldadım.
Yeon Seonwoo | Seviye 52
Derece: C
Sınıf: Destekçi
Alt Sınıf: Mentalist
Fiziksel Saldırı: 52
Büyü Gücü: 204
Havada beliren mavi dijital paneli görünce ağzım bir karış açık kaldı. Loncalar, Lee Jehee, Shin Sora, Avcılar… Hepsi oyundaki gibiydi. Hatırladığım her şey birebir karşımdaydı.
“Olamaz… Gerçek olamaz.”
Televizyonda, oyundaki karaktere tıpatıp benzeyen o yakışıklı adam halkı selamlıyordu. Ya ben delirdim ya da dünya rayından çıktı.
Hemen telefonuma sarılıp internette arama yaptım. Lee Jehee gerçekten kanlı canlı oradaydı. Bu nasıl mümkün olabilirdi?
O, benim oynadığım oyunun ana karakteriydi. Ve ben, o oyunun sonunu görmüş bir oyuncuydum.
Ama şimdi…
“…Kahretsin! Gerçekten oyunun içine mi düştüm? Hem de SONU GELMİŞ, bitmiş bir oyunun içine mi?!”